Prof. Dr. Kadir Özköse

Prof. Dr. Kadir Özköse

İslȃm’ın Ötekilerle İlişki Kurma İlkesi

İslâm, farklılıkların birarada barış ve huzur içinde yaşamalarına dâir ahlâk ve hukuk ilkelerini belirlemiş yegâne dindir. İslâm’ın “öteki” anlayışı, farklılıkların bir kimlik olarak muhafaza edilip yaşatılmasını öngörür. Kur’ân-ı Kerîm, farklılıkları Allâh’ın âyetleri olarak değerlendirir (Rûm, 30/20) ve insanların kavimlere, kabîlelere, ırklara ayrılmasının hikmetini “teâruf” kavramıyla izah eder (Hucurat, 49/13). Buna göre yer¬yüzünde dillerin, renklerin, etnik yapıların farklı farklı oluşu; ötekini tanıma, bilme ve kabûllenme anlamına gelen teârufu gerektirir. İnsan, farklılıkların İlâhî kudretin, hikmetin ve imtihanın birer parçası olduğunu (Mâide, 5/48) idrâk etmeli, erdemli ve fazîletli bir duruşla bir arada yaşama hedefine ulaşabilmelidir.1

Mü’minlere; “müşrik de olsa ötekinin ilâhına ve kutsallarına sövmeme, ötekinin kutsalına saygı gösterme”2 diye uyarıda bulunan Kur’ȃn, bu yaklaşımıyla başkalarının Allâh’a sövmekten veya hakâret etmekten uzak tutulmasını hedeflenmiştir.

İslâm, insanlara tam bir inanç özgürlüğü tanımıştır. “Sizi yaratan O’dur. Böyle iken kiminiz kâfir, kiminiz mü’mindir. Allah yaptıklarınızı görendir.”3 ȃyeti dileyenin Müslüman olacağını, dileyenin de müşrik, kâfir, Hristiyan ve Yahudi olarak yaşayacağını haber vermektedir. Peygamberimiz insanları dîne dâvet etti, ancak kimseyi dîni kabûle zorlamadı. “Sizin dîniniz size, benim dînim de banadır”,4 “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allâh’a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.”5 ȃyetleriyle din özgürlüğüne vurgu yapmıştır. Din özgürlüğü; inanıp inanmama, ibâdet edip etmeme hürriyetini içerdiği gibi o dîni öğrenme ve başkalarına öğretme hakkını da içermektedir. Diğer yandan, “(Resûlüm!) Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette îmân ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın? Allâh’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar. Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen îmân etsin, dileyen inkâr etsin. Biz, zâlimlere öyle bir cehennem hazırladık..”6 âyetleri bireylerin kendi irâdelerine bağlı olarak îman tercihinde bulunmalarını öngörmektedir. Dolayısıyla bu tercihte herhangi bir beşerî müdahalenin gerçekleştirilmesi söz konusu değildir.

Hz. Peygamber (sav) dâvetinde zorlayıcı olmamıştır. O (sav), Kur’ân’dan aldığı ilhamla herkesle irtibat kurmaya özen göstermiştir. Çünkü Kur’ân’ın hükmü açıktır: “İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilene de îmân ettik. Bizim Tanrımız da sizin Tanrınız da birdir ve biz O’na teslim olmuşuzdur.”7

İslâm’da insana verilen önemin göstergesi olarak Hz. Peygamber, Necrân’dan gelen Hristiyan heyetini mescidinde misâfir etmiş, onların kendisiyle tartışmalarına izin vermiş, bâzı sahabelerin engel olmak istemesine rağmen, âyinlerini kendi mescidinde icrâ etmelerine rızâ göstermiştir. Hz. Esmâ’ya hitâben müşrik olan annesine hürmet etmesini söylemiş,8 Yahudi bir cenâzeye saygı göstermek için ashâbına ayağa kalkılması gerektiğini belirtmiştir.9

Tek bir nefisten yaratılan insanlık arasında sevginin tesis edilmesini gidip gelmeye, görüşüp kaynaşmaya, tanışıp dostluk kurmaya bağlı olarak gören Niyâzî-i Mısrî (ö.1105/1694), insana Hak nazarıyla bakmak gerektiğini şu şekilde sunmaktadır: “Tüm insanlara Allâh’ın nûruyla bakan kişi zulmette nur, zehirde panzehir, düşmanlarda dost, kahırda lütuf görecektir.”10

Hz. Peygamber ve müslümanların diğer din mensuplarına karşı sergiledikleri böylesi geniş müsâmahayı diğer din mensupları müslümanlara ne yazık ki târih boyunca pek gösterememişlerdir. Geçen yüzyılın ünlü İngiliz târihçisi Arnold Toynbee’nin şu tespiti son derece mânidardır: “Hristiyanlar, nasihat etmek ve eğitmek dışında bir emir almadılar ama gel gör ki pek eskilerden beri kendi dinlerinden olmayanları demir ve ateşle yok etmektedirler… Hiç şüpheniz olmasın şâyet batının hristiyanları Araplar ve Türklerin yerine Asya’da hâkim olsalardı, bugün Yunan kilisesinin hiçbir kalıntısına tesâdüf edemezdik. İslâm’ın Hristiyanlığa gösterdiği hoşgörüye batının hristiyanları hiç sâhip olmamışlardır.”11

Roma Katolik Kilisesinde râhibe olan Karen Armstrong, Hz. Muhammed’in hayâtına dâir bir eser kaleme alır. Hristiyanlığını koruyan bir râhibe olarak yazar, eserinde İslâm’a ve Hz. Muhammed’e (sav) bakıştaki olumsuzluklara ağır eleştiriler yöneltir. İşte onun değerlendirmesi: “Tamâmen değişmiş olan şimdiki dünyâmızda, nasıl yaşamamız gerektiğini öğrenmek için Hz. Muhammed’den alacağımız çok ders vardır… Hepsinden öte, nasıl barış yapabileceğimizi ve barışı nasıl sürdürebileceğimizi ondan öğrenebiliriz. Onun bütün hayâtı, öncelikle açgözlülüğün, nefretin ve başkalarını hakir görmenin önüne geçmemiz gerektiğini göstermektedir. Ancak o zaman insanların uyum içinde yaşayabileceği, birbirlerinin farklılıklarına saygı duyabileceği sağlam ve güvenli bir dünyâ oluşturabiliriz. Batı’da asla İslâmiyet’e karşı hoşgörülü olmayı beceremedik; bu inanç sistemiyle ilgili fikirlerimiz dâimâ kabaca, baştan savma ve kibirliydi ama artık bu tür câhilce ve önyargılı bir tutumu sürdüremeyeceğimizin farkına varmamız gerekiyor… Eğer yirmibirinci yüzyıl hristiyan dünyâsında daha iyi bir iş çıkarmak istiyorsak, Batılı halklar, gezegeni paylaştıkları müslümanları anlamayı öğrenmeye çalışmalıdırlar. Onların inançlarına, ihtiyaçlarına, öfkelerine ve amaçlarına saygı duymalıdırlar. Eğer bunu yapmak istiyorsak, özgün dehâsı ve bilgeliği ile bu karanlık ve korkutucu zamanları aydınlatabilecek Hz. Muhammed’in hayâtını incelemekten daha iyi bir başlangıç düşünülemez.”12

Şu bir gerçek ki, İslâm’da din ayrılığı savaş sebebi değildir. Her türlü medenî şartta öteki ile birlikte yaşamak imkânı araştırılmalıdır. Aradaki anlaşmazlıklar veya sorunlar anlaşmalarla giderilerek karşılıklı güven ortamı yaratılmaya çalışılır ve mü’minler bu ahitleşmeye sonuna kadar uyarak onu ihlâl edecek hareketlerden kaçınırlar. Ama karşı taraf anlaşmayı bozar, mü’minlerin ülkesine saldırır ve savaşı tercih ederse, o zaman son çâre olarak savaşa hazırlanmak ve zafer elde etmek için en iyi şekilde savaşmaya müsaade edilmiştir.13

Allah (cc) Peygamber Efendimiz’e (sav) hitâben Âl-i İmrân 3/159. âyet-i kerîmesinde şöyle buyurmaktadır: “O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrâfından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için duâ et; iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allâh’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”

Başkaları ile ilişkimizin tarzını Edirne müftüsü Mehmed Fevzi Efendi (ö. 1318/1900) şu şekilde sunmaktadır: “Kişi ister günahkâr, ister sapık görüşlü, isterse düzgün yapılı olsun. Her durumda bunlara karşı iyi davranmalıdır. Fakat kötü kişilerle yağcılık yapmaksızın konuşulmalı, onların gittikleri yolun ve sîretlerinin haklı olduğu izlenimi doğuracak sözlere yer verilmemelidir. Kur’ân’da Allah, Mûsâ ve Hârûn (as)’ı Firavun’a gönderirken; ‘kavl-i leyyin’14 tavsiye etmektedir. Sen bu durumda Hz. Mûsâ’dan daha fazîletli değilsin, o günahkâr kişi de Firavun’dan daha kötü biri değildir. Karşıdaki Firavun olmasına rağmen Allâh’ın emri yumuşak sözle konuşmadır. Öyleyse Allâh’ın kullarına güzel davranmak gerekir.”15

Yaratılmışlara Hak nazarıyla bakmaya dâvet eden Yûnus Emre bizlere şu hatırlatmalarda bulunmaktadır:
“Yetmiş iki millete birlik ile bakmayan
Şer’ ile evliyâ ise hakîkatte âsidir.”16
“Ak sakallu pîr koca bilmez ki hâli nice
Emek yimesin hacca bir gönül yıkarısa
Gönül Çalab’un tahtı gönüle Çalap bakdı
İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkarısa”.17

Necmeddin Dâye (ö. 654/125) ise bu hayırhahlık temennîsini şu şekilde terennüm etmektedir: “Dost değil düşmanlarımız da bahtiyar olsun, dünyâda ömür boyu mutlu olsun. Kim bizim yolumuza diken koyarsa, bizim dikenimiz onun yolunda gülistan olsun!”

Müslümanın yaşam felsefesinde önyargı olmaz. Kulun, yetkisinde olmayan bir konudan dolayı, en azından ötekine önyargıyla yaklaşmaktan mümkün mertebe uzak durması gerekmektedir. Çünkü İslâm akâidinde bırakın ötekileri, kendi inananlarının bile azaptan emin olması ve cenneti garanti görmesi düşünülemez. Bu sebeple olsa gerek akâid esasları arasında, “Mü’min korku ile ümit arasında bulunmalı” inancı yer almaktadır. Bununla alâkalı olarak, yine İslâm’da cennete girmek ibâdetlerin sonucu olarak değil Allâh’ın fazlı ve ihsânı netîcesinde gerçekleşecektir. Bu durum kişiyi, ibâdetin gereksizliği ve basite alınması gibi bir sonuca götürmemelidir. Kurtuluş konusunda esas otoritenin Allah olduğunu kabûl edip bir başkasını yargılamaktan kaçındığımızda, mevcut sorunların çözümü daha kolay olacaktır.

Kur’ân ve sünnette dikkat çekilen bir diğer nokta, kalplerde olup biteni sâdece Allâh’ın biliyor olmasıdır.18 Buna bağlı olarak, Hz. Peygamber (sav) kişileri tekfir etme husûsunda müslümanları hassas olmaya çağırmaktadır.19 Nitekim bir seriye esnâsında, kelime-i şehâdet getirmesine rağmen bir müşriki öldüren Üsâme’ye; “Bâri kalbini yarsan da bu sözü doğru söyleyip söylemediğini bilseydin ya?” şeklinde sitem etmesi bunu göstermektedir. Bunun üzerine Üsâme, “Bu sözü Peygamber Efendimiz o kadar çok tekrarladı ki keşke o gün yeni müslüman olsaydım.” diyerek yaptığı işin yanlış olduğunu belirtmiştir.20

Hz. Peygamber (sav), müsamahayı teşvik ederken zulüm ve haksızlıktan da şiddetle sakındırmıştır. Çünkü zulüm, adâlet duygusunu ortadan kaldıran ve toplumu helâke sürükleyen en kötü hasletlerden biridir. Medîne site devletinde Hz. Peygamber’in, zulmü ortadan kaldırmak, adâleti ikâme etmek için her türlü gayreti gösterdiğine ve sahabe-i kirâmın da bu yönde hassâsiyetler geliştirdiğine şâhit olmaktayız. Efendimiz şöyle buyurur: “Zulümden sakınınız; çünkü zulüm kıyamet gününde karanlıklar olacaktır. Cimrilikten de sakınınız; zîrâ cimrilik sizden öncekileri helâk etmiş, onları birbirinin kanını dökmeye, haramlarını helâl saymaya sevketmiştir.”21 Kur’an ve sünnetin özenle üzerinde durduğu ve Müslümanları her türlü¬sünden sakındırdığı konuların başında zulüm gelir. Kendileri Kureyş müşriklerinin birçok zulmü ile karşılaşmış olan sahabi¬ler haksızlığın her türlüsünü zulüm saymış ve zulümden sakın¬ma konusunda dâimâ birbirlerini uyarmışlardır. Zulüm adâletin zıddı olup, toplumları çökerten, fertleri de dünyâ ve âhirette helâke sürükleyen kötü hasletlerin başta gelenlerindendir.22

Zulme karşı en önemli tedbir ve icrâ edilecek amel, adâlet ve müsâvâttır. Kur’ân’ın onlarca âyeti bu iki kavramı yücel¬tir. Müsâvât yâni eşitlik, bir hakkın herkes için aynı olması, adâletin hakkıyla yerine getirilmesi sâyesinde gerçekleşir. Do¬layısıyla adâlet, müsâvâtı gerçekleştirmek için vardır ve onun tahakkuku için icrâ edilir. Adâlet, her hak sâhibine hakkını vermekle mümkün olur. Resûl-i Ekrem’in terbiyesinde yetişen sahabe-i kirâmın adâlet konusunda ne derece dikkatli ve hassas olduklarını yakînen bilmekteyiz. Eşlerine, çocuklarına, yakın ve uzak akrabâlarına, komşularına, tüm insanlara karşı adâletli davranmak onların şiarı idi.23 Hz. Peygamber: “Kıyâmet gününde insanların Allâh’a en sevimli olanları ve O’na en yakın olacaklar adâlet sâhibi devlet başkanları; Allâh’a en sevimsiz olanlar ve en uzak olacaklar da zâlim yöneticilerdir” buyurur.24

Özetle adâlet mülkün temelidir. Irk, renk, dil, cinsiyet, zenginlik ve fakirlik gibi konularda ayrımcılık yapmak toplumsal barışı bozar. Toplumda ayrıcalıklı sınıfların varlığı adâlet ve eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz. “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabîlelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, herşeyden haberdar olandır.” ȃyeti herkesin Allâh’ın kulu olduğuna dikkat çekmektedir. Zîrâ İslȃm’da üstünlük; ırkta, renkte, cinsiyette ve varlıklı olmada değil takvâdadır.25 Peygamber Efendimiz (sav) bu husûsu Vedâ Hutbesinde şöyle dile getirmektedir: “Ey insanlar! Rabbiniz bir, babanız birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah yanında en değerliniz en muttakî olanınızdır. Arap’ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir.”

Dipnotlar:
1 Mehmet Görmez, “Sunuş”, Hz Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlȃkı, tsh. Mustafa Yeşilyurt, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015, s. 9.
2 Enâm, 6/108.
3 Teğâbün, 64/2.
4 Kâfirûn, 109/6.
5 Bakara, 2/256.
6 Yunus, 10/99-100
7 Ankebût, 29/46.
8 Buhari, “Edep”, 7.
9 Buhari, “Cenâiz”, 50.
10 Mustafa Aşkar, Niyazî-i Mısrî ve Tasavvuf Anlayışı, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998, s. 264.
11 Mehmet Görmez, “Çoğulcu Bir Toplumda Farklı Din Mensupları Arasındaki İlişkiler ve İslam”, Diyanet Aylık Dergi, Mayıs 2005, Sayı: 173, s. 13.
12 Karen Armstrong, İslam Peygamberinin Biyografisi Hazreti Muhammed (s.a.v.), çev. Selim Yeniçeri, Koridor Yayınları, İstanbul 2005, s. 14-15.
13 İsmail Çalışkan, “Dinî Bir Tutum Olarak Ötekine Yaklaşımın Kur’ânî Temelleri”, Cumhuriyet Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, Sivas 2007, c. XI, sy.1, s. 17.
14 Taha, 20/44.
15 Ömer Yılmaz, Edirne Müftüsü Mehmed Fevzi Efendi, Hayatı, Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı, İlahiyat Yaynları, Ankara 2008, s. 149.
16 Yunus Emre, Yunus Emre Dîvânı, haz. Mustafa Tatçı, MEB Yayınları, İstanbul 1997, c. II, s. 76.
17 Yunus Emre, Dîvân, c. II, s. 386.
18 Al-i İmran, 3/119.
19 Buhari, Edeb, 73; Müslim, İman, 111; Tirmizi, İman, 16.
20 Müslim, İman, 158.
21 Müslim, Kitâbu’l-birr ve’s-Sıle, 56.
22 Raşit Küçük, “Asr-ı Saadette Birlikte Yaşama Ahlȃkı Bazı Tespitler ve Örnekler”, Hz Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlȃkı, tsh. Mustafa Yeşilyurt, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 2015, s. 47.
23 Küçük, “Asr-ı Saadette Birlikte Yaşama Ahlȃkı”, Hz Peygamber ve Birlikte Yaşama Ahlȃkı, s. 48.
24 Tirmizî, Kitâbu’l-ahkâm, 4.
25 Hucurât, 49/13.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. Kadir Özköse

Teveccüh Ölçütleri

Yediulya9 Haziran 2017

Yûnus Emre’nin Tapduk Emre’de Gördüğü Dost Yüzü

Yediulya8 Haziran 2017

Hâlidiyyenin Tesir Halkası

Yediulya5 Nisan 2017

Sûfî Gelenekte Aklın Fonksiyonu

Yediulya11 Şubat 2017

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin İlmî ve Tasavvufî Gelişim Seyri

Yediulya7 Şubat 2017

Prof. Dr. Kadir Özköse

Yediulya7 Aralık 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya