Prof. Dr. İsmail Yiğit

Prof. Dr. İsmail Yiğit

FİRAVUN’UN İSRAİLOĞULLARI’NIN ERKEK ÇOCUKLARINI ÖLDÜRTMESİ
Hz. Yusuf’un dâvetinin ardından Yakub (as) ile birlikte Mısır’a giderek oraya yerleşen İsrailoğulları, giderek nüfuslarının artmasıyla ülkede önemli bir unsur haline gelmişlerdi. İsrailoğulları’nın hâkimiyetlerini tehdit edebileceklerini düşünen firavunlar, onlara baskı uygulamaya başladılar, devlet işlerinden uzaklaştırdıkları gibi mal ve mülklerini ellerinden aldılar. Kendilerini Güneş tanrısı Ra’nın oğlu kabul eden firavunlar, kendilerini ilah tanımayan İsrailoğulları’nı ağır işlerde çalıştırdılar, inşâat işlerini bütünüyle onlara yüklediler.

II. Ramses, İsrailoğulları’na yapılan zulmü daha da artırdı; yeni doğan erkek çocuklarının öldürülmesi için bir kanun çıkardı. İsrailoğulları’ndaki hamile kadınlar takip edilir, erkek çocuk doğurdukları öğrenilince, bu çocukları öldürmekle görevlendirilmiş memurlara ihbar edilirdi. Ayrıca ebelere de, bu çocukları öldürmeleri emri verilmişti. Firavun, diğer taraftan da İsrailoğulları’nın kız çocuklarını sağ bırakıp onları Kıbtî erkeklerle evlendirmek sûretiyle Kıbtî nüfusu arttırmayı hedefliyordu. Kur’ân’da bu uygulama hakkında şöyle denilmektedir:

“Gerçekten Firavun, bulunduğu ülkede büyüklenip zorbalığa kalkıştı. O yerin halkını, fırkalara böldü. İçlerinden bir fırkayı zayıflatıp eziyor, onların oğullarını öldürtüyor ve kızlarını sağ bırakıyordu. Şüphesiz ki o, bozgunculardan biriydi.” ( Kasas sûresi, 28/4).

ALLAH TEÂLÂ’NIN EZİLMİŞLERİ ÜSTÜN KILMA İRÂDESİ
XIX. Hanedan firavunlarından olan II. Ramses, bu zulmü sayesinde saltanatını ebedileştireceğini zannediyordu. Ancak gerçek güç sahibi Cenab-ı Hak ise, bu zâlimin saltanatını zayıf düşürüp, ezmekte olduğu İsrailoğulları vasıtasıyla ortadan kaldırmayı arzu ediyordu. Bu defa da her türlü hakları ellerinden alınmış zayıflar Allâh’ın yardımıyla, gurur ve kibir sahibi zâlim müstekbirlere üstün gelecekti. Bu gerçek, şöyle dile getirilmiştir:

“Biz ise istiyorduk ki, o ülkede ezilmekte olanlara lütufta bulunalım. Onları dinde önderler yapalım ve (Firavun’un güç ve kuvvetinin) mirasçıları kılalım. Ve onları yeryüzünde kuvvetli hale getirelim. Firavun’a, Hâmân’a ve askerlerine, sakındıkları şeyi, o zayıfların eliyle gösterelim.” (Kasas sûresi, 28/5-6).

Musa (as) kıssası, bir bakıma bu iki âyette özetlenen hakikatin gerçekleşmesinin anlatımından ibarettir. Musa (as) ve kavmi, çileli ve sıkıntılı bir sabır sürecinin ardından Allah tarafından desteklenerek bu mutlu sona ulaştırılmıştır (A’râf sûresi, 7/137).

DOĞUMU VE SANDIK İÇİNDE NİL’E BIRAKILMASI
Kur’ân’da ismi en fazla zikredilen peygamber olan Musa (as)’ın ismi, 34 sûrede 136 ayette geçmektedir. Bu durum, ulü’l-azm olarak isimlendirilen 5 büyük peygamberden biri olan Hz. Musa’nın peygamberler içindeki önemini ve yürütmüş olduğu tevhid mücâdelesinin ehemmiyetini göstermektedir. Dünyanın en zâlim ve en güçlü hükümdarlarından birinin zulmü altında ezilen halkı hakka davet için gönderilmiştir. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e hitaben, onun tevhid mücâdelesinin mü’minler için örnek bir mücâdele olduğunu bildirmiştir (Kasas sûresi, 28/3).

Yakub (as)’ın oğullarından Levi sıbtına mensup olan Musa (as), Allâh’ın kudretini ve kendisine verdiği değeri gösteren fevkalâde bir şekilde dünyaya geldi, Allah Teâlâ, onun doğduğunda öldürülmesini engellediği gibi, onun bizzat ileride düşmanı olacak Firavun tarafından sarayda büyütülmesini sağladı. Babası Imran ve hanımı, erkek bir çocukları dünyaya geldiğinde, Firavun’un adamları tarafından bulunup öldürülmesi korkusuna kapılmışlardı. Ancak ilâhî yardım imdatlarına yetişti. Allah Teâlâ, Musa (as)’ın annesine, bebeğini emzirmeye devam etmesini, öldürülmesinden korktuğu zaman ise onu bir sandık içinde nehre bırakmasını vahy/ilham etti. Ayrıca ona, çocuğu dolayısıyla korkmamasını ve üzülmemesini söyledi ve onu kurtarıp bir süre sonra kendisine geri göndereceğini ve onu ileride peygamber olarak görevlendireceğini haber verdi. Bu ilâhî bilgi sayesinde rahatlayan ve verilen tâlimâta uyan anne, küçük yavrusunu bir sandık içinde Nil nehrine bıraktı (Kasas sûresi, 28/7).

Allah Teâlâ, Musa (as)’ın annesine, ayrıca bebeğini zât-ı bârîsine ve bebeğe düşman olan birinin yanında büyüttüreceğini ve iyi bir şekilde bakılmasını sağlayacağını, bu maksatla onu sevimli kıldığını da müjdelemişti (Tâhâ sûresi, 20/38-39).

FİRAVUN AİLESİNİN MUSA (AS)’I NEHİRDEN ALMASI
Nil nehrinin suları, Musa’nın içinde bulunduğu sandığı, Firavun sarayının bulunduğu yere götürmüştü. Sandık içindeki bebeği gören cariyeler, onu alıp hemen kraliçeye getirdiler. Kraliçe bebeğin güzel yüzünü açtığında, kalbinde ona karşı kuvvetli bir sevgi hissetmişti. Ancak bu sahipsiz bebeğin, İsrailoğulları’ndan bir aileye ait olduğunu tahmin eden Firavun, onu öldürmekte kararlıydı. Belli ki, anne-babası, onu daha fazla gizleyemeyince, belki biri sahip çıkar ve ona bakar diye, sandık içinde nehre bırakmıştı.

Ancak korkulan olmadı. Çünkü kraliçe, Allâh’ın büyütülmesini sağlamak için sevimli kıldığı bu bebeği çok sevmiş ve ona candan bağlanmıştı.1 Kocası Firavun’a, “Onu öldürmeyip evlât edinelim, bizim çocuğumuz olarak büyüdüğü takdirde, umulur ki bize faydası dokunur.” dedi. Firavun, hanımı Âsiye’nin bu teklifini kabul edince, Musa adı verilen bebek ölümden kurtulmuş oldu.

Firavun ve maiyeti, ilâhî kaderin kendileri için gizlediği gerçeği, yani nehirden çıkarıp evlat edindikleri çocuğun, ileride kendileri için bir düşman ve üzüntü kaynağı olacağını, saltanatlarının onun elinde sona ereceğini nereden bileceklerdi! Neticede Hz. Âsiye’nin ısrarları işe yaradı ve bebek saraya alındı.

“Firavun ailesi, ileride kendilerine düşman ve üzüntü sebebi olacak çocuğu bulup getirdiler. Şüphesiz Firavun, Hâmân ve askerleri yanılıyorlardı. Firavun’un hanımı, ‘Bu benim için de senin için de sevinç kaynağı bir çocuk. Onu öldürmeyin; belki bize faydalı olur veya onu evlât ediniriz.’ dedi. Onlar, işin farkında değillerdi.” (Kasas sûresi, 28/8-9).

Diğer tarafta 3 aylık bebeğini sandık içinde nehre bırakan anne, Allah tarafından kendisine teminat verilmesine rağmen, telaş ve acelecilikten, neredeyse durumun anlaşılmasına yol açacak davranışlarda bulunup oğlunu ele verecekti. Ancak Allah tarafından kendisine verilen dayanma gücü ve sabır sayesinde bu hataya düşmedi. Çocuğunu kimin aldığını öğrenmek için kızına, sandığı takip etmesini ve küçük kardeşini kimin aldığını öğrenmesini söyledi. Neticede kız kardeşi, bebeğin saraya alındığını gördü. Bir yolunu bulup saraya girdiğinde, küçük kardeşi için sütanne ve bakıcı arandığını bu maksatla bebek sahibi bazı kadınların saraya getirildiklerini, ancak kardeşinin bu kadınlardan hiç birinden süt emmediğini gördü. Bu sırada onu emzirebilecek bir kadın tanıdığını, bu kadın ve ailesinin bebeğe çok iyi bakabileceklerini anlattı. Onu dinleyenler, bahsettiği kadını denemekte bir beis görmeyince, bebeğe süt vermesi için gerçek annesi saraya getirildi. Deneme bu defa sonuç verdi, çünkü önceki kadınlardan süt emmeyen Musa, hemen onun sütünü emmeye başladı.

Buna çok sevinen Hz. Âsiye, tanımadığı bu kadını sütanne olarak kiralamaya karar verdi. Onun, evdeki çocuklarını yalnız bırakamayacağını, dolayısıyla bebeğe ancak kendi evinde bakabileceğini söylemesi üzerine buna da izin verdi ve bebeği aralarındaki yakınlığı aklından dahi geçirmediği, öz annesine teslim etti. Bu durum, şüphesiz ki, en çok Musa’nın ailesini sevindirmişti.2

FİRAVUN’UN SARAYINDA BÜYÜTÜLEN MUSA (AS)’A HİKMET VE İLİM VERİLMESİ
Çocukluğunun ilk yıllarını, öz annesinin kucağında kendi evlerinde geçiren Musa (as), süt emme çağının ardından saraya alındı ve orada büyüdü. Kur’ân-ı Kerim’de, onun çocukluk ve gençlik yılları hakkında bilgi yoktur. Ancak kendisini emziren öz annesinin, aklı ermeğe başladığı günlerde önemli oğluna sırrını açıp ona kim olduğunu açıkladığı, zulme mâruz kalan kavmi ve kavminin dini hakkında bilgi verdiği anlaşılmaktadır. Çünkü gençlik dönemiyle ilgili ilk bilgiler, uzun bir süre gizlemek zorunda kalmakla birlikte, onun İsrailoğulları’na yapılan zulme yakından vâkıf olduğu, bundan büyük bir rahatsızlık duyduğunu göstermektedir.

Musa (as), Allâh’ın yardımıyla sarayın kokuşmuşluklarından uzakta kalmayı başardı. Gençlik yıllarında, güzel ahlâk ve üstün faziletleriyle temayüz etmiş, Allah tarafından mükâfatlandırılmaya lâyık muhsinlerden biri olmuştu. Bedenî ve zihnî açıdan gelişip rüşdüne erince, Allah tarafından kendisine, hikmet ve ilim verildi. Keskin anlayış ve hükmetme kabiliyetiyle donatıldı; hem dînî hem de dünyevî ilimlerle teçhiz edildi (Kasas sûresi, 28/14).

ELİNDEN ÇIKAN KAZA-MEDYEN’E KAÇIŞI VE MEDYEN YILLARI
Kendisinin İsrailoğulları’ndan olduğunu bilen Musa (as), gençlik yıllarında bir gün, biri Kıbtî diğeri İsrâiloğulları’ndan iki adamın kavga ettiğini görmüştü. İsrâiloğulları’ndan olan şahıs kendisinden yardım isteyince, kavgaya karıştı ve Kıbtî’ye bir yumruk atarak onu yere yıktı. Ancak, hiç istemediği ve beklemediği bir şey olmuş; yere düşen Kıbtî ölmüştü. Asla onu öldürmek gibi bir niyeti olmayan Musa (as), büyük bir üzüntü içinde, bu işin şeytanın işlerinden biri olduğunu söyledi. Elinden çıkan bu kazadan dolayı kendisini affetmesi için Allâh’a yalvardı. Bir daha suçlulara ve günahkârlara yardımcı olmayacağına söz vererek hemen olay mahallinden uzaklaştı (Kasas sûresi, 28/15-17).

Kavganın Mısırlılar tarafından görülmemiş olmasına rağmen Hz. Musa’nın gönlü rahat değildi, geceyi korku ve endişe içinde geçirdi. Sabahleyin sokağa çıktığında, önceki gün yardım isteyen şahsın, yine biriyle kavga ettiğini gördü. Geçimsiz ve kavgacı biri olduğunu anladığı bu adam tekrar yardım isteyince, bu defa yardım etmediği gibi, onu suçladı ve ona gerçekten azgın bir kimse olduğunu söyledi. Ardından onları ayırmak için onunla kavga eden Mısırlıyı tutmaya çalıştı. Bunun üzerine o, Musa (as)’ı kendisini öldürmek niyetinde olmakla itham ederek, “Ey Musa, dün birini öldürdün, bugün de beni mi öldürmek istiyorsun?” dedi. Kıbtî şahsın sözlerinden, önceki olayın duyulduğunu tahmin eden Musa (as), onu bıraktı. Bundan istifade eden bu şahıs kavmi Kıbtîler’e koşup Musa’nın bir Mısırlıyı öldürdüğünü söyledi.

Mısır eşrafından bir grup, bu olayı duyunca Hz. Musa’yı öldürmeye karar vermişler ve onu nasıl öldüreceklerini konuşmaya başlamışlardı. İsrailoğulları’ndan biri, onların bu konuşmalarını duyunca hemen Musa (as)’a gelerek, durumu ona anlattı ve en kısa zamanda şehirden kaçmasını tavsiye etti. Bu haber üzerine Musa (as), kendisini zâlimlerden kurtarması için Allâh’a duâ ederek, korku ve endişe içinde gizlice şehirden ayrıldı. Hayatî tehlikeyle yüz yüze geldiği bir anda Allâh’ın lütfuyla bu tuzaktan kurtulmayı başardı (Kasas sûresi, 28/18-21).

Vakit kaybetmeden şehirden çıktı, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, Kızıldeniz’in Akabe körfezi sahilindeki Medyen şehrine ulaştı. Mısır İmparatorluğu sınırlarının dışında kalan şehrin sakinleri, Arap Amur/Amorite kabilesi idi. Musa (as), Medyen suyuna vardığında, sürülerini sulamakta olan bir grup insanla karşılaştı. Sudan uzak bir yerde, su kaynağına gitmek isteyen sürülerini o tarafa bırakmayan iki kadın onun dikkatini çekmişti. Koyunlarının suya gitmesini niçin engellediklerini sorduğunda, erkeklerin izdihamı sebebiyle suya yaklaşamadıklarını, koyunlarını ancak onların ayrılmasından sonra suladıklarını söylediler. Ayrıca, evlerinde erkek olarak sadece çobanlık yapamayacak yaştaki ihtiyar babalarının bulunduğunu, bu yüzden çobanlık yapmak zorunda kaldıklarını ilâve ettiler. Bunun üzerine Musa (as), onlara yardımcı oldu, sürülerini su tarafına götürerek sulayıverdi.

Daha sonra bir ağacın gölgesine çekildi ve hiç kimseyi tanımadığı bu yabancı diyarda Allâh’ın yardımına ne kadar muhtaç olduğunu düşündü, “Rabbim! Göndereceğin yardıma ve rızka çok muhtacım!” diye Allâh’a duâ ve niyazda bulundu (Kasas sûresi, 28/22-24).

Beklediği yardım gecikmedi. Biraz önce hayvanlarını sulayıverdiği kızlardan biri ona gelerek, utangaç bir vaziyette, babalarının yaptığı yardımın mükâfatını vermek için kendisini evlerine çağırdığını söyledi. Yorgunluk ve yabancı bir ülkede bulunmanın garipliği içinde, bu nazik dâveti kabul etti. Kızların babası, başından geçenleri dinledikten sonra, zâlimlerden kurtulmuş olması dolayısıyla Hz. Musa’yı tebrik etti. Boylu-boslu bir genç olan Musa (as)’daki ahlâkî olgunluk, ihtiyar baba ve iki kızını çok etkilemişti. İki kızdan keskin ferâsetiyle meşhur olanı, onun dürüst ve emin bir kişi olduğunu söyleyerek, babasına, onu çoban tutması teklifinde bulundu. Kızının teklifini yerinde bulan ihtiyar, Hz. Musa’ya, kabul ederse, sekiz yıl çobanlık yapması karşılığında, iki kızından hangisini isterse onunla evlenebileceğini söyledi. Eğer çobanlık süresini on yıla tamamlarsa, bunun kendileri için bir ikram olacağını hatırlattı. Musa (as), onun teklifini kabul ederek sürülerini gütmeye başladı. Yıllar birbirini kovaladı, rivayete göre, çobanlık süresini, on yıla tamamladı. Bu sürenin sonunda, kızlardan istediğiyle evlendi ve onu alıp Medyen’den ayrıldı (Kasas sûresi, 28/25-29).

PEYGAMBERLİK GÖREVİNİN VERİLİŞİ
Hz. Musa ve hanımı yolculukları esnasında Sînâ Dağı civarında bulundukları bir gece şiddetli soğukta üşümüş ve karanlıktan dolayı yollarını kaybetmişlerdi. Bu sırada Hz. Musa, dağın eteğinde bir ateş gördü. Hanımına, ateşin yanına gidip oradan bir haber veya ısınmak için bir ateş getireceğini söyleyerek, bulundukları yerde beklemesini istedi. Ateşin bulunduğu vadiye geldiğinde, Allah tarafından kendisine hitap edildi ve peygamber olarak görevlendirildi. Allâh’ın emri üzerine elindeki asayı bıraktığında, asanın canlanıp bir yılan gibi hareket ettiğini, yine Allâh’ın emriyle koynuna sokup çıkardığı elinin bembeyaz olduğunu gördü. Bu sırada kendisine bu iki mucizenin, Firavun ve adamlarına karşı delil olarak kullanılmak üzere verildiği bildirildi. Allah Teâlâ onu peygamber olarak seçtiğini söyleyerek sadece kendisine kulluk etmesini, âhiret gününe inanmasını ve namaz kılmasını emretti. Kıyametin muhakkak kopacağını, insanların daima hazırlıklı olmaları için onun zamanını gizli tuttuğunu, kıyamet gününde herkesin dünyâda yaptığının karşılığını bulacağını bildirdi.

Bu muazzam olayın ardından Musa’ya (as) dinini tebliğ için Mısır Firavunu’na gitmesi emredildi. Bu emir üzerine o, Firavun’un kavminden birinin ölümüne sebep olduğu için kendisini öldürmelerinden korktuğunu söyledi. Ayrıca Firavun ve halkının kendisini yalanlamalarından çekindiğini belirterek Allah’tan, daha düzgün ve daha etkili konuşan ağabeyi Harun’u (as) kendisine yardımcı olarak görevlendirmesini istedi. Onun bu isteğini kabul eden Allah Teâlâ, ikisine büyük bir güç ve kuvvet vereceğini, Firavun ve diğer kâfirlerin kendilerine bir şey yapamayacaklarını, neticede kendilerine iman edenlerle birlikte Firavun’a karşı üstünlük sağlayacaklarını müjdeledi (Kasas sûresi, 28/29-35; Tâhâ sûresi, 20/9-36).

FİRAVUN’LA YÜZYÜZE
Allah Teâlâ, Musa (as) ve Hz. Harun’a (as) yumuşak ve güzel sözlerden etkilenip nasihat dinleyebileceğini hatırlatıp, Firavun’a karşı yumuşak bir lisanla konuşmalarını emretmişti. Bu sırada Firavun’un kendilerine kötülük yapmasından korktuklarını söylemeleri üzerine, onları Firavun ve adamlarının kötülüklerinden koruyacağını tekrar açıkladı. Ayrıca Firavun’u İsrailoğulları’na baskı ve işkence yapmaktan vazgeçmeye çağırmalarını ve Mısır’dan ayrılmalarına izin vermesini istemelerini emretti. Allah tarafından verilen mûcizelerle geldiklerini bildirerek; peygamberlere inananların hidâyete ulaşacaklarını, onları yalanlayanların ise mutlaka azâba uğrayacaklarını hatırlatmalarını söyledi (Tâhâ sûresi, 20/42-48).

Mısır’a ulaşınca yıllardır hasretlerini çektiği annesi ve ağabeyi Harun’la hasret gideren Musa (as), vakit kaybetmeden Harun’la (as) birlikte Firavun’un huzuruna çıktı. Allah tarafından peygamber olarak görevlendirildiğini söyleyip ilâhî mesajı ona tebliğ etti. Sözlerinin gerçek olduğunu ve kendisine mucizeler verildiğini söyledi; ayrıca ondan İsrailoğulları’nın kendileriyle birlikte ülkeden ayrılmalarına izin vermesini istedi (A’râf sûresi, 7/104-107) .

Ancak ilâhlık taslayan Firavun, hiç düşünmeden onun dâvetini reddetti ve önceden yapmış olduğu iyilikleri onun başına kaktı. Onu halkından birini öldürmekle suçladı ve nankörlükle itham etti. Musa (as) ise, istemeden o adamın ölümüne sebep olmaktan duyduğu üzüntü içinde korkup kaçtığını belirtti. Yıllar sonra da Rabbinin kendisini peygamber olarak görevlendirdiğini açıkladı. Başına kaktığı iyiliğin sebebinin ise, aslında İsrailoğullarını kul-köle edinmesi ve onların erkek çocuklarını öldürmesi olduğuna işaret ederek, iyilik sandığı şeyin gerçekte zulümden ibâret olduğunu hatırlattı. Zîrâ bir sandık içinde Nil nehrine atılması ve Firavun’un sarayında büyütülmesinin sebebi bu uygulamaydı (Şuara sûresi, 26/18-22).

Firavun bu sırada “Âlemlerin Rabbi de nedir?” diye sorunca Musa (as), O’nun bütün kâinatın Rabbi olduğunu, hakîkati görenlerin bunu bildiğini söyledi. Bu cevap üzerine Firavun, alaylı bir tavır içinde adamlarına, “Onun cevabını duymuyor musunuz?” diye sordu. Hz. Musa açıklamasını, “Âlemlerin Rabbi olan Allah, sizin de atalarınızın da Rabbidir.” diye devam ettirince, büyük bir öfke içinde adamlarına dönerek, “Size gönderilen bu peygamberiniz mutlaka delidir.” dedi. Musa (as), onun hakaret ve iftirasına aldırmadan, âlemlerin Rabbi olan Allâh’ı tanıtmaya devam etti. Allâh’ın doğunun, batının ve aralarında bulunan şeylerin Rabbi olduğunu, aklını doğru bir şekilde kullananların bunu bildiğini söyledi (Şuara sûresi, 26/23-28).

Musa (as) ve Harun (as), Firavun ve adamlarını kâinat ve ondaki intizamı düşünmeye sevketmek için çok uğraştılar. Buna asla yanaşmadıklarını görünce, peygamberlerini yalanlayan kavimlerin azaba çarptırıldığını hatırlatarak onu ve adamlarını ikaz ettiler. Firavun geçmiş milletlerin durumunu sorunca, Musa (as), bunun bilgisinin sadece Allah katında olduğunu, Allâh’ın asla hata etmediğini ve hiçbir şeyi unutmadığını, yeryüzünü yaratıp, orayı insanların yaşayabileceği şekle getirdiğini, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yağmur indirerek yeryüzünde çeşitli bitkiler bitirdiğini, bütün bunlarda akıl sahipleri için yeterli ibretin bulunduğunu söyledi. İnsanların aslının toprak olduğunu, öldükten sonra yine toprağa döneceklerini ve kıyâmet gününde tekrar oradan çıkarılacaklarını hatırlattı (Tâhâ sûresi, 20/48-55).

FİRAVUN’UN İLÂHLIK İDDİASI
Devlet ricalinin Musa’nın (as) sözlerinden etkilenmesinden ve onların üzerindeki otoritesinin sarsılmasından korkan Firavun onlara, ‘Ben, sizin en yüce rabbinizim!” diyerek ilâhlık iddiasında bulundu ‘(Nâziât sûresi, 79/20-26). ‘Ey ileri gelenler! Ben, sizin için, kendimden başka ilâh tanımıyorum.” dedikten sonra, veziri Hâmân’a, kendisi için yüksek bir kule inşâ etmesini emretti. Alaylı bir şekilde, bu kuleye çıkıp göklerin yollarına ulaşarak, yalancı saydığı Musa’nın (as) Rabbini görebileceğini sandığını söyledi (Kasas sûresi, 28/38, Mü’min sûresi, 40/36-37).

MÛSÂ’NIN (AS) MÛCİZELERİ – SİHİRBAZLARLA MÜSÂBAKA
Firavun, Hz. Mûsâ’nın söylediklerini reddedecek deliller bulamayınca, çâreyi kuvvete başvurmakta buldu. Onu kendisini tek ilâh olarak kabûl etmediği takdirde tutuklamakla tehdit etti. Mûsâ (as), peygamber olduğunu gösteren apaçık deliller getireceğini söyleyince, “Doğrulardan isen delilini getir!” diye meydan okudu. Bunun üzerine Mûsâ (as) asâ ve beyaz el mûcizelerini gösterdi. Ancak Firavun, mûcizeler karşısında onu sihirbazlıkla ithâm ederek sihir yoluyla kendilerini ülkelerinden çıkarmak için çalışmakla suçladı. Hz. Mûsâ’ya ne yapılması gerektiğini maiyyetine sordu. Devlet ricâli, Mûsâ ve Hârûn’u gözaltına alıp ülkedeki meşhur sihirbazları toplamasını, onlarla Mûsâ’yı (as) karşı karşıya getirmesini tavsiye ettiler (Şuara sûresi, 26/29-33).

İki peygamberi, iktidarlarını ellerinden alacak iki sihirbaz olarak gören Firavun ve yakınları, akıllarınca onları daha üstün sihirbazlarla mağlûb edebilirlerdi. Bu düşünceyle Mûsâ’dan (as) sihirbazlarla müsâbaka için bir gün ve yer belirlemesini istediler. Hz. Mûsâ’nın, yaklaşan bayram günü olsun, teklifini kabûl ettiler (Tâhâ sûresi, 20/56-59). Böylece büyük bir kalabalık, gözlerinin önünde cereyân edecek olayları bizzat müşâhede etmiş olacaktı.

Sihrin yaygın olduğu Mısır’da çok sayıda sihirbaz bulunuyordu. Ülkenin meşhur sihirbazları bu önemli yarışma için başkente getirildiler. Firavun, yarışma öncesinde, gâlip geleceklerinden emin görünen sihirbazlara mükâfâtın yanısıra onları yakın adamları arasına almayı vaad etmişti (Şuarâ sûresi, 26/38-42). Mûsâ (as) müsabakadan önce sihirbazları bu işten vazgeçirmek için, yalan ve hîleye başvurmaları durumunda büyük bir azâba çarptırılacaklarını hatırlattı. Ancak aralarında onun ve kardeşi Hârûn’un sihirbaz olduğunu konuşan sihirbazlar, mücâdeleye karar verdiler. Hz. Mûsâ’nın “önce siz başlayın” teklifiyle sihirlerini ortaya koydular. İplerini ve bastonlarını yere bıraktıklarında bunlar canlanıp yılanlara dönüşmüştü. Mûsâ (as) da diğer insanlar gibi bu yılanları hareket eder bir hâlde gördü (Tâhâ sûresi, 20/60-66).

Firavun ve adamlarını sevindiren bu ürkütücü manzara, gözleri büyülenmiş olan halkı ise çok korkutmuştu. Hatta Hz. Mûsâ da bir korku hissetmişti. Bu esnâda Allah Teâlâ ona korkmamasını söyledi ve sihirbazlara karşı mutlaka üstün geleceğini müjdeleyerek elindeki asâsını yere atmasını emretti. Asânın sihir eseri yılanları yutacağını, sihirbazların aslâ iflâh olmayacaklarını bildirdi. Mûsâ (as) asâsını yere bırakınca, büyük bir ejderhaya dönüşen asâ bütün yılanları yutuverdi. Bu müthiş manzara karşısında onun yaptığının bir sihir olmadığını anlayan sihirbazlar hemen secdeye kapandılar ve bir ağızdan, “Mûsâ ile Hârûn’un Rabbine îmân ettik.” dediler. Firavun’un öfkeden köpürmüş bir vaziyette kendilerini Mûsâ’nın (as) talebeleri olmakla ithâm edip ölümle tehdit etmesine hiç aldırmadılar. Öldürülmekten korkmadıklarını, aksine, îmân etmiş olmakla Allah tarafından affedilme ümîdi taşıdıklarını ve bu yüzden rahat olduklarını açıkladılar (Şuarâ sûresi, 26/43-51).

Sihirbazlarının kendisinden izinsiz îmân etmelerine akıl erdiremeyen Firavun büyük bir öfke içinde, onları Mûsâ (as) ile işbirliği yapmak ve iktidârı ellerine alıp Mısır’ın yerli halkı Kıbtîler’i ülkeden çıkarmak niyetinde olmakla ithâm ederek, onları öldürüp cesetlerini astıracağına yemîn etti. Ancak onlar bu tehditlere aldırmadan, Cenâb-ı Hakk’a duâ ederek O’ndan kendilerine sabır vermesini ve müslüman olarak ölmeyi nasîb etmesini istediler (A’râf sûresi, 7/118-126). Firavun’un vereceği cezânın sâdece bu dünyâda geçerli olacağını belirterek, o anda kendilerine düşenin Allâh’a sığınıp, yaptıkları sihrin günâhını affetmesini dilemek olduğunu söylediler. Firavun ve adamlarına, âhirette kötülerin ve iyilerin karşılaşacakları durumları hatırlatarak, bundan sonra bütün davranışlarında âhirette karşılaşacakları durumu dikkate alacaklarını bildirdiler (Tâhâ sûresi, 20/71-76).

ERKEK ÇOCUKLARI ÖLDÜRME KARÂRININ YENİDEN UYGULANMASI – ZÂLİMLERİN ÂKIBETİ
Firavun ve mâiyeti, atalarının dînine sâhip çıkmak ve ülkelerinde başka bir dînin yayılmasını önlemek gerekçesiyle, insanları Mûsâ’ya (as) inanmaktan alıkoymak için harekete geçti. Söylediklerinin benzerini duymadıklarını iddia ederek iki peygamberi bozgunculuk ve bölücülükle suçluyorlardı. Hz. Mûsâ (as) onlara kimin hidâyet üzere olduğunu Allâh’ın daha iyi bildiğini, zâlimlerin ise aslâ felâha eremeyeceğini söylüyor; Allâh’ın âyet ve delillerini yalanlayanların ancak zâlimler olduğunu belirtiyordu (Kasas sûresi, 28/36-37).

Bu konuda uygulanan baskı ve şiddet yüzünden, İsrailoğulları’ndan az bir grup hâriç, insanlar ona îmân etmekten çekiniyorlardı (Yunus sûresi, 10/75-86). Bu baskıya rağmen îmân edenlerin sayısı giderek artınca, bâzı devlet adamları Firavun’a bu gelişmenin Mûsâ (as) ve ona îmân edenleri serbest bırakmasından kaynaklandığını söylediler. Bunun üzerine Firavun, onlara yapılan baskının arttırılacağını ve İsrailoğulları’nın doğacak erkek çocuklarının da doğumdan hemen sonra öldürüleceğini açıkladı (A’râf sûresi, 7/127).

Bu karar gereğince, İsrailoğulları’nın yeni doğan erkek çocukları tesbit edilip öldürülüyordu. Hz. Mûsâ’nın doğduğu yıllarda onların Firavun’un tahtını tehdit edebilecekleri korkusuyla uygulanan bu zulüm bu defâ insanların onun dinine girmesini engellemek veya îmân etmiş olanları ondan ayırmak için tatbîk ediliyordu. Mûsâ (as) bu zulme karşı onlara sabretmelerini tavsiye ediyor, sabrın sonunun zafer olacağını söylüyordu. Onlara her şeyin Allâh’ın elinde olduğunu, O’nun yeryüzünde üstünlüğü dilediğine vereceğini açıklıyordu. Bir süre sonra bu baskıdan usanan ve şikâyetlere başlayan kavmine, Allah Teâlâ’nın düşmanlarını helâk edip kendilerini hâkim kılacağını müjdeleyerek, onların ümitsizliklerini gidermeye çalıştı (A’râf sûresi, 7/128-129).

Bu günlerde Allah (cc), Mûsâ (as) ve Hârûn’a (as) şehirde İsrailoğullarına mahsus bir mahalle kurmalarını, orada ibâdet edecekleri evler edinmelerini ve mü’minlere namazlarını bu evlerde kılmalarını söylemelerini emretti. Ayrıca inananların er geç kurtulacaklarını tekrar müjdeledi (Yûnus sûresi,10/87).

Firavun ve devlet ricâli, bir peygambere îmân etmeyi hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Çünkü bu onları, kendilerini köle ve hizmetçi olarak kullandıkları İsrailoğullarıyla eşit hâle getirecekti. Firavun’un da ilahlık iddiasından vazgeçeceği yoktu. Onlar, kendilerinden önceki kibir ve gurur sâhibi bütün zâlimlerin sonlarının hüsrân olduğu hakkındaki değişmez gerçeği hiç akıllarına getirmiyorlardı. Hâlbuki, yeryüzünde büyüklük taslayan ve Allâh’a döndürülmeyeceklerini zanneden Firavun gibi zâlimlerin sonu hep hüsrandı. Bu dünyâda lânete uğratıldıkları gibi, kıyâmet gününde de hor ve hakir düşeceklerdi (Kasas sûresi, 28/39-42).

Üstünlüğün dünyâ malında ve dünyevî iktidarda olduğunu sanan zâlim Firavun servetiyle övünür, maddî sıkıntılarla karşı karşıya kalan Mûsâ (as) ve kavminin durumuyla alay ederdi (Zuhruf sûresi, 43/51-54. 52). Firavun’a yakınlığıyla bilinen Kârûn’un hazînelerinin sâdece anahtarlarını, ancak güçlü kuvvetli bir topluluk taşıyabiliyordu (Kasas, 28/76-77). Firavun ve devlet erkânının bu zenginliğine karşılık, halkın büyük bir ekseriyeti geçim sıkıntısı içindeydi.

FİRAVUN VE KAVMİNİN ÇEŞİTLİ SIKINTILARA UĞRATILMASI
Firavun ve devlet ricâli, inananları dinlerinden döndürmek için şiddetlerini gittikçe artırdılar. Bu durum karşısında Mûsâ (as) ve Hârûn (as), servetleri yüzünden şımaran bu azgınların açık azâbı görmedikçe îmân etmeyeceklerini düşünerek Allâh’a yalvarıp, onları güvendikleri mallarını ellerinden almakla imtihân etmesini istediler. Onların duâsını kabûl ettiğini bildiren Allah Teâlâ onlara hak yolda devâm etmelerini emretti (Yûnus sûresi,10/88-89).

Bunun ardından küfür ve zulümden vazgeçip îmân etmeleri için Mısır halkına ilâhî bir uyarı olan fiilî âyetler gönderildi. Mısır’da şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başladı. Daha sonra şiddetli yağmurlar sebebiyle yükselen sular, büyük can ve mal kaybına sebep oldu. Sanki akılları başlarına gelmişti. Mûsâ’ya (as) gelerek ondan, yağmurları durdurması için Rabbine duâ etmesini istediler. Yağmurlar kesilirse İsrailoğulları’yla birlikte Mısır’dan ayrılmasına izin vereceklerine söz verdiler. Mûsâ’nın (as) duâsının ardından yağmurlar durdu, sular çekildi, toprak zirâat edilebilir hâle geldi. Ancak onlar verdikleri sözü tutmayıp mü’minlere kötülük yapmaya devâm edince Cenâb-ı Hak bu defâ onları çekirge ile imtihân etti. Çekirge sürüleri yenilmedik ekin bırakmamıştı. Mısırlılar tekrar Mûsâ’ya (as) geldiler ve yine söz vererek ondan Rabbine duâ etmesini istediler. Onun duâsıyla çekirgelerden kurtulan Mısırlılar, ahidlerini tekrar tekrar bozmaları üzerine üçüncü olarak ekinleri yiyen böcekler veya insanlara musallat olup onları rahatsız eden ve uykudan alıkoyan haşerât ile, dördüncü olarak kurbağalarla, ardından kan ile sıkıntıya uğratıldılar. Suları bütünüyle kana bulandı. Firavun ve kavmi bütün bu ilâhî cezâlardan ibret almadıkları gibi, bu sıkıntıların Hz. Mûsâ (as) ve ashâbı yüzünden yaşandığını da iddia ediyorlardı (A’râf sûresi, 7/130-135).

Firavun ve kavmi, bu sıkıntıları ortadan kaldıran mûcize ve delillere rağmen gafletten uyanmamışlardı. Aksine onlar mûcizelerle alay ediyorlar ve onları Hz. Mûsâ (as)’ın sihri olarak niteleyip bozgunculuklarını arttırarak devâm ettiriyorlardı (Zuhruf sûresi, 43/46-50).

HZ. MUSA’YI ÖLDÜRME KARARI- ONU SAVUNAN MÜ’MİN
Firavun, halkının dinini değiştirmesi ve yeryüzünde fesat çıkarmasından korktuğu bahanesiyle Musa’yı (as) öldürmeye karar verdi. Musa (as) ise onun gibi müstekbirlerin zulmünden Allâh’a sığınıyor ve onları Allâh’a havâle ediyordu (Mü’min sûresi, 40/26-27). Ancak Firavun, kararını yakın adamlarına açtığında beklemediği bir itirazla karşılaştı. Firavun ailesinden ve önemli devlet adamlarından olup o ana kadar Musa’ya (as) iman ettiğini gizlemiş olan bir mü’min iman ettiğini açıkladı. Büyük bir cesaretle Hz. Musa’nın öldürülmesine karşı çıkarak “Rabbim Allah’dır” diyen ve doğruluğunu ispat için açık mûcizeler getiren bir kimsenin öldürülmemesi gerektiğini söyledi. Onun haber verdiği azabın başlarına gelebileceğini, güç ve kuvvetlerinin Allâh’ın azabını kendilerinden uzaklaştıramayacağını ifâde etti. Geçmiş kavimlerin kötülükleri yüzünden uğradıkları ilahi azabı hatırlatarak, başlarına böyle bir azabın gelebileceğini söyledi ve bilhassa âhiret gününün azâbından sakınmalarını istedi. Ayrıca Hz. Musa’nın (as) getirdiği mesajın, Hz. Yusuf’un getirdiği mesajın aynısı olduğunu vurguladı.

Firavun’un inadında direnmesi üzerine ölümü de göze alarak, onu ve avenesini sapıklıktan uzaklaşmaya ve geçici olan yalancı dünyaya aldanmamaya çağırdı. Âhiret için hazırlık yapmalarını tavsiye etti. Orada dünyada iyilik yapan mü’minler kurtulurken, kötülük yapan kâfirlerin azaba düçar olacaklarını söyledi. Onları kurtuluşa çağırdığını, onların ise kendisini ateşe dâvet ettiklerini hatırlattı. Taptıkları ilâhların ne dünyada ne de âhirette bir fayda verebileceklerini söyleyip, dönüşün Allâh’a olduğunu söyledi. Haddi aşanların cehennem’e gideceğini ve orada bu söylediklerini hatırlayacaklarını ifâde etti. Kur’ân-ı Kerîm’de Allâh’ın bu cesur mü’mini Firavun’un elinden kurtardığı, Firavun ve kavmini ise helak ettiği ve âhirette onları şiddetli azaba çarptıracağı bildirilmiştir (bu mü’minin konuşması hak. bkz. Mü’min sûresi, 40/28-46).

MISIR’DAN ÇIKIŞ-FİRAVUN VE ORDUSUNUN DENİZDE BOĞULMASI
Firavun, Musa’yı (as) öldürmek ve taraftarlarını şiddetle cezalandırmakta kararlıydı. Zulmün had safhaya ulaştığı bu günlerde Allah Teâlâ, kendisine sığınan Musa’ya (as) mü’minlerle birlikte bir gece gizlice Mısır’dan ayrılmasını emretti. Asasıyla denize vurduğu takdirde denizde kendilerine yol açılacağını ve bu yoldan denizi geçeceklerini, arkalarından gelen Firavun ve ordusunun ise bu yola girdikleri sırada denizde boğulacağını bildirdi (Duhan sûresi, 44/17-24; Tâhâ sûresi, 20/77).

Musa (as), bir gece kavmiyle birlikte Filistin’e gitmek üzere gizlice Mısır’ın başkentinden ayrılmıştı. Ancak bundan haberdar olan Firavun, onları yakalayıp toptan katliama tabi tutmak niyetiyle büyük ordusunun başında onların peşine düştü. Yakınlarına onların önemsiz bir topluluk olmalarına rağmen, kendilerinin rahatını kaçırdıklarını söylüyordu (Şuarâ sûresi, 26/52-56). Hazinelerini ve diğer kıymetli varlıklarını geride bırakırken başlarına gelecek felaketi ve bu nimetlerin tümünü ebediyen terk ettiklerini hiç akılarına getirmemişlerdi.

Firavun, bir sabah vakti, Süveyş körfezi yakınında Kızıldeniz sahilinde, İsrailoğulları’na ulaştı. Önlerinde deniz, arkalarında ise kalabalık Firavun ordusu İsrailoğullarını çok korkutmuştu. Katliâma mâruz kalacakları korkusuyla gözleri yerlerinden oynamış, yürekleri ağızlarına gelmişti. İşte tam bu esnada, Hz. Musa asasıyla denize vurunca, deniz yarılıp sular kenara çekilmiş denizin ortası düzgün ve kuru bir yol haline gelmişti. O ve kavmi, açılan bu yoldan Kızıldeniz’in karşı sahiline doğru yürüdüler. Firavun da, onları kaçırmaktan korkarak peşlerinden ordusuyla birlikte denizdeki yola girdi. Ancak Musa (as) ve kavmi karşı sahile ulaştıktan hemen sonra, kenara çekilmiş olan sular dev dalgalar halinde Firavun ve ordusunun üzerini kaplayıverdi. Firavun ve askerlerinin tamamı denizde boğuldu. Cenab-ı Hak, Firavun ve kavmini şiddetli bir azaba çarptırmış; buna karşılık inananları kurtararak, yeryüzünde hükümranlık hakkını onlara vermişti (Bu mûcize hakkında bkz. Şuarâ sûresi, 26/57-68; Duhan sûresi, 44/25-31; A’râf sûresi, 7/137).

Firavun’un Cesedi. Kur’ân-ı Kerîm’de, boğulacağını anlayan Firavun’un, Allâh’a îmân ettiğini söylediği haber verilmiş; ancak ona yeis anındaki tevbe ve îmânın geçerli olmadığı ve sahibine hiçbir fayda vermeyeceği hatırlatılarak, onun durumunun, bu muazzam olayı yaşayanlara ve daha sonrakilere ibret olması için cesedinin deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldığı bildirilmiştir (Yunus sûresi, 10/90-92).

Kaynaklarda, Firavun’un öldüğüne inanmakta güçlük çeken İsrailoğulları’na kesin bir delil, sonrakiler için de bir ibret tablosu olmak üzere, onun cesedinin deniz tarafından sahilde yüksekçe bir yere atıldığı ve zamanımıza kadar kaldığı bildirilmektedir. Ancak ona ait olduğu söylenen iki ceset mevcuttur. 1900’lü yıllarda bulunan bu cesetlerden birincisi Kahire Müzesi’nde, ikincisi ise Londra’da British Museum’da korunmaktadır.

Firavun ve kavmi, rivâyete göre Âşura günü boğulmuşlardır. Denizden geçiş mevkii ise kesin olarak bilinmemektedir. Kur’ân-ı Kerim’de, büyüklük taslayıp azgınlık gösterenler için bir ibret olan Firavun’un korkunç sonunun, bütün inkârcı liderlere ve onlara uyarak doğru yoldan uzaklaşan kâfirlere dünya ve âhirette verilecek müthiş azâba işaret edilmekte (Müzzemmil sûresi, 73/15-19. Nâziât sûresi, 79/15-26); Firavun’un kıyâmet gününde kavminin önüne düşeceği ve onları cehenneme götüreceği bildirilmekte (Hûd sûresi, 11/96-99); ayrıca onlar örnek verilerek, büyüklenme ve peygamberleri yalanlamanın âkıbetinin hep helâk olduğu vurgulanmaktadır (Zâriyât sûresi, 51/38-40).

ALLAH (CC) MÜLKÜ DİLEDİĞİNE MİRAS KILAR
Nemrut ve Firavun gibi nice hükümdarlar, ellerindeki mülkün ebedî sahipleri olduklarını sanmışlar; hatta ilâhlık iddiasına kalkışmışlardı. Ancak bu zâlimlerin mülk ve saltanatı, hiç tahmin etmedikleri bir anda, zulüm altında ezdikleri toplulukların eline geçmiştir. Allah Teâlâ, yurtlarını ve bütün servetlerini onların elinden alarak, istediği toplumlara vermiştir. Nitekim, Firavun’un saltanatı tarihe karışırken, onun baskı ve zulmü altında yaşayan İsrailoğulları bir süre sonra güç ve kuvvetlerini artırarak Filistin ve civarına hâkim olmuşlardır İsrâ sûresi, 17/103-104; A’râf sûresi, 7/137; Şuarâ sûresi, 26/57-59). Onların kısa bir süre Mısır’a hakim oldukları da söylenir).

İSRAİLOĞULLARI’NIN HZ. MUSA’DAN PUT İSTEMESİ
Musa (as), denizi geçtikten sonra Filistin istikâmetinde yürüyüşünü devam ettirdi. Ancak yolda kavminin garip bir teklifiyle karşılaştı. İsrailoğulları, Firavun’un zulmünden büyük bir mûcize neticesinde kurtulmalarına rağmen, putperest bir kavmin yurduna geldiklerinde oradaki putları görünce, Hz. Musa’dan kendileri için bir put yapmasını istediler. İsrailoğulları’ nın kurtuluştan sonra küfre ilk meyilleri olan ibret dolu bu cahillikleri karşısında, Musa (as) onlara şöyle dedi:

“Musa, ‘Şüphesiz ki siz, câhillik eden bir kavimsiniz. Çünkü şu gördüğünüz putlara ibadet edenlerin, üzerinde bulundukları din yıkılmaya mahkumdur ve yaptıkları ameller batıldır. Ben, size Allah’tan başka bir ilâh mı isterim! Halbuki O, sizi âlemlere üstün kılmıştır.’ dedi.” (A’râf sûresi, 7/138-141).

Musa (as) ile birlikte olmalarına ve ona verilen mûcizelerle Firavun’un zulmünden kurtulmalarına rağmen, ruhlarında kök salmış Mısır putperestliğinin etkisini zihinlerinden çıkaramamış olan İsrailoğulları, arkası gelmeyecek ihânetler silsilesini, peygamberlerinden, Allah Teâlâ dışında ilâhlar istemekle başlatmışlardı. Böylesine şaşırtıcı bir teklifte bulunmakla, karanlık ve cehâleti ne kadar kısa sürede özlediklerini göstermişlerdi. Câhillikleri, hıyânetleri ve hamâkatlerinin eseri olan bu tür isteklerini, sonraları da sık sık tekrar ettiler. Bu durumlarda Hz. Musa da, Allâh’ın nimetlerini hatırlatır, onları nankörlükten vazgeçirmeye çalışırdı (İbrahim sûresi, 14/6-8).

HZ. MUSA’YA TEVRAT’IN VERİLİŞİ
Musa (as), kısa bir süre sonra, Allah Teâlâ tarafından Sînâ dağına mîkata çağrıldı. Bu dâvet üzerine kardeşi Harun’u yerine vekil bırakıp ona bâzı nasihatlerde bulunduktan sonra buluşma yerine gitmek için kavminden ayrıldı. Sînâ dağının tepesindeki mağaraya ulaşarak Allâh’ın emriyle vahye hazırlık olmak üzere 30 gününü orada oruçlu ve ibâdet yaparak geçirdi. On gün daha oruç tutması emredilince orucunu kırka tamamladı.

Bunun ardından Cenâb-ı Hak, Hz. Mûsa’ya doğrudan hitap ederek, ezelî kelâmıyla ona ihsanda bulundu. Bu ilâhî hitap, perde arkasından olmakla birlikte, onu son derece heyecanlandırmıştı. Bu esnada Allâh’ın mukaddes cemâlini görmek istediğini söyledi. Ancak Allah Teâlâ, kendisini görmesinin imkânsız olduğunu açıklamak için, Hz. Musa’ya dağa tecellî edeceğini ve bu sırada dağa bakmasını, şayet bu esnada dağ yerinde durabilirse o zaman onun da kendisini görebileceğini haber verdi. Dağa tecellî edince de, dağ parçalanıp yerle bir oluverdi. Musa (as), gördüğü manzaranın dehşetinden bayılarak yere düştü. Kendisine gelince Allâh’ı şanına lâyık bir şekilde tenzih ettiğini, O’nun, gözlerin idrakinden yüce olduğunu anladığını, görmeyi istemekle haddi tecavüz etmiş olmaktan dolayı tevbe edip kendisine sığındığını ve bu yüce tecellîye iman eden mü’minlerin ilki olduğunu söyledi.

Allah Teâlâ, bundan sonra, kendisini vahyi ve kelâmıyla seçtiğini bildirerek İsrailoğulları’nın muhtaç bulunduğu bütün hükümleri ve öğütleri ihtiva eden mukaddes kitap Tevrat’ı levhalar halinde Hz. Musa’ya verdi. Kavmine dönerek onlara kendileri için bir hidâyet rehberi kılınan bu kutsal kitabın hükümlerine uymalarını ve isyândan kaçınmalarını emretmesini, aksi halde azapla karşılaşacaklarını bildirmesini emretti. Allâh’ın âyetlerini yalanlayanların amellerinin boşa gideceğini bildirdi (A’râf sûresi, 7/142-147).

İSRAİLOĞULLARI’NIN BUZAĞIYA TAPMASI
Kısa süre önce Musa’dan (as) kendileri için put yapmasını isteyenler, onun mîkat için Sînâ’da bulunduğu günlerde bu defa Sâmirî adındaki şahsın yapmış olduğu altın buzağıyı tanrı edindiler. Bu sapıklığa düşmemeleri için büyük çaba sarfeden Hz. Harun’un ikazlarına kulak kabarttılar.

Sâmirî, kadınların altınlarını ateşte eriterek altın bir buzağı yapmış, rüzgâr ağzından girerken inek sesine benzer bir ses çıkaran buzağı heykelinin, Sînâ dağına Rabbini aramaya giden Hz. Musa’nın Rabbi olduğunu iddia ederek buzağıya tapmalarını emretmişti. Bu sırada Harun (as), Sâmirî’yi dinlememeleri için elinden geleni yaptıysa da, ancak küçük bir gruba söz geçirebilmişti. Sâmirî’ye tâbi olanlar, Hz. Harun’u neredeyse öldüreceklerdi. Allah Teâlâ, Sînâ dağında bulunduğu sırada bu olayı Hz. Musa’ya haber vermişti. Dolayısıyla o, bu sapıklıkları yüzünden duyduğu büyük bir öfke ve üzüntü ile kavmine döndü.

Allâh’ın kendilerine hidâyet ve nur kaynağı olan Tevrat’ı vermeyi vâdettiğini ve yanlarından bu maksatla ayrıldığını hatırlatarak, buna rağmen küfre dönmelerine hayret ettiğini söyledi. Bu sapıklığı düşmelerinin sebebini sordu. Buzağıya tapanlar, bu sapıklığa inançlarını bozan Samirî tarafından kandırılmaları sebebiyle düştüklerini söylediler.

Onları dinleyen Musa (as), büyük bir üzüntü ve kızgınlık içinde, kardeşi Hz. Harun’u saç ve sakalından yakalayarak, niye buna engel olmadığını, niye arkasından gelerek durumu kendisine bildirmediğini sordu. Onun gibi son derece üzgün olan Hz. Harun ise, kardeşinden kendisini zâlimlerle ortak kabul etmemesini istedi. Onları uyardığını, ancak kendisini dinlemediklerini belirterek, onları bölmemek ve onları birbirine kırdırmamak için böyle davranmak zorunda kaldığını açıkladı.

Musa (as), ardından Sâmirî’ye dönerek bütün bunları niçin yaptığını sordu. Önce kendisine iman ettiğini, ancak daha sonra nefsinin hoş gösterdiği altın buzağıya tapmaya başladığını söyleyen Sâmirî’yi huzurundan kovdu. Bu esnada ona âhirette çekeceği büyük azap dışında, bu dünyadaki hayatı boyunca da “bana dokunmayın” demekle cezalandırıldığını haber verdi. Nitekim bundan itibaren Sâmirî, kendisine dokunulmasından son derece rahatsızlık duyuyor, bir kimseyle karşılaşınca, dokunmasından korkarak “Bana dokunma!” diyerek feryat ediyordu.

Hz. Harun’un açıklamalarından işin iç yüzünü öğrenen Musa (as), onun özrünü kabul etti. Gönlünü almak niyetiyle, ellerini açarak onun ve kendisinin affı için Allâh’a yalvardı. Diğer taraftan, altın buzağıyı ateşte eriterek parçalarını denize savurdu (İsrailoğulları’nın buzağıyla imtihanı hakkında bkz. Tâhâ sûresi, 20/85-98; A’râf sûresi, 7/148-154).

Dipnotlar:
1- Allah Teâlâ, Musa (as)’ın kurtuluşuna vesîle olan ve sonunda onun peygamberliğine îmân edip onunla birlikte kocasına karşı direnen ve sonunda inancı uğrunda işkenceler altınca can veren bu yüksek iradeli kadını Hz. Meryem ile birlikte îmân edenlere örnek göstererek Yüce Kitabı’nda övgüyle anmış ve onun hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah, îmân edenlere de, Firavun’un karısını misal gösterir. O, şöyle demişti: ‘Rabbim! Cennette, rahmetine yakın bir yerde bana bir ev yap. Beni, Firavun’dan ve onun kötü amelinden kurtar. Beni, şu zâlim kavimden kurtar!’ (Tahrim sûresi, 66/11).

2- Annesinin yaşadığı telaş ve heyecan, onun kalbinin pekiştirilmesi, kız kardeşinin küçük kardeşinin izini bulması, süt anne ilgili tavsiyesi ve ardından Hz. Musa’nın emzirilmek üzere öz annesine teslim edilmesi hakkında bk. Kasas sûresi, 28/10-13; Tâhâ sûresi, 28/40.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. İsmail Yiğit

Üzeyir (as)

Yediulya11 Şubat 2017

Hz. Zekeriyyâ (as)

Yediulya9 Şubat 2017

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya3 Eylül 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya