Prof. Dr. İsmail Yiğit

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Hz. Hûd (as), Arabistan’da yaşamış ilk Arap toplumu olan Birinci Âd kavminin peygamberidir. Hz. Nûh’un oğlu Sâm’ın neslindendir ve onun yedinci göbekten torunudur. Nûh’tan (as) sonraki ilk peygamberdir; buna Kur’ân-ı Kerîm’de de işaret edilmektedir (Mü’minûn sûresi, 23/31-32).

Hûd peygamberin kıssası, Kur’ân-ı Kerîm’de Kureyş liderlerinin servetleri ve dünyevî iktidarları dolayısıyla gururlanmaları üzerine nâzil olan âyetlerde anlatılmış, dünyevî ve güç ve iktidarın küfürlerinde ısrar eden toplumları felaketten kurtaramadığına dikkat çekilerek Mekkelilerin kendilerinden daha güçlü olan bu kavmin durumundan ibret almaları istenmiştir (Ahkâf sûresi, 46/26).

Arabistan’da yaşamış en güçlü kavim olarak bilinen Âd kavmi, Arabistan’ın güneyinde Umân ile Hadramevt arasında kalan Ahkâf çölü etrafındaki tepelerle kaplı bölgede yaşıyordu. Onların yurdunun adı Kur’ân-ı Kerim’de adını bu kelimeden alan Ahkâf (kum tepeleri) suresinin 21. âyetinde zikredilmektedir.

Irak’a kadar uzanan bölgeyi hâkimiyeti altına alan Âd kavmi, zengin bir toplumdu. Özellikle zengin ve müreffeh kesim, kendilerini dünya sevgisine, israf ve üstünlük duygusuna kaptırmışlar, yüksek binalar, görkemli saraylar ve kaleler inşa ettirmişlerdi. Bunun yanı sıra zulüm ve haksızlıklar son derece yaygınlaşmıştı (Şuarâ sûresi, 26/129-134). Vücut yapıları bakımından Nuh kavminden daha cüsseli olan Hûd kavmi mensupları, büyüklük taslayarak, yeryüzünde kendilerinden daha güçlü bir toplum olmadığını söylerlerdi (Fussilet sûresi, 41/15).

Güney Arabistan’da, bu kavme ait olduğu kabul edilen bâzı kalıntılar günümüze ulaşmış bulunmaktadır. Diğer taraftan Hadramevt bölgesinde Hûd’a (as) ait olduğu söylenen bir mezar mevcuttur. Ancak onun mezarının, Mekke’de Kâbe ile Zemzem arasında, Şam’da Ümeyye Câmii’nin güney duvarında, Filistin’de olduğuna dair rivayetler de aktarılmıştır.

PEYGAMBER OLARAK GÖREVLENDİRİLMESİ
Âd kavmi, putperest bir toplumdu. Tarih kaynaklarında onların Nûh tûfanından sonra, putlara tapan ilk toplum olduğu bildirilmektedir. Kur’ân’da bu kavmin ölümden sonraki hayatı inkâr ettiği de bildirilmiştir (Mü’minûn sûresi, 23/37).

Allah Teâlâ, Âd kavmini hidayete çağırması için, aralarından Hûd’u (as) peygamber olarak görevlendirdi. Hûd (as), bundan itibaren insanlara Allah Teâlâ’nın ebedî mesajını ulaştırmaya çalıştı. İnsanlara Allah’tan başka ilâh olmadığını bildirerek, onları putlara tapmayı bırakıp, sâdece Allah’a ibadet etmeye ve hiç bir şeyi O’na ortak koşmamaya çağırdı. Allah’tan başkasına kulluk ettikleri takdirde, dünya ve âhirette şiddetli bir azaba çarptırılacaklarını haber vererek onları uyardı (Ahkâf sûresi, 46/21).

Allah’a ortak koşmanın yalan ve iftiradan ibaret olduğunu, maddî veya manevî bir gücü bulunmayan ve basit eşyadan ibaret olan putlarına, hevâ ve heveslerinin esiri olarak tanrılık yakıştırdıklarını belirtiyordu. Ayrıca yürüttüğü tebliğ görevi karşılığında kendilerinden bir ücret istemediğini, görevinin karşılığını sâdece Allah’tan beklediğini hatırlatıyordu. Onları söyledikleri üzerinde salim bir akılla düşünmeye çağırıyordu. Allah tarafından kendisi vâsıtasıyla gönderilen dini kabul edip, önceden yapmış oldukları kötülüklerden dolayı tevbe eder ve Allah’tan bağışlanma dilerlerse bolluk ve berekete ulaşacakları müjdesini veriyordu (Hûd sûresi, 11/50 –52).

Ne var ki müşrikler, onun bu samîmî öğütlerine karşı kalplerini, gözlerini ve kulaklarını tıkadılar. Kavmin ileri gelenleri, daha ilk günlerden itibaren onu hakir görüp, davasını alaya aldılar, onu akılsızlık, sapıklık ve yalancılıkla suçlama yoluna gittiler. Bu sıfatlarla alâkasının bulunmadığını söyleyen Hûd (as), kendisinin âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından görevlendirilen bir elçi olduğunu ve kendileri için iyilikten başka bir şey düşünmediğini tekrar ediyordu. Kendisine her türlü hakareti yapan müşriklere karşı, diğer peygamberlerin yaptığı gibi, başlı ve ağır yumuşak bir üslup kullanarak üstün bir ahlâk örneği gösteriyordu:

“Ey kavmim! Bende beyinsizlik, akıl noksanlığı yok; ancak ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Size, Rabbimin mesajını iletiyorum ve ben sizin için güvenilir bir nasihatçıyım.” (A’râf sûresi, 7/67-68).

Âd kavmi de peygamberine karşı çok kötü davrandı. Önce aralarından birinin, peygamber olarak görevlendirilmesini yadırgadılar. Yalnızca bir meleğin peygamber gönderilebileceği iddiasıyla, Hz. Hûd’un kendileri gibi yiyip içen ve kendilerinden bir farkı bulunmayan bir insan olduğunu, gerekçe göstererek, peygamberliğini ve getirdiği şeyleri reddedip onunla alay etmeye başladılar (Fussilet sûresi, 41/14).

Mevcut durumun değişmesini halk üzerindeki nüfuzlarını, makam ve mevkilerini kaybetmek olarak gören varlıklı liderler, kendileri iman etmedikleri gibi, diğer insanları da Hz. Hûd’dan uzaklaştırmaya çalıştılar. Halka peygamberlik diye bir şeyin olmadığını; Hûd’un mal ve iktidar peşinde koştuğunu, amacına ulaşmak için böyle bir yalan uydurduğunu söylediler. Onun da bir insan olduğunu, kendileri gibi etten ve kemikten yapıldığını, yiyip içtiğini ve kendilerinden herhangi bir farkının bulunmadığını; dolayısıyla ona itâatin zarar ve ziyandan başka bir şey getirmeyeceğini iddia ettiler (Mü’minûn sûresi, 23/33-34).

Hâkim sınıf, Kureyş eşrâfı gibi, kendilerine zenginlik ve liderlik kazandıran hayat tarzlarının yanlış olabileceğini düşünmek dahi istemiyorlardı. Dünyada yaptıkları dolayısıyla hesaba çekilmekten bahseden peygamberlerine asla tahammülleri yoktu. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr ederek, Hz. Hûd’u uydurduğu yalanları Allah’a isnat etmekle itham ediyorlardı. Hûd (as) ise, onların inkâr ve iftiralarına karşı Allah’ın yardımına sığınıyordu (Mü’minûn sûresi, 23/35-40).

Putlarından vazgeçmeyen Âd kavmi ileri gelenleri, Hz. Hûd’un ikazlarına aldırmadılar. Öğüt vermesinin kendileri için bir değerinin olmadığını söyleyip, onu alaya aldılar ve yalancılıkla itham edip, getirdiği bilgilerin, öncekilerin yalan ve hurâfelerinden ibâret olduğunu iddia ettiler. Âhireti ve öldükten sonra hesaba çekilmeyi kabule asla yanaşmadılar (Şuarâ sûresi, 26/136-140).

Ayrıca, onun tanrılarından biri tarafından cezalandırıldığını ve bu yüzden aklını yitirdiğini ileri sürüyorlardı. Hûd (as) ise, putlardan uzak olduğunu, putlarından da, kendilerinden de asla korkmadığını, kendisine istedikleri kötülükleri yapabileceklerini söyleyerek müşriklere meydan okuyor, hem kendisinin hem de müşriklerin Rabbi olan Allah’a güvendiğini, her şeyin O’nun emri ve kontrolü altında cereyan ettiğini ve sâdece O’nun gösterdiği yolun doğru olduğunu bildiriyordu. Dâvetini kabul etmedikleri takdirde, helâk edileceklerini ve yerlerine başka bir kavmin getirileceğini ve Allah’a hiçbir zarar veremeyeceklerini söylüyordu (Hûd sûresi, 11/53-57).

Bütün müşrik toplumlar gibi, onlar da inançlarının doğruluğunu isbat için, “atalarının da aynı dinde olduklarını” delil getirdiler. Hz. Hûd’u, atalarının dinini değiştirmeye çalışmak ve bölücülük yapmakla suçladılar. Elindeyse tehdit ettiği azabı hemen getirmesini söyleyerek ona meydan okudular. Hûd (as) ise, atalarından miras aldıkları putlar hususunda kendisiyle tartışmalarının boşuna olduğunu vurguluyor ve bu inançlarını değiştirmedikleri takdirde korkunç bir cezaya çarptırılacaklarını tekrar ediyordu (A’râf sûresi, 7/71).

Atalarının dinini asla değiştirmeyeceklerini tekrarlayan müşrikler, söylediklerinin doğruluğunu ispat için açık bir mûcize getirmediği sürece kendisine inanmayacaklarını söylüyorlar ve kendilerini tehdit olarak haber verdiği azabı hemen getirmesi hususunda meydan okuyorlardı. Hûd (as) da vazifesinin Allah’ın mesajını tebliğden ibaret olduğunu, ilâhî azaba karışma yetkisinin bulunmadığını ve azâbın ne zaman geleceğini bilemeyeceğini tekrar ediyor ve onlara öğüt veren kardeşlerini dinlemekten kaçınan ve gerçeklerden korkan câhil bir kavim olduklarını söylüyordu (Ahkâf sûresi, 46/22-23).

Hz. Hûd’un daveti sırasında, bütün engellemelere rağmen toplumdan bazı kişiler ona iman etmişti. Ancak bu konuda anlatılanlardan hareketle onların sayısının fazla olmadığı söylenebilir.

ÂD KAVMİNE VERİLEN NİMETLER
Kur’ân-ı Kerîm’de, Hûd kavmine Kureyş kabilesine verilenlerden daha fazlasının verildiği belirtilmiş; ancak onların kulak, göz ve kalplerini gerektiği gibi kullanamayıp, bu nimetlerin sahibi olan Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri ve bu yüzden azâba çarptırıldıkları hatırlatılmıştır (Ahkâf sûresi, 46/26).

Hûd (as), kavmine Allah’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlatarak, Nuh kavminin ardından yeryüzünün varisleri kılındıklarını, vücut yapıları ve hâkimiyetleri bakımından onlardan da üstün hâle getirildiklerini söylüyordu. Onlara Nuh kavminin helakinden ibret almaları, kurtuluşa ulaşmak için Allah’a iman edip verdiği nimetlere şükretmeleri gerektiğini ifade ederek, dünya ve âhiret saadetinin buna bağlı olduğunu açıklıyordu (A’râf sûresi, 7/69).

Bu zenginlik onları azdırmıştı. Dünya zevk ve şehvetlerine dalmışlar, aşırı gurur ve kibire kapılmışlar, isyân ve inkârlarını kendilerine güzel gösteren şeytanın peşine takılmışlardı. Ahlâkî sınırlamaları bir tarafa bırakarak, arzu ve isteklerinin kölesi olmuşlardı (Ankebût sûresi, 29/38).
Yeryüzünde ebedî kalacaklarmış gibi yüksek ve ihtişamlı binalar, köşkler yaptırıyor ve bunlarla gururlanıyorlardı. Zalim yöneticiler, halka zulmü ve zorbalığı hüner sayıyordu. Onları bu kötülüklerden sakındıran, kendisine inanmaya ve Allah’tan korkmaya çağıran Hûd (a.s), Allah’ın verdiği nimetleri hatırlatıyor, peygamberliğini ve Allah’ın nimetlerini inkâra devam etmeleri durumunda, büyük bir azâba çarptırılmalarından korktuğunu söylüyordu (Şuarâ sûresi, 26/131-135).

SON ÎKAZLAR VE HÛD KAVMİNİN HELÂKI
Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen Hz. Hûd’un dâvetine şiddetle karşı çıkmaktan vazgeçmeyen Âd toplumunun yurdunda tehdit edildikleri ilâhî azâbın yaklaştığı hususunda bir uyarı sayılan şiddetli bir kuraklık başladı. Hûd (as), onları yaklaşan azaptan kurtarabilmek için, bu uyarıdan ibret almaya çağırıyor; iman edip yaptıkları kötülükler dolayısıyla tövbe ederek Allah’tan bağışlanma diledikleri takdirde bol yağmurlara kavuşacaklarını söylüyordu (Hûd sûresi, 11/52).

Ne var ki, uzun süren kuraklıktan ders almayan müşrikler küfür ve azgınlıklarına devam et¬tiler. Bunun üzerine Allah’ın azâp emriyle helak edildiler. Tefsir kaynaklarında anlatıldığına göre, şiddetli ve uzun süren bir kuraklığın ardından bir gün ufukta bir bulut görünce, çok sevinmişlerdi. Ancak Hûd (as), onun bir yağmur bulutu olmayıp, gelmesini bekledikleri azâp, helâk edici ve elem verici bir rüzgâr olduğunu, uğradığı her canlıyı ve malları yok edeceğini haber verdi. Onun söylediği gibi çok geçmeden korkunç fırtına başladı ve her şeyi mahvetti. Fırtınanın ardından boş kalan evlerinden başka bir şey görünmez oldu (Ahkâf sûresi, 46/24-25). Âd kavmine gönderilen bu rüzgâr, insanları ve hayvanları saman çuvalı gibi savurarak yerden yere vuruyor, taşlara çarparak beyinlerini parçalıyordu. Kâfirler evlerine kaçıp kapılarını kapattılarsa da rüzgâr kapıları kırıp evlerde gizlenenleri de helâk etti. Kur’ân’da bu fırtınanın, insanları hurma kütüklerini yerinden söküp devirir gibi yere serdiği açıklanmıştır (Kamer sûresi, 54/20; ). Hâkka sûresinde rüzgârın uğultulu ve azgın olduğu, yedi gece sekiz gündüz devam ettiği ve canlı hiçbir müşrik bırakmadığı zikredilmiş ve bu cezanın peygamberleri yalanlayan kavimlerin ortak kaderi olduğuna işâret edilmiştir (Hâkka sûresi, 69/4-10).

Âd kavmine verilen ilâhi ceza, Kur’ân’da, şiddetli fırtına anlamına gelen isimlerle sekiz yerde daha geçmektedir.

HZ. HÛD (as) ve MÜ’MİNLERİN KURTULUŞU
Âd kavmi müşriklerine gönderilen bu korkunç azaptan, sâdece Hz. Hûd (as) ve ona iman edenler kurtulmuştu. Cenab-ı Hak, rahmetiyle Hûd ve ashâbını kurtardığını, azâbı hakeden kâfirlerin tamamını ise helâk ettiğini bildirmiştir (Hûd sûresi, 11/58-60; A’râf sûresi, 7/72. ). Rivayete göre fırtına esnasında Hûd (as) ve ona iman edenler, etrafı çevrili bir yere çekilmişlerdi. Rüzgâr, onlara ancak derileri yumuşatacak ve nefislere neşe verecek kadar dokunuyordu.

Hûd (as) ve ashâbının bu felâketten sonra nerede yaşadığı hususu ihtilaflıdır. Mekke’ye giderek oraya yerleştikleri veya bulundukları bölgede kaldıklarına dair rivayetler bulunmaktadır. Bununla birlikte, 1837 yılında Güney Arabistan’da Hısn-Ğurâb yakınında bulunan, içinde Hz. Hûd peygamberden bahsedilen ve yaklaşık olarak M.Ö. l800 yıllarında yazıldığı sanılan bir kitâbeden, burada yaşayanların, Hûd’un (as) şerîatına tâbi bir topluluk olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre bu kitâbe, Hz. Hûd (as) ve ona inanan mü’minlerin soyundan gelen ve “İkinci Âd” olarak isimlendirilen kavim tarafından yazılmış olmalıdır.

HÛD (as) KISSASINDAN BÂZI DERSLER
Zâlim Zorbalara İtâat Edilmez. Peygamberler ve onlara îman edenler, insanlar üzerlerinde baskı kurarak onları köle gibi kullanan zâlim idarecilere ve aristokrat sınıfa hiçbir zaman boyun eğmemişlerdir. Aksine zâlimlere karşı güç birliği etmişler, onların kötülüklerine karşı sabır zırhına bürünüp Allah’ın emirleri doğrultusunda bir tevhid mücadelesi vererek hedeflerine ulaşmışlardır. Her peygamberin başından geçmiş olan bu serüven, inananlar için en büyük örnektir. Netice olarak, Hûd sûresinin 59. Âyetinde Âd kavmi hakkında geçtiği gibi, peygamberlere uymak kurtuluşa, zorbalara uymak ise felâkete götürmüştür.

Üstün Cesâret. Peygamberler, din ve îman uğrunda büyük sabır ve cesâret göstererek, bu hususta da ümmetlerine örnek olmuşlardır. Nitekim Hûd (a.s) müşriklerden gelebilecek her türlü tehlikeyi göze almaktan çekinmemiş ve onlara şöyle meydan okumuştur:
“Artık bana topyekün istediğiniz tuzağı kurun! sonra bana mühlet de tanımayın! Ben, sizin de, benim de Rabbim olan Allah’a güvenip dayanmışım.” (Hûd sûresi, 11/55-56).

Kibir Sahibi Küfür Ehlinin Sonu. Küfür ehli, sahip oldukları dünyevî imkânlara aldanarak, kibirlenmeyi yeryüzünde ilâhlık taslamaya kadar vardırmışlardır. Servetlerini artırmak, iktidarlarını güçlendirmek için, savaşlar çıkarmaktan çekinmemişlerdir. Bu kibir ehli, Âd kavmi gibi, “Bizden kuvvetli kim var?” diyecek kadar ileri gidiyordu. Ancak onların sonu hep hüsran olmuştur (Fussilet sûresi, 41/15-16).

Mekke müşrikleri de bu korkunç sonla ikaz edilmişlerdi. Kendilerinden daha güçlü olan Âd kavminin, peygamberlerini yalanlamaları ve onunla alay etmeleri yüzünden azâba çarptırıldıkları, benzer diğer toplumların da aynı sona mâruz kaldığı, Allah katında kendilerine şefaatçi kabul ettikleri putlarının onlara hiç bir yardımda bulunamadığı, onların Allah’ı inkâr ve O’na iftira atmaları yüzünden helâk edildikleri bildirilmişti (Ahkâf sûresi, 46/26-28).

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. İsmail Yiğit

Üzeyir (as)

Yediulya11 Şubat 2017

Hz. Zekeriyyâ (as)

Yediulya9 Şubat 2017

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya3 Eylül 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya12 Mart 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya