Prof. Dr. İsmail Yiğit

Prof. Dr. İsmail Yiğit

SEMÛD KAVMİ VE VATANI
Arabistan’da yaşamış meşhur kavimlerden olan Semûd, Birinci Âd kavminden hayatta kalan mü’minlerin neslidir. Kavime adını veren Semûd’un, Nuh’un (as) dördüncü batından torunu olduğu zikredilir. Hz. Sâlih ise, Semûd’un beşinci göbekten torunudur.

Câhiliye devri Arap şiirinde ismine sık rastlanan Semûd ve harâbelerinden, Asur kitâbelerinde, Yunan, Mısır ve Roma tarihçi ve coğrafyacılarının eserlerinde de bahsedilmektedir. M.Ö. 715 tarihli Sargon kitâbesi, Semûd halkını, Doğu ve Orta Arabistan’da, Âsurlular’ın egemenliği altında yaşayan bir toplum olarak tanıtmaktadır.

Semûd kavminin, Arabistan’ın kuzey-batı kısmında Vâdilkurâ bölgesinde yaşadığı, merkezlerinin Hıcr şehri olduğu bilinmektedir. Mühendislik alanında oldukça ilerleyen Semûdlular, kayaları oyma sanatını geliştirerek, vâdilerde ve dağ zirvelerinde birer sanat şaheseri olan oyma bina ve köşkler inşâ etmişlerdir. Hıcr şehrinin bulunduğu bölgede, bu binaların kalıntılarının önemli bir kısmı günümüze ulaşmıştır. Râbiğ’den Ukbâ’ya, Medine ile Hayber’den Teymâ ve Tebük’e kadar uzanan geniş bölgede, Semûd kavmine ait pek çok harâbe bulunmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’de, yaşadıkları bölge, vâdî veya şehir ismi zikredilmemekle birlikte, Semûd kavminin vâdîlerde kayaları oymak sûretiyle edindikleri sağlam evler ve köşklerde oturdukları bildirilmiştir (Fecr sûresi, 9). Semûd kavmi maddî bakımdan oldukça gelişmişti, onların ulaştığı lüks ve refaha, Kur’ân-ı Kerîm’de, Sâlih (as)’ın nasîhatleri arasında şöyle işaret edilmektedir:

“Siz burada güven içinde bırakılacağınızı mı sanıyorsunuz? Bahçelerde, çeşme başlarında? Ekinler ve yumuşak tomurcuklu güzel hurmalıklar arasında? Dağlardan ustalıkla evler yontuyorsunuz. Allah’tan korkun ve bana itâat edin.” (Şuara sûresi, 26/146-150).

Hicaz-Suriye’ye kervan yolu, Semûd harabelerinin yakınından geçiyordu. Resûlullah (sav), Tebük seferi yolculuğunda Hıcr’da konakladığında, ashabının oradaki kuyudan su içmelerini ve abdest almalarını yasaklamış; kuyudan alınmış su ile yoğrulan hamurların hayvanlara yedirilmesini emretmişti. Buradan bir şey yememelerini ve geceleyin ihtiyaç gidermek için konaklama yerinden ayrılacak olanların, yanlarına bir arkadaş almalarını söylemişti. Yine Resûlullah’ın (sav), oradan geçerken, elbisesiyle yüzünü örtüp devesini hızlandırdığı ve ashâbına Semûd kavminin maruz kaldığı azabın başlarına gelmesinden korktuğunu söyleyerek, kendilerine zulmetmiş insanlardan kalan evlere girmelerini yasakladığı bildirilmiştir (İbn Kesir, es-Sîretü’n-nebeviyye, II, 522; IV, 18-21).

Meşhur seyyah İbn Battûta, kızıl renkli dağlara oyulmuş Semûd evlerini gördüğünü, onlardaki resimlerin renginin kısa bir süre önce boyanmışçasına parlak olduğunu ve evlerin içinde çürümüş insan kemiklerinin bulunduğunu söylemiştir (Rıhle, I, 130).

Hıcr, günümüzde Medine-Tebük kara ve tren yolu üzerinde “el-Ulâ” adını taşıyan şehre bir kaç km. uzaklıktadır. Medâinü Sâlih adı da verilen terk edilmiş bir yurt durumundaki Hıcr’da Semûd adı verilen bir kuyu da hâlâ mevcuttur. Bölgeyi gezen Mevdûdî, buradaki harâbelere bakarak kabaca bir tahminde bulunmuş, şehrin yaklaşık 500 bin civarında bir nüfusa sahip olabileceğini söylemiştir. (Tefhim, IV, 55).

SÂLİH’iN (as) PEYGAMBER OLARAK GÖREVLENDİRİLMESİ
Hûd kavminden hayatta kalan mü’minlerin nesilleri, zamanla hak yoldan çıkarak, putlara tapmaya başlamışlardı. Semûd kavmi, Vedd, Cedd, Hedd, Semş, Menât ve Lât isimlerini taşıyan putlara tapıyordu. Buna paralel olarak ahlâk ve adâlet ortadan kalkmış, zulüm ve kötülükler yaygınlaşmıştı. Zengin sınıf arasında dünyaya aşırı düşkünlük ve zayıflara karşı zorbalık çok yayılmıştı.

Allah Teâlâ, Semûd’u hak dine dâvet etmek ve halkı sapıklıktan kurtarmak üzere, toplumda sevilen ve gelecekte kendisinden güzel hizmetler beklenen, asil bir âileye mensup Hz. Sâlih’i peygamber olarak görevlendirdi. Sâlih (as) halkı, sadece Allah’a ibadet etmeye çağırdı. O’ndan başka ibâdet edilecek bir ilâh olmadığını, Hz. Âdem’i topraktan, onun neslini ise bir damla sudan yaratan Yüce Allah’ın kendilerini yeryüzünün sâkinleri ve imarcıları kıldığını açıkladı. O’na putları ortak koşmaktan vazgeçip, tevbe ile O’na dönmelerini ve sâdece O’na kulluk etmelerini istedi (Hûd sûresi, 11/61).

Ancak ilk günlerden itibaren halkın ekseriyeti onun dâvetini reddetti; fakir tabakaya mensup bâzı kişiler dışında, ona iman eden olmadı. Müşrikler, bilinen mâzeretlerle önceden çok değer verdikleri Sâlih’e (as) düşman kesildiler. Önce peygamberin melek olması gerektiği iddiasıyla, kendileri gibi bir insan olan Sâlih’in (as) peygamberliğini reddettiler. Onun sözlerine uyup dinlerini değiştirmeyeceklerini söylediler (Fussilet sûresi, 41/14).

Bir süre sonra bir insanın da peygamber olabileceğini kabullendikleri anlaşılan Semûd müşrikleri, bu defa aralarından Sâlih’in peygamber seçilmesini kıskandılar ve bunu bir türlü hazmedemediler. Asıl ona inandıkları takdirde, sapıklık ve delilik etmiş olacaklarını söyleyerek, Sâlih’i (as) yalancılık ve şımarıklıkla itham ettiler (Kamer sûresi, 54/23-26).

Sâlih (as) lüks ve israf içinde iyice şımarmış olan Semûd halkını, selefleri Âd kavminin korkunç âkıbetinden ibret almaya çağırıyordu. Kendilerine verilen nimetlerin kadrini bilmelerini, yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan ve karışıklık çıkarmaktan sakınmalarını istiyordu (A’râf sûresi, 7/74). Onun davetini ısrarla devam ettirmesi, kavmini aleyhine çevirmiş, özellikle toplumun liderlerini onun kanlı düşmanı haline getirmişti. Topluma yararlı hizmetlerini beklerken, kendilerini mahvedecek bir inancı getirerek tüm hayallerini yıktığını söylüyorlardı. Sâlih’in (as) atalarının taptığı putlara karşı çıkmasına tahammül edemeyen müşrikler, onu bölücülükle itham ederek, peygamberliği ve söyledikleri hususunda bir art niyet taşımasından şüphe duyduklarını ileri sürdüler. Körü körüne atalarını taklit edip, onun dile getirdiği gerçekler üzerinde sâlim bir akılla düşünmeye yanaşmadılar (Hûd sûresi, 11/62).

Dâveti engellemeye çalışan liderler, toplumun alt tabakasından Sâlih’e iman edenleri küçümsüyor, aklı ermez insanlar olarak gördükleri mü’minlerle alay ederek, iman etmelerine şaştıklarını söylüyorlardı. Bunlara aldırmadan Hz. Sâlih’in peygamberliğini ve onun getirdiklerini tasdik ettiklerini açıklamaktan çekinmeyen mü’minlere, “Şüphesiz, sizin inandığınızı biz inkâr ederiz!” diyorlardı (A’râf sûresi, 7/75-76).

Sâlih (as), Allah tarafından O’nun emir ve yasaklarını ulaştırmak üzere görevlendirilmiş güvenilir bir elçi olduğunu ve yürüttüğü görev karşılığında kendilerinden bir ücret istemediğini söylüyor, onları Cenâb-ı Hakk’ın verdiği nimetler için şükretmeye çağırıyordu. Muhataplarından, bozgunculuk yapan ve tüm ahlâk sınırlarını aşıp rezil bir hayat süren liderlerine itâati bırakarak, yeryüzünün ıslahı için çalışan kendisine tâbî olmalarını istiyordu. Ancak onlar, onu ve diğer peygamberleri yalanlamaya devam ettiler (Şuarâ sûresi 26/141-152).

Bu arada bütün engellemelere rağmen Hz. Sâlih’e iman edenlerin sayısı artmıştı. Bu durum, küfrün elebaşlarını çileden çıkardı. Dâveti engellemek için aldıkları tedbirleri şiddete dönüştürdüler. Neticede Semûd toplumu, mü’minler ve kâfirler olmak üzere birbiriyle mücâdele eden iki gruba bölündü. Kâfirler Sâlih (as) ve ashâbını bölücülükle ve başlarına uğursuzluk getirmekle itham ederken, Sâlih (as), onları iyiliğe, Allah’a inanıp O’ndan af ve merhamet dilemeye çağırıyordu (Neml sûresi, 27/45-47).

SÂLİH (A.S)’A VERİLEN MÛCİZE DEVE
Sâlih’in (as) dâvetine sırt çeviren müşrikler, onu büyülenmiş ve aklını yitirmiş olmakla suçladılar. Bozgunculuk yapmak ve başlarına huzursuzluk getirmekle itham ettiler. Son günlerde sihrin etkisiyle kendisini peygamber sandığını iddiâ ederek, ondan, hak peygamber olduğunu ispatlaması için bir mûcize göstermesini istediler (Şuarâ sûresi, 26/153-154). Rivâyete göre mucize olarak gösterdikleri kayadan bir deve çıkarmasını ve devenin, herkesin önünde doğurmasını sağlamasını teklif etmişlerdi. Bunun üzerine Sâlih (as), o sırada kendisine vahiy getiren Cebrâil’in (as) talimatıyla 2 rek’at namaz kılıp bu mûcizeyi lütfetmesi için Allah’a yalvardı. İşte o anda, onun duâsını kabul eden Allah Teâlâ, bahsettikleri kayadan “Nâkatüllah=Allah’ın Devesi” diye isimlendirilen dişi deveyi çıkarttı. İbn Kesir’in ifâdesiyle, bu mûcizeyi görenlerin önemli bir kısmı hemen iman etmişti; ancak ekseriyet yine inkâr etmeye devam etti (Kasasu’l-enbiyâ, I, 144).

Kur’ân-ı Kerîm’de verilen bilgilere göre Sâlih (as), aldığı vahiyle peygamberliğini gösteren bu açık mûcizeye rağmen müşriklere bir mûcize olan bu dişi deveyi istediği yerde otlaması için serbest bırakmalarını, ona bir kötülük yapmamalarını söylemiş, aksi takdirde şiddetli bir azaba uğrayacaklarını bildirmişti (A’râf sûresi, 7/73; Hûd sûresi, 11/63-64). Yine oradaki kuyunun suyunun kendileri ile imtihan için gönderilen deve arasında ortaklaşa kullanılması gerektiğini hatırlatmış (Kamer sûresi, 54/27-28), kuyudan su içme hakkının sırayla bir gün deveye bir gün kendilerine verildiğini bildirerek, deveye bir kötülük yapmaları durumunda büyük bir azaba uğrayacaklarını haber vermiştir (Şems sûresi, 91/11-13). Kur’ân-ı Kerîm’de, devenin nereden ve nasıl çıktığı, vücut yapısı ve gücü hakkında bilgi verilmemiştir. Bu hususlarda sahih hadislerde de açıklama yoktur.

Müşrikler bir süre bu devenin serbest bir şekilde otlamasına izin verip su içme hakkına da riâyet ettiler. Mer’alarda serbest bir şekilde otlayan deve nöbet günü gelip suyunu içiyordu. Müşrikler de devenin yine bir mûcize olan bol miktardaki sütünden yararlanıyorlardı. Ne var ki, zamanla bazı bozguncular, bundan rahatsız oldular. Semûd eşrafı, devenin kuyunun suyunu tamamen bitirmesi yüzünden hayvanlarının susuz kaldığını söylemeye başladılar.

DEVENİN ÖLDÜRÜLMESİ – SÂLİH (as)’A SUİKAST PLÂNI – MÜŞRİKLERİN HELÂKİ
Giderek düşmanlıklarını şiddetlendiren müşrikler, Sâlih’i (as) alaya almak ve onu aciz düşürmek maksadıyla, kendilerini tehdit etmekte olduğu azâbı bir an önce getirmesini isteyerek ona meydan okudular. Diğer taraftan mûcize deveyi öldürmek için plânlar hazırladılar. Şehirdeki dokuz kişilik çetenin lideri Kudar b. Sâlif gidip deveyi öldürdü (Kamer sûresi, 54/29). Deveyi tek bir kişi öldürdüğü halde, kâfirlerin tamamı onu desteklediği için, onların tamamı suç ortağı sayılmıştır. Allah Teâlâ, kavmin en azgını tarafından işlenen bu suçu, ortak bir suç şeklinde, bütün kâfirlere nispet etmiş; ihtar ve uyarılara rağmen deveyi kesmeleri üzerine, ilâhî cezayı hak ettiklerini bildirmiştir (Şems sûresi, 91/14-15).

Sâlih (as) aldığı vahiyle onlara üç gün sonra ilâhî azâba çarptırılacaklarını bildirdi (Hûd sûresi, 11/65). Sâlih’in (as) haber verdiği azap alametleri ortaya çıkmaya başlayınca, Kur’ân-ı Kerîm’de işleri güçleri bozgunculuk çıkarmak ve asla iyiliğe yanaşmamak olarak tanımlanan dokuz kişilik çete, bu defa onu öldürmeye karar verdi. Hz. Sâlih’in yakınlarının intikam almaya kalkışmasını engellemek için, onu gizlice öldürüp, fâili meçhul bir cinâyet olarak kalacak şekilde bir suikast plânı hazırladılar. Ancak Yüce Allah, onların tuzaklarını da aleyhlerine çevirdi, Sevgili Peygamberimiz’i (sav) Mekke müşriklerinden kurtardığı gibi, Sâlih’i (as) de onlardan kurtardı (Neml sûresi, 27/48-50). Suikast plânını Sâlih’e (as) haber verdi ve ona mü’minlerle birlikte derhal şehirden ayrılmasını emretti. Nezdinden bir rahmet olarak mü’minleri kurtaracağını, şehirde kalan müşrikleri ise ilâhî azâba çarptıracağını bildirdi.

Hz. Sâlih’in, ashâbıyla birlikte şehirden ayrılırken, azaba çarptırılacak kavmi hakkındaki duyguları, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle ifade edilmiştir: “Sâlih onlardan öte döndü de, ‘Ey kavmim! Ben Rabbimin vahyini size tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Fakat siz, nasihat edenleri sevmezsiniz.’ dedi” (A’râf sûresi, 7/79).

Mü’minlerin ayrılmasından kısa süre sonra, o bölgeye azâp geldi. Müşrikler, gözleri baka baka, titreye titreye bir anda helâk oldular. Onları şiddetli bir deprem (er-recfe) yakalamış, evlerinde hareketsiz ölüler haline getirivermiş, diz üstü kapanıp kalmışlar (A’râf sûresi, 7/77-78), ağılcıların ağıllarını çevirdiği kuru ot ve çalı gibi kırılıp dökülmüşlerdi (Kamer sûresi, 54/30-31). Semûd kavmine gönderilen bu şiddetli azâp, Kur’ân-ı Kerîm’de, “sayha/şiddetli bir ses” ve “tâğiye/şiddetli bir kasırga veya şimşek”, “sâika/yıldırım” tâbirleriyle de ifâde edilmiştir.

Netice olarak bu korkunç felâket sebebiyle Semûd kavmi kâfirlerinin tamamı ölmüş, yurtları ıssız ve harap bir vaziyete dönüşmüş, insanların yaşamadığı bir hâle gelmişti (Hûd sûresi, 11/68).

AZAPTAN KURTULAN MÜ’MİNLER
Semûd kavminden müşriklerin toptan ölmeleri ve yurtlarının ıssız kalmasına karşılık, Allah’ın emriyle oradan ayrılan Sâlih (as) ve ashâbı Allah’ın rahmetiyle o günün şiddetli azabından kurtulmuştu (Hûd sûresi, 11/66; Neml sûresi, 27/51-53). Onların sayısı ve nereye gittikleri hakkında kesin bilgi bulunmamaktadır. Muhtelif rivayetlerde dört bin kişi civarında oldukları, Filistin’e, Mekke’ye, Hadramevt’e, Sînâ yarımadasına veya Akkâ şehrine gittiklerine dair muhtelif rivayetler aktarılmıştır.

SÂLİH (as) KISSASINDAN BÂZI DERSLER
Düşünenler için ibret. Neml sûresinin 52. âyetinde, “Sâlih (as) kıssasının düşünenler için ibret olduğu” belirtilmiştir. Buradan anlaşıldığı gibi mü’minler, önceki toplumların pek çoğunun, inkârları ve işledikler kötülükleri yüzünden ilâhî azâba çarptırıldığı gerçeğini kabul ederler, bu cezâyı ilâhî bir uyarı olarak değerlendirirler ve bundan gerekli dersi çıkarırlar.

İnkâr’da direnenlerin sonu. Müşriklerin peygamberlerinden, peygamberliklerini ispat etmeleri için inat ve ısrarla istedikleri mucizelere “âyât-ı muktaraha” denilir. Bunlar gösterildiği halde, iman etmeyenler, Semûd kavmi gibi köklerini kesecek bir azâp ile yok edilmişlerdir (Elmalılı, V, 308).

Kureyş müşrikleri de Rasûl-i Ekrem (sav)’ den bu tür mucizeler istemişlerdi. Allah tarafından kendisine istediği takdirde bunların yapılacağı; ancak buna rağmen iman etmeyecek olurlarsa, Mekke müşriklerinin de önceki kavimler gibi helâk edilecekleri haber verilince, Resûlullah’ın (sav) onların helâkini istemediği için Allah Teâlâ’dan böyle bir talepte bulunmadığı bildirilmiştir (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 258).

Mü’minler israftan kaçınmak zorundadır. İslâm Medeniyetinin temel prensiplerinden biri, israf ve cimrilikten kaçınmak sûretiyle dengeli bir hayat sürmektir. Dinimiz, israfı önleyerek, toplumda yardımlaşma anlayışını hâkim kılmayı ve muhtaçları gözetmeyi öngörmektedir. Nitekim Sâlih (as) da, Allah’ın kendilerine bahşettiği nimetleri şımarıklıkla saçıp savuran ve dünya zevklerinden başka bir şey düşünmeyen kavmini sürekli bir şekilde uyarmıştır.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. İsmail Yiğit

Üzeyir (as)

Yediulya11 Şubat 2017

Hz. Zekeriyyâ (as)

Yediulya9 Şubat 2017

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya3 Eylül 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya12 Mart 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya