Prof. Dr. İsmail Yiğit

Prof. Dr. İsmail Yiğit

İbrahim (as), Kur’ân-ı Kerîm’de hakkında en fazla bilgi verilen peygamberlerdendir. Kendisinden sonraki peygamberlerin ikisi (Lût ve Yûnus ) hariç onun soyundan geldiği için, “Ebu’l-enbiyâ/peygamberler babası” adı verilir. Bu peygamberlerden Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) onun oğlu Hz. İsmail’in diğerleri ise küçük oğlu İshak’ın (as) soyundandır. Kur’ân’da kendisinden sonra peygamberliğin onun nesline tahsis edildiği de bildirilmiştir (Ankebût sûresi, 29/27). Bu özelliği münasebetiyle İbrahim’in (as) müslümanlar, yahudiler ve hıristiyanlar nazarında, çok özel bir yeri vardır.

Allah Teâlâ O’nu üstün meziyetlerle donatmış, muttakîlere imam ve rasûllere örnek kılmış ve O’nu, kendisine özel bir dost (halil) olarak seçtiğini bildirmiştir (Nisâ sûresi, 4/125). Allah’ın bir takım rabbânî sırlara muttalî kılmasına işaret eden bu hususiyetiyledir ki, Hz. İbrahim’in meşhur lâkabı Allah’ın hâlis dostu anlamına gelen Halilu’r-Rahmân’dır. İbrahim (as) misâfirperverliği ve ikramının bolluğu sebebiyle de “Ebu’d-dîfân veya Ebu’l-edyâf” misafir babası künyesiyle anılır.

Hz. İbrahim, kendilerine yeni bir din gönderilmesi ve peygamberlik görevlerini yürütürken karşılaştıkları zorluklar karşısında gösterdikleri üstün sabır ve gayretleri dolayısıyla “ülü’’l-azm peygamberler” olarak isimlendirilen beş peygamberden biridir (diğerleri: Nuh (as), Musa (as), İsa (as) ve Hz. Muhammed (sav)). Bilindiği gibi müşriklerin çeşitli kötülüklerine maruz kalmış; hatta sonunda ateşe atılmıştır. Ancak O, hiç bir gevşeklik göstermeden her şeyi göze alıp dâvetini sabır ve sebatla devam ettirmiştir. Aynı zamanda, biricik oğlu İsmail’i kurban etmekle emr olunması gibi ilâhî hikmetin bir tecellîsi olarak diğer bâzı ağır imtihanlara da tâbi tutulmuştur, bunları da Allah’ın rızasına uygun olarak tamamlamıştır.

DOĞUM YERİ ve ZAMANI
Kaynaklarda Nûh’un (as) oğlu Sâm neslinden ve onun on birinci kuşaktan torunu olduğu bildirilen Hz. İbrahim’in babasının adı Tevrat’ta Târah (Tekvin, 11/10-26); Kur’ân-ı Kerîm (En’am sûresi, 6/74) ve hadislerde ise Âzer olarak geçmektedir. Onun adının Kur’ân’da geçtiği gibi Âzer olduğu, daha sonra Teyrah-Târah şekline dönüştüğü anlaşılmaktadır (Akkâd, İbrahim Ebu’l-enbiyâ, s. 210-212).

Kur’ân’da onun doğum yeri, doğum tarihi ve çocukluk yılları hakkında bilgi bulunmamaktadır. Kaynaklarda genellikle Bâbil veya Ur şehrinde, doğduğu rivâyetleri aktarılmıştır. Harranlı olan babasının Hürmüzcird’e göçettiği ve İbrahim’in (as) orada doğduğu, Harrân’da doğup babası tarafından Babil’e götürüldüğü de söylenmiştir.

Tevrat’ta onun Irak’ta Ur şehrinde doğup-büyüdüğü, Sâre ile evlendikten sonra babası tarafından Harran’a götürüldüğü söylenmektedir (Tekvin, 11/28-31, 15/7). Bu bilgiyi arkeolojik verilerle birlikte değerlendiren İngiliz arkeolog S. Leonard Woolley, ‘Keldânîler’in Ur şehrinde doğan İbrahim’in orada ateşe atıldığı, bu olayın ardından Harran’a gittiği, daha sonra da Filistin’e hicret edip orada vefat ettiği yorumunu yapmıştır.

Tevrat’ta anlatılanlara dayandırılan başka bir yorum ise, Hz. İbrahim’in doğduğu yerin, Kuzey Suriye’de Harran’a çok yakın olan Ura şehri olduğu şeklindedir. Bu yoruma göre, Güney Anadolu’ya tekabül eden Kuzey Mezopotamya, bugün artık onun ve ailesinin anayurdu olarak kabul edilmektedir. Urfa şehrine, önceleri Orhai, Urhay ve Ruha isimlerinin verilmiş olmasından hareketle, Ura şehrinin Urfa olması ihtimali daha kuvvetli bulunmuştur. Dolayısıyla Hz. İbrahim, Nemrut tarafından ateşe atılana kadar Urfa’da yaşamış, ardından Harran’a ve buradan da Filistin’e gitmiş olmalıdır (Harman, “İbrahim”, DİA, XXI, 269).

İbrahim’in (as) yaşadığı asır da kesin olarak bilinmemektedir. Çağdaşı olarak gösterilen Sene-ar/Şinâr veya Babilonya Kralı Amrafel’in, Babil’in meşhur kralı Hammurâbî olduğu şeklindeki yaygın görüş dikkate alındığında, M.Ö. XXII-XX. Yüzyıllar arasında yaşamış olmaktadır (Harman, agm., 267). Ancak onun. M.Ö. XX- XVII. asırlar arasında yaşadığı görüşünde olanlar da vardır ( Akkad, age., s. 23, 68, 99).

YETİŞTİĞİ BÖLGEDE DÎNÎ DURUM
Hz. İbrahim’in ateşe atılana kadar kaldığı şehir kesin olarak bilinemediği için, yetiştiği bölgedeki dînî durum hakkında kısa bilgi vereceğiz. Bu devirde Irak’ta hüküm süren Bâbilliler, bölgenin diğer halkı gibi, büyüklü küçüklü putlara tapıyordu. Her şehrin koruyucusu sayılan büyük bir putu vardı. Bâbil halkının en büyük tanrısı, Bâbil’in koruyucu tanrısı Marduk idi. Bu putun vekili sayılan kral da tanrı kabul ediliyordu, kralların, yeryüzünde hüküm sürmek üzere inen gök tanrıları oldukları ve halkın onlara tapmaları gerektiğine inanılıyordu. Hz. İbrahim’i ateşe attıran Nemrud’un da ilâhlık iddiasında bulunduğu bilinmektedir.

Ur şehri, Irak’ta Aşağı Babilonya’da, günümüzde Tellü’l-Mukayyer diye bilinen yerde bulunuyo, orada Sümerliler’in III. Ur Hânedanı hüküm sürüyordu. Ur halkı, yıldızlara ve yıldızları temsil ettiğine inandıkları, tabletlerde sayıları beş binlere ulaşan putlara tapıyordu. Burada da şehirlerin birer koruyucu tanrısı bulunurdu. Ur’un koruyucu tanrısı olan Ay tanrısı Nannâr, şehrin en yüksek tepesindeki muhteşem bir tapınakta bulunuyordu. Tanrı olduğuna inanılan Ur kralı da, Nannâr’ın nâibi olarak hüküm sürüyordu.

Bu asırda Sümer/Keldânî egemenliği altında bulunan Harran’da ise gök cisimlerine ve onların adına dikilen putlara tapılıyordu. İbrahim’in (as) Allah’ın varlığını ve birliğini istidlâl hususunda yıldızlar, ay ve güneşten örnekler vermesini, bu taktiği, gök cisimlerine tapan Harranlılar için uyguladığına bir delil olarak gösterilmiştir (İbn Kesir, Kasasu’l-enbiyâ, I, 161). Harran asıl şöhretini, tanrılar tanrısı sayılan ay tanrısı Sin’den alıyordu. Harranlılar da tapınaklarını put heykelleriyle doldurmuşlardı.

Netice olarak Hz. İbrahim, putlara tapan ve putlarıyla gök cisimleri arasında alâka kuran ve krallarını da tanrı kabul eden putperest bir toplum içinde doğup-büyümüş ve peygamberlik görevine böyle bir ortamda getirilmiştir.

ALLÂH’A ÎMÂN YOLUNU BULMASI
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’in küçük yaşında, aklını kullanarak kavminin tapmakta olduğu putların uydurma tanrılar olduğunu anladığı ve onlardan uzak durup tek yaratıcı olan Allah’a îmân ettiği bildirilmiştir. Allah Teâlâ’nın bütün peygamberlerine verdiği hakikati görme ve yüce gerçeğe ulaşma kabiliyeti sayesinde o, putlara tapılan bir çevrede büyüdüğü halde, daha küçüklüğünde, duymayan, görmeyen, konuşmayan ve hiç bir şey yapamayan putların basit eşyalardan ibaret olduklarını anlamış ve Allah’ın birliğini idrak etmişti:

“Azametim hakkı için, biz Musa’dan önce İbrahim’e de rüşdünü (Allah’ın birliğini idrak ve delil getirme kabiliyetini) vermiştik. Biz, onun rüşd verilmeye liyâkatini ve peygamberliğe ehil olduğunu biliyorduk.” (Enbiya sûresi, 21/51).

Allah’ın hidâyetiyle putlara tapmanın yanlışlığını anlayıp onlardan uzak duran Hz. İbrahim, göklerin ve yerin mâhiyetini, güneşi, ayı ve yıldızları düşünerek, fıtraten temiz vicdanının derinliklerinde hissettiği Yüce Yaratıcı’nın varlığını idrak edip, fıtrî îmân noktasından, şuurlu îmân noktasına yükseldi.

PEYGAMBER OLARAK GÖREVLENDİRİLMESİ
Kur’ân-ı Kerîm’de onun peygamberlik öncesinde bir imtihana tâbi tutulduğu ve imtihânı başarınca peygamber olarak görevlendirildiği haber verilmektedir (Bakara sûresi, 2/124). İbrahim (as) davet emrini alınca, tebliğ faaliyetine en yakınlarından başladı. Davetini önce babasına ardından bütün insanlara yöneltti. Babasını ve halkı şirkten kurtarıp sadece Allah’a ibadet etmelerini sağlayabilmek için, putlara tapmanın yanlışlığını anlatmaya, putlarının temsil ettiğine inandıkları yıldızların, ayın ve güneşin tanrı olamayacaklarını açıklamaya çalıştı. Bir süre görünen sonra kaybolan gök cisimlerinin gerçek ilah olamayacağını açıklayarak; başlangıcı ve sonu olmayan bir yaratıcının bulunması gerektiğini örneklerle ispat etti. Allah’ın hidâyeti ve bilgilendirmesiyle doğru yolu bulduğunu söylüyor, davetini reddedip kendisini tehdit eden müşriklere, kendilerinden asla korkmadığını, asıl korkması gerekenlerin uydurdukları putları Allah’a ortak koşmakta direnenler olduğunu bildiriyordu. Onun Allah’ın varlığını-birliğini onların anlayacağı tarzda ispat etmeye çalışması, bu hususta onlarla tartışmak suretiyle sağlıklı düşünmeleri için gösterdiği gayretler, En’am sûresinde (âyetler: 74-83) anlatılmıştır.

Ne var ki, insanlığı kurtuluşa çağıran İbrahim (as), diğer peygamberler gibi, kilitli kalpler, duymayan kulaklar ve görmeyen gözlerle karşılaştı. Müşrikler, anlattığı gerçekler üzerinde düşünmek yerine, ona düşmanlık göstermeye başladılar ve özellikle ilâhları/putları hakkında söyledikleri yüzünden onu tehdit ettiler. Ayrıca ilâhlarının da ona kötülük yapacağını söylediler. “Atalarının da aynı din üzere olduğu”nu delil getirerek, onun söyledikleri üzerinde düşünmeye dahi yanaşmadılar. Müşriklerin değişmez tavrını takınıp, uydurdukları tanrılarının konuşmaktan âciz, el, ayak, göz ve kulaktan mahrum, hiçbir şey yapamayan basit eşyalar olduğunu kabul etmeyi akıllarından dahi geçirmediler (A’râf sûresi, 7/194-198).

BABASINA ŞEFKÂTİ, ONUN İÇİN İSTİĞFARI
İbrahim (as), babasına gerçeği göstermek için, elinden gelen her şeyi yapıyordu. Nâzik bir şekilde hitap ediyor, Allah’tan kendisine onun bilmediği bilgilerin geldiğini söyleyerek, putlara tapmanın yanlışlığını anlatmaya çalışıyordu. Putlara taparak Allah’a isyan eden şeytana uymamasını istiyor, aksi takdirde Cehennemde de onunla birlikte olacağı için böyle kötü bir sondan korktuğunu ve üzüldüğünü samîmî ifadelerle anlatıyordu (Meryem sûresi, 19/41-45).

Ancak Âzer, oğlunun düşüncesini yanlış ve tehlikeli görerek, putları eleştirmeyi bırakmadığı takdirde, kendisini kurtarmaya çalışan oğlunu taşlayarak öldürmekle tehdit etti, büyük bir öfkeyle huzurundan kovdu. İbrahim (as), buna rağmen, yine de onun hidâyeti ve bağışlanması için Allah’a duâ edeceğini söyledi. Sözlerinin sonunda, peygamberliğine inanmadıkları takdirde kendilerini putlarıyla baş başa bırakıp başka bir şehre hicret edeceğini de açıkladı (Meryem sûresi, 19/46-48). Babasının kâfir olarak öleceğini kesinlikle öğreninceye kadar, onun îmâna gelmesi için istiğfarda bulunmaya devam etti (İbrahim suresi, 41; Şuarâ sûresi, 86-87). Allah Teâlâ, çok içli ve yumuşak huylu (evvâh) olarak tanımladığı İbrahim’e (as) babasının müşrik olarak öleceğini bildirilince, onun için istiğfardan vazgeçip onunla ilişkilerini sona erdirdi (Tevbe sûresi, 9/114).

Rivâyet edildiğine göre, bâzı sahabiler, Hz. İbrahim’in babası hakkındaki duâsını örnek alıp, müşrik olarak ölen ataları için duâ ve istiğfarda bulunuyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu düşüncelerinin yanlış olduğunu bildirerek, akrabaları dahi olsa müşriklerle ilişkileri kesmeyi ve küfürde kaldıkları sürece onlara düşmanlık beslemeyi emretti. İbrahim’in (as), işte bu konuda kendileri için güzel bir örnek olduğunu bildirdi:

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda, sizin için güzel bir örnek vardır. Onlar, vaktiyle kavimlerine: ‘Biz, sizlerden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız ve siz Allah’ın birliğine îmân edinceye kadar sizi tanımıyoruz. Sizinle aramızda ebedî bir düşmanlık başladı.’ demişlerdi.” ( Mümtehine sûresi, 60/4).

Başka âyette de şöyle denilmektedir: “Ne peygambere, ne de ona îmân edenlere, akraba bile olsalar, cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşrikler için af dilemek olmaz.” (Tevbe sûresi, 9/113).

TEBLİĞİNİ SABIRLA DEVAM ETTİRMESİ
İbrahim (as), kavmini kendi elleriyle yapıp ilâhlık atfettikleri putları bırakıp sadece Allah’a ibâdete, O’ndan korkmaya, rızkı sadece O’ndan istemeye ve yalnız O’na şükretmeye çağırmaya devam etti. Aklıselim sahiplerinin Allah’a tapmanın doğruluğunu anlayacaklarını söylüyordu. Peygamberlerini yalanlamaları yüzünden felaketlere uğrayan kavimleri haber vererek, aynı durumun başlarına gelebileceğini hatırlatıyordu. Bu arada görevinin tebliğden ibaret olduğunu söylüyor, her şeyi yoktan var eden Allah’ın haşir günü insanları tekrar diriltmesinin kolay olacağını anlayıp ibret almalarını, geçmiş kavimlerin ıssız yurtlarına bakarak Allah’ın her şeye güç yetirdiğini görmelerini istiyordu. Allah’ın emrine engel olamayacaklarını; O’ndan başka yardımcılarının bulunmadığını artık anlamalarını tavsiye ediyordu (Ankebut sûresi, 29/16-17).

Hz. İbrahim (as) putlarla ilgili sorularıyla, basit eşyalardan ibaret putların ilah olmalarının imkânsızlığını ortaya koyuyordu. Ancak müşrikler, sıradan eşyalar olduğunu itiraf etseler de onlara tapmaktan vazgeçmiyorlardı. İbrahim (as), sağlıklı düşünmelerini sağlamak için, onlara putların işitmediğini, görmediğini, ne kendilerine ne de başkalarına zarar veya fayda getirmediğini ikrar ettiriyordu. Ancak onlar bu itiraflarına rağmen, diğer müşrik toplumlarda görüldüğü gibi, atalarının da aynı din üzerinde olduğunu gerekçe göstererek bâtılda kalmakta ısrar ediyorlardı. Putlardan uzak olduğunu söyleyen İbrahim (as), ancak yaratıcı, hidâyet verici, yediren, içiren, hastalara şifa veren, insanları öldüren ve onları kıyâmette hesaba çeken âlemlerin Rabbi olan Allah’ın dostu olduğunu söylüyor, kendisini iyiler zümresine katması için Allah’a sığınıyordu. Âhirette kurtulacakların, ancak dünyada Allah’ın istediği şekilde yaşayanlar ve O’nun huzuruna temiz bir kalp ile çıkanlar olduğunu belirtiyordu (Şuarâ sûresi, 26/69-91).

NEMRUT İLE TARTIŞMASI
İbrahim (as), tanrılık iddiasında bulunan zâlim hükümdar Nemrut’a da tebliğde bulunuyor, onunla tartışmaktan çekinmiyordu. Mal, mülk ve saltanatına aldanıp ilâhlık taslayan Nemrut’la arasında gerçek ilâhın kim olduğu hakkında şiddetli bir tartışma olmuştu. İbrahim (as), tartışmanın sonunda, istediğini yapabilecek bir ilâh olduğunu iddia eden Nemrut’a orada bulunan herkesin aklını başına getirecek bir teklifte bulundu. Eğer böyle ise, Allah’ın doğudan getirdiği güneşi, kendisinin batıdan getirmesini istedi. Foyasını bütün açıklığıyla ortaya seren bu teklif karşısında afallayan Nemrut’un dili tutuldu ve cevap veremedi (Bakara sûresi, 2/258).

PUTLARI KIRMASI ve ATEŞE ATILMASI
Hz. İbrahim, aradan geçen uzun zamana rağmen bir şey değişmediğini görünce, putların cansız birer eşya olduğunu açıkça göstermek için, hiç kimsenin görmediği bir anda tapınaktaki putları kırmaya karar verdi. Herkesin katıldığı bir bayram günü, hastalığını mazeret gösterip babasından bayrama katılmamak için izin aldı. Şehir boşalınca tapınağa gidip elindeki baltayla, en büyük put dışındaki putları kırdı. Şehre dönen müşrikler, putlarının kırıldığını görünce büyük bir öfkeye kapıldılar. Zâlimlerden olduğunu düşündükleri suçluyu bulmakta zorlanmadılar. Hz. İbrahim’in daha önce putları kırmaktan bahsettiğini duyan Nemrut, onun derhal huzuruna getirilmesini emretti; ayrıca ona vereceği cezaya herkesin şahit olması için halkı toplantıya çağırdı.

Sorguya çekilen İbrahim (as), müşriklerin gerçeği görmelerini sağlamak maksadıyla, küçük putları onları kıskanan büyük putun kırdığını söyledi ve bunu kırılan putlara sormalarını tavsiye etti. Müşrikler, ilk anda ona hak vermiş, konuşmaktan dahi âciz putları ilah edindikleri için hatalı olduklarını kabul etmişlerdi. Ancak hemen ruhlarını sarmış olan inkâra döndüler ve putların konuşmadığını bildiği halde Hz. İbrahim’in “onlara sorun” demesine kızdılar. Hz. İbrahim (as), bu sırada putlarının aczini itiraf etmek zorunda kalan kavmine bâzı nasihatlerde bulundu. Yaptıkları işin çirkinliğini anlayamadıkları için, onlara ve Allah dışında taptıklarına bedduâ etti.

HİCRETİ
Hz. İbrahim, içine atıldığı ateşin kendisine hiçbir şekilde zarar vermemesi şeklinde cereyan eden bu muazzam mûcizenin ardından, babasının da içinde bulunduğu müşriklere kendilerini putlarıyla baş başa bırakacağını söyledi ve hanımı Sâre, yeğeni Lût (as) ile birlikte hicrete çıktı.1 Bu sırada Allah’a yalvararak hicretini hayırlı kılmasını ve ayrıca kendisine sâlih evlât ihsân etmesini istemişti. Allah tarafından her iki dileğinin de kabul edildiği müjdelendi. Kur’ân-ı Kerîm’de bir kaç yerde onun hicretinden, kendisine verilen nimetlerden, neslinden seçilen peygamberlerden ve peygamberliğin onun nesline tahsis edildiğinden bahsedilmiştir (bk. Meryem sûresi, 48-50; Saffât sûresi, 37/99-100. Ankebut sûresi, 29/26-27. Enbiyâ sûresi, 21/70-73).

İbrahim (as), Kur’ân-ı Kerîm’de bereketlendirilmiş bölge olarak zikredilen (Enbiyâ sûresi, 21/71) Şam (Suriye, Ürdün, Filistin) diyârına hicret etti. Onun hicret sırasında 60 yaşlarında bulunduğu zikredilir. Önce Harran’a gidip bir süre orada oturduktan sonra 75 yaşlarında Filistin’e geçti. Yeğeni Lût’u, davet için Lût gölünün doğusundaki bölgeye gönderen Hz. İbrahim, bu arada hanımı Sâre ile birlikte dönemin en önemli medeniyet ve kültür merkezlerinden Mısır’a gidip geldi.

İSMAİL’İN (AS) DOĞUMU – MEKKE’YE GÖTÜRÜLMESİ
İbrahim (as) ve amcasının kızı olan ilk hanımı Sâre çiftinin, aradan yıllar geçmesine rağmen bir türlü çocukları olmamıştı. Sâre, bunun kendisinin kısırlığından kaynaklandığını düşünerek, Hz. İbrahim’e Mısır kralının kendisine hediye ettiği hizmetçisi Hâcer’le evlenmesini teklif etti ve ondan bir çocuk sahibi olabileceğini umduğunu söyledi.

İbrahim (as), onun teklifi ve rızasıyla Hâcer’le de evlendi. Bir süre sonra Hâcer, Hz. İbrahim’in ilk çocuğu olan İsmail’i (as) doğurdu. Ne var ki, duygularına yenilen Sâre, çok geçmeden Hâcer’i kıskanmaya başladı ve kıskançlığı giderek dayanılamaz hale geldi. Bu günlerde Hz. İbrahim, Cenâb-ı Hak tarafından gelen emir üzerine Hâcer ve henüz emme çağındaki oğlu İsmail’i (as) Arabistan’ın Hicaz bölgesinde, daha sonra Kâbe’yi inşâ edeceği, boş ve ıssız mıntıkaya götürdü. İkisini Zemzem kuyusunun yukarı tarafında kalan bir ağacın yanına bıraktı. Onların yanında, sadece bir süre ihtiyaçlarını karşılayacak hurma dolu bir dağarcık ve su dolu bir kırba bulunuyordu. İbrahim (as) bir süre sonra, onlardan ayrılmak istedi. Bu esnâda Hâcer, kendilerini ıssız bir yerde bırakmasını Allâh’ın mı emrettiğini sordu. Onun, “Evet, bunu Allah emretti!” cevabıyla rahatlayan Hâcer, “Öyleyse Allah bize yetişir, O, bizi korur.” dedi.

Onlardan ayrılan İbrahim (as), Seniyye mevkiinde, Kâbe’nin inşâ edileceği tarafa yönelerek, İbrâhim sûresinin 37. âyetinde zikredilen şu duâyı yaptı:

“Rabbim! Zürriyetimden bir kısmını (İsmâil ile onun soyunu) ekin bitmez bir vâdide, Sen’in taarruzu haram olan Beyt’inin yanında iskân ettim. İnsanlardan bir kısım kimseleri, (namaz kılmak için) zürriyetimin bulunduğu yere doğru meylettirip heveslendir! Ve onları, her çeşit meyvelerden rızıklandır! Gerektir ki, sana şükredeler!”

İbrahim (as), ayrıca neslinin emniyet ve istikrar içinde yaşamasını ve rızkını kolay temin etmesini de düşünerek, Allah’tan, orayı emin bir belde kılmasını, şehir halkından îmân edenlere yeterli rızk vermesini istemişti. Bunun üzerine Yüce Allah, rızkın iyileri de kötüleri de içine aldığını, dolayısıyla dünyada inkâr edenlere de rızk verdiğini; ancak onların sonunun ateş olduğunu hatırlattı (Bakara sûresi, 2/126).

Hâcer, bir süre dağarcıktaki azığı yemeye, kırbadaki suyu içmeye ve oğlu İsmail’i emzirmeye devam etti. Ancak su bitince sıkıntı başladı. Hâcer’in asıl üzüntüsü bebeği içindi. Ona su bulabilmek ümidiyle koşuşturmaya başladı. Kendisinden bir hatıra olarak kalan Sa’y’da olduğu gibi Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa gidip-geldi. Merve tepesine son çıkışında, bir ses işitince dikkat kesilip sesin geldiği tarafa baktığında, Cebrâîl’in (as) bebeğinin yanında topuğuyla yeri kazdığını ve yerden Zemzem suyunun fışkırdığını gördü. Büyük sevinç içinde, oraya koştu, bir taraftan su kırbasını doldururken, bir taraftan da, suyu biriktirmek için etrafını kum ile çevirmeye çalıştı.2

Bir süre sonra Cürhüm kabilesinden bir topluluk oraya geldi. Hâcer ve oğlunu Zemzem’in başında gören bu insanlar, oraya yerleşmek ve sudan istifade etmek için Hâcer’den izin aldılar ve bir arada yaşamaya başladılar. Bu yıllarda Hz. İbrahim hanımını ve oğlunu ziyaret için birkaç defa Mekke’ye gidip geldi.

İBRÂHİM’İN (AS) OĞLU İSMÂİL’İ ALLAH’A ADAMASI
Allah Teâlâ, mü’minlerin kendisine karşı duydukları sevgi ve itâatin sınırlarını ve rızâsı uğrunda göstermeleri gereken sabırlarını ölçmek için, onları kendisi dışında sevdikleri diğer şeylerle imtihan eder. İnsanların sınandığı şeylerin başında, çocuklar, mal-mülk, şöhret, kadın vb. gelmektedir. İbrahim’in (as) oğlu İsmail ile imtihan edilmesi belki de benzeri imtihanların en zoru olmuştur.

Şöyle ki, İbrahim’e (as), rüyasında Allah tarafından o sırada tek evlâdı olan İsmail’i kurban etmesi emredilmişti. Hz. İbrahim yanında bile büyütemediği, on yaşları civarında bulunduğu söylenen biricik evlâdını kurban etmek dahi olsa, Rabbi’nin emrine gönül rızâsıyla teslim olup, kulluk ve sevgideki üstünlüğünü ortaya koydu. Hz. İsmail de bu imtihanda Allâh’ın emrine karşı sabrını ve itaatkârlığını ispat ederek, o yaşında, gönül rızâsıyla kurban edilmeyi kabul etti:

“İbrahim, ‘Ben Rabbime gidiyorum. O, bana doğru yolu gösterir. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver!’ dedi. İşte o zaman biz, onu yumuşak huylu (halîm) bir oğul ile müjdeledik. Çocuk babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince, ‘Yavrucuğum! Rüyada seni boğazladığımı görüyorum, bir düşün; ne dersin?’dedi. O cevâben, ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap! İnşâallah beni sabredenlerden bulursun.’ dedi. Her ikisi de teslim olup, İbrahim onu alnı üzerine yatırınca, ‘Ey İbrahim! Rüyaya gerçekten sadâkât gösterdin! Biz, muhlisleri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten, çok açık bir imtihandır.’ dedik.

Biz, oğluna bedel olmak üzere ona büyük bir kurbanlık hayvan verdik. Geride gelecekler arasında ona iyi bir ün bıraktık. İbrahim’e selâm olsun! İşte biz, muhsinleri böyle mükâfatlandırırız. Çünkü o, bizim mü’min kullarımızdandır. Bir de onu, sâlihlerden bir peygamber olacak İshak ile müjdeledik. Onu ve İshak’ı bereketli kıldık. Lâkin her ikisinin neslinden iyi kimseler olacağı gibi, kendine açıktan açığa kötülük edenler de olacaktır.” (Saffât sûresi, 37/99-113).

Hz. İbrahim (as) ve oğlu İsmail Allâh’ın emrine teslim olunca maksat hâsıl olmuş, Allah Teâlâ bunun karşılığında, İsmail’in yerine kurbanlık bir koç ihsân etmişti.

İSHAK’IN (AS) DOĞUMU
Allah Teâlâ, kurban olayından sonraki günlerde, Lût kavmini helâk etmekle görevlendirilen melekler vasıtasıyla İbrahim’e (as) birinci hanımı Sâre’den de İshak adında bir oğul vereceğini müjdeledi. Hz. İbrahim, önceden tanımadığı ve selâm veriş tarzlarından yabancı olduklarını tahmin ettiği misafirleri için, kısa sürede kestiği bir dananın etini kızarttırıp sofraya koydurmuştu. Ancak sofraya çağırdığı misafirleri sofraya gelmeyince, onların melek olduğunu tahmin ederek endişelendi. Çünkü melekler insanları cezalandırmak gibi görevler için, genellikle insan kılığında gelirlerdi. Nitekim haklı çıktı, bu sırada kendilerini tanıtan ve ona korkmamasını tavsiye eden melekler, ayrıca Allâh’ın kendisine büyüdüğünde âlim olacak bir oğul vereceğini müjdelediler. Orada bulunan yaşlı hanımı Sâre, bu sözleri duyunca bir çığlık atıp, ‘Ben kısır bir koca karıyım, nasıl çocuğum olur?’ dedi. Bunun üzerine melekler, bunun Allâh’ın emri olduğunu söylediler.

İbrahim (as) asıl görevlerini sorunca, melekler, Lût kavmini cezalandırmak üzere gönderildiklerini söylediler ve kâfirleri kime isâbet edeceği üzerinde işaretlenmiş çamurdan pişirilmiş sert taşlar atarak helâk edeceklerini açıkladılar (Zâriyât sûresi, 51/ 24-34).

Hicr sûresinde (ayetler: 51-58), çocuk müjdesi üzerine İbrahim’in (as) da hayrete düştüğü ve “Beni mi müjdeliyorsunuz? Bana ihtiyarlık gelip çatmışken, artık beni neye dayanarak bir çocukla müjdeliyorsunuz?’” diye sormaktan kendisini alamadığı, meleklerin, ‘Biz, seni gerçek şeyle müjdeledik; onun için ümidini kesenlerden olma!’ demeleri üzerine, ‘Sapıklığa düşenlerden başka kim Rabbimin rahmetinden ümidini keser?’ dediği zikredilmektedir.

Hûd sûresinde ise (âyetler: 11/69-76) Sâre’nin verilen evlâd müjdesine, kocası ve kendisinin yaşlılığı dolayısıyla ‘Ben bir kocakarı, kocam da bir ihtiyar iken doğurabilir miyim? Gerçekten bu, çok şaşılacak bir şey!’ ifâdesini kullandığı belirtilmekte; ayrıca İshak’a da Yakub adında bir oğul verileceğinin bildirildiğine işaret edilmektedir. Bunun yanında Hz. İbrahim’in (as) Lût kavminin helâkini önlemek hususunda ısrarda bulunduğu; ancak meleklerin onlar hakkında Allâh’ın hükmünün kesin olduğunu bildirdikleri eklenmektedir.

KÂBE’NİN İNŞÂ EDİLMESİ – İLK MÂBED VE ORADAKİ ALÂMETLER
Cürhüm kabilesinden gelenlerle birlikte Mekke zamanla etrafa kurulan çadırlarla önemli bir merkez hâline geldi. Hz. İsmail, onlardan Arapçayı güzel bir şekilde öğrenmiş ve kendini herkese sevdirmişti. Güzel ahlâk ve fazîletlerine hayran kalan Cürhümîler, evlilik çağına ulaşmasından sonra, onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Bir süre sonra Hâcer vefât etti, Hz. İsmail de ziyarete gelen babasının tavsiyesiyle ilk hanımını boşayıp başka biriyle evlendi.

İbrahim (as) Mekke’ye üçüncü gelişinde oğluna, Allah Teâlâ’nın kendisine büyük bir görev verdiğini, bulundukları mahâlde Kâbe’yi inşâ etmesini emrettiğini açıkladı. Ardından Hz. İbrahim, oğlu İsmail’in de yardımıyla, Cebrâil’in (as) tarifine uyarak, Allah Teâlâ’nın kendisinin evi olarak isimlendirdiği Kâbe’yi inşâ etti. Baba oğul inşaat esnasında yaptıkları duâda, ‘kendilerinin yanı sıra soylarından da Allâh’a teslim olan müslüman bir ümmet çıkarmasını, onlara Allâh’ın âyetlerini okuyan, kitabı ve hikmeti öğreten, onları her kötülükten arındıran bir peygamber göndermesini istemişlerdi (Bakara sûresi, 2/127-129). Hz. İbrahim (as) ve oğlu İsmail’in bu duâlarındaki son istekleri, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (sav) gönderilmesiyle gerçekleşmiştir. Çünkü İsmâil (as) evladından seçilen tek peygamber odur. Kur’ân-ı Kerîm’de, yeryüzünde içinde Allâh’a ibâdet edilmek maksadıyla inşâ edilen ilk evin (beyt) Kâbe olduğu ve orada İbrahim’in makâmı gibi apaçık delillerin bulunduğu, oraya girenlerin emniyet içinde olacağı, imkânı olanlara haccın farz kılındığı bildirilmiştir (Âl-i İmrân sûresi, 3/95-97).

Bu sırada Hz. İbrahim’e hacca gelecekler için Allâh’ın Evi’ni tertemiz tutması ve bütün insanları hacca çağırması emredildi (Hac sûresi, 22/26-27). Bu âyetlerin inmesi üzerine Hz. İbrahim (as), Ebu Kubeys dağına çıkarak insanları hacca çağırdı. Rivâyete göre, Allâh’ın izniyle Hz. İbrahim’in (as) sesi çok uzaklardan duyuldu. İnsanlar, bu dâvete icabet ederek uzaktan-yakından Mekke’ye doğru yola çıktılar. İbrahim (as), kalabalıklara hac yaptırdı. Daha sonra hanımı Sâre’nin yanına Filistin’e döndü. Başka bir hac mevsiminde hanımı Sâre ile birlikte haccetti. O ikisi, hacdan döndükten bir süre sonra Hebron’da vefat ettiler.

ÖLÜ KUŞLARIN DİRİLTİLMESİ
Hz. İbrahim, Allah Teâlâ’dan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemiş; Allah, “Yoksa buna inanmadın mı?” diye sorunca, “İnandım; ancak kalbimin mutmain olması için” istiyorum demişti. Bunun üzerine Allah, ona dört çeşit kuş yakalamasını, kuşları kendisine alıştırdıktan sonra onları kesip parçalara ayırmasını ve her parçayı ayrı bir dağın üzerine koymasını ve ardından kuşları çağırmasını emretti. İbrahim (as) parçalarını dağ başlarına dağıttığı kuşları çağırınca, parçalar hemen bir araya geldi, kuşlar yeniden canlandı ve uçarak onun yanına geldiler. Böylece o, İlâhî sırların hayâta geçişini canlı bir şekilde müşâhede etmiş oldu (Bakara sûresi, 2/260).

SAHİFELERİ
Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde Hz. İbrahim’e gönderilen sahifelerden bahsedilmekte, bu sahifelerde herkesin kendi yaptıklarından sorumlu olacağı ve yaptıklarının karşılığını göreceği (Necm sûresi, 53/33-39) ve A’lâ sûresinde sayılan prensiplerin de geçtiği ifade edilmektedir (Âyetler: 18-19). Peygamberimiz’in de (sav), Allâh’ın Hz. İbrahim’e 10 sahife gönderdiğini söylediği, sahifeler hakkında, “Onun içindekiler öğüt verici misallerden ibâret idi.” buyurduğu rivâyet edilmiştir (Taberî, Tarih, I, 161).

İBRAHİM’İN (AS) ŞEMÂİLİ
Allah Teâlâ, Hz. İbrahim’i âdetâ hidâyet, itâat ve şükrün sembolü olarak takdim etmiş onu tek başına bir ümmet olarak tanıtıp, onun asla şirk koşmadığını, devamlı bir şekilde itâat eden bir kul olduğunu, verdiği nimetlere şükrettiğini bildirdikten sonra onu peygamberliğe seçtiğini ve her iki dünyada aziz kıldığını haber vermiştir (Nahl sûresi, 16/120-122). Hz. İbrahim ayrıca sıddîk bir peygamber (Meryem sûresi, 19 /41), çok vefakâr bir kul (Tevbe sûresi, 9/114) olarak vasıflandırılmıştır.

Bu hasletler, onu Cenâb-ı Hakk’a özel dostluk demek olan ‘halil’lik mertebesine çıkarmıştır. Rasûlullah (sav) ise bir defasında kendisine, “Ey insanların en hayırlısı!” diye hitap eden arkadaşına, “O, İbrahim’dir.” buyurmuş (Müslim, Fezâil, 41); yine “İbrahim evlâdından ona en çok benzeyeni benim.” demiştir ( Buhârî, Enbiyâ, 24, 48; Müslim, İman, 272).

İBRAHİM’İN (AS) HANIMLARI, ÇOCUKLARI – VEFATI
Yukarıda geçtiği gibi Hz. İbrahim’in Hâcer’den Hz. İsmail, Sâre’den de Hz. İshak olmak üzere iki oğlu doğmuştu. O’nun (as), Sâre’nin vefâtından sonra Ken’âniler’den Ketura isimli bir kadınla evlendiği ve bu hanımından 6, dördüncü bir kadınla daha evlendiği ve ondan da 5 oğul sahibi olduğu söylenmiştir. Hz. İbrahim (as) en kuvvetli rivâyete göre 200 yaşında Filistin’de kendisine nisbetle Halilürrahman diye isimlendirilen Hebron kasabasında vefat etmiş ve oradaki bir mağaraya defnedilmiştir.

İBRAHİM (AS) KISSASINDAN DERSLER
Müşriklerle mücâdelede çığır açmıştır. Hz. İbrahim (as), tevhid inancını yerleştirerek bunu nesline miras bırakmıştır. Allah Teâlâ, onun açtığı bu çığırın devam edeceğini ve onun soyunda Kıyâmet’e kadar Allâh’ın birliğine inananların bulunacağını haber vermiştir (Zuhruf sûresi, 43/ 26-28).

Mü’minler için önder ve örnek oluşu. Allah Teâlâ, tâbi tuttuğu imtihanları başarıyla tamamlayan Hz. İbrahim’i (as) mü’minler için bir önder kıldığını bildirmektedir (Bakara sûresi, 2/124). Yine kendine halîl/sâdık bir dost edindiği Hz. İbrahim (as) ve ümmetinin, uyulmaya ve itâat edilmeye lâyık en güzel ümmet olduğunu (Nisâ sûresi, 4/125); onların müşriklerle ilişkilerini keserek bunu açıkça ilân etmeleriyle de, müslümanlar için güzel bir örnek teşkil ettiklerini haber vermiştir (Mümtehine sûresi, 60/4).

Hz. İbrahim’in gerçek vârisleri Müslümanlardır. İbrahim (as) dîni, Allah tarafından seçilmiş ve Müslüman olarak isimlendirilmişlerin dîni ve aynı zamanda kolaylık dîni olarak tanıtılmaktadır (Hac sûresi, 22/78). İslâm kelimesi, onun Allâh’a teslim olduğunu ilan etmesinden itibaren “İbrahim Milleti” anlamını kazanmıştır (Elmalılı, I, 411). Onun neslinden gelen peygamberler ve ümmetleri, bu yolu devam ettirdiler. Ancak onlardan önemli bir kısmı zamanla bu yoldan saptılar (Bakara sûresi, 2/130-133). Putperest Arapların yanı sıra yahudiler ve hristiyanlar da, tevhid çizgisinden ayrılarak İbrâhim milletinden olma vasfını kaybettiler.

Nitekim Sevgili Peygamberimiz’e (sav), Allâh’a ortak koşmayan Hz. İbrahim’in (as) yahudi veya hristiyan değil Müslüman olduğu bildirilerek onun dînine tâbi olması emredildi (Nahl sûresi, 16/120-123). Tevhid inancından uzaklaşmış yahudilik ve hristiyanlığa değil, Hz. İbrahim’in tevhidi esas alan dîni Hanifliğe tâbi olduğunu söylemesi, peygamberlere ne gönderildiyse hepsine birden îmân edilmesi ve onların arasında ayırım yapılmaması bildirildi (Bakara sûresi, 2/135-136). Kendisini Hz. İbrahim’in (as) dînine ulaştırdığını açıklaması (En’am sûresi, 6/161) ve onun dînine uyması emredildi ( Âl-i İmrân sûresi, 3/95).

Dolayısıyla Hz. İbrahim’e sâhip çıkma hakkı onun neslinin tamâmına âit olmayıp, sâdece tevhid inancını devam ettiren son peygamber Hz. Muhammed’e (sav) ve onun ümmetine aittir. Çünkü Hz. İbrahim’e tâbi olanlar, peygamberler arasında ayırım gözetmeyen ve onların Allah’tan getirdiklerine inananlar ve Allâh’ın dînine teslim olanlardır (Âl-i İmrân sûresi, 3/84-87). Ancak yahudiler ve hristiyanlar tevhid inancından ayrıldıkları halde, Hz. İbrahim’in izinde olduklarını iddiâ ediyor; her iki toplum da, kurtuluşun kendi dinlerinde olduğunu söylüyordu. Nitekim Rasûlullâh’ın (sav) huzurunda böyle bir tartışma yaşanmış, yahudi hahamları Hz. İbrahim’in yahudi, Necranlı rahibler ise nasrânî/hristiyan olduğunu iddia etmişlerdi. Bu esnâda onlara hak ettikleri cevabı doğrudan Allah Teâlâ verdi. İndirdiği âyetlerde, onların İbrahim’e sahip çıkmalarının yanlışlığına işâret ederek, onun yahudi veya hristiyan değil, şirkten uzak Sırât-ı müstakîm üzere bir Müslüman olduğunu ve ona en yakın olanların da, tevhid inancını devam ettiren Hz. Muhammed ve ümmeti olduğunu bildirdi (Âl-i İmrân sûresi, 3/65-68).

Dipnotlar:
1 Hz. İbrahim’in hicretinden bir süre sonra Nemrut ve kavminin ilâhî bir cezaya çarptırıldığı rivâyet edilmiştir.
2 Bu konuda bkz. Buhârî, Enbiyâ, 9; Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 253.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. İsmail Yiğit

Üzeyir (as)

Yediulya11 Şubat 2017

Hz. Zekeriyyâ (as)

Yediulya9 Şubat 2017

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya12 Mart 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya