Prof. Dr. İsmail Yiğit

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Nuh Tûfanı dolayısıyla insanlığın “ikinci atası” durumunda olan Hz. Nuh, peygamberlerin en faziletlileri sayılan ve “ülû’l-azm” olarak isimlendirilen 5 büyük peygamberden biridir. Onların her birine yeni bir din gönderilmiş, hepsi de risâlet görevini yerine getirirken büyük sıkıntılarla karşılaşmış ve bu uğurda üstün bir mücadele sergilemiştir. Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’de ve hadislerde geniş olarak tanıtılır. Kur’ân-ı Kerim’de, hakkında 28 sûrede bilgi verilmiştir. Adını taşıyan Nûh sûresi baştan sona onun tevhid mücâdelesinden bahseder. Kur’ân-ı Kerim’deki bu bilgiler, onun sadece peygamberlik dönemi hakkında olup, tebliğ mücadelesi, kavminin kendisine aşırı düşmanlığı, yaptıkları kötülükler, bu yüzden Tûfan ile cezalandırılmaları, onun ve ona iman edenlerin ise kurtulması konularıyla sınırlıdır.

KAVMİNİN DÎNÎ DURUMU
Bir hadiste, Hz. Âdem (as) ile Hz. Nuh (as) arasındaki sürenin on asır olduğu bildirilmektedir. İdrîs (as) peygamberden sonraki asırlarda, Allah tarafından gönderilen hak dinden uzaklaşan insanlar, kendi uydurdukları putlara tapmaya başlamışlar, bunun tabii bir sonucu olarak her türlü kötülüklere dalmışlardı.

Beşeriyete arız olan ilk îtikâdî sapmanın, Nuh’un (as) mensup olduğu kavim arasında ortaya çıktığı zikredilmektedir. Bu ilk şirk, doğrudan Allah’ın varlığını inkâr olarak değil; ancak uydurdukları putları O’na ortak koşma, putları Allah ile kendileri arasında aracı kabul etme şeklinde ortaya çıkmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de, onların tapmakta oldukları putlarından vazgeçmeme hususunda birbirlerini uyarmalarının yanı sıra putlarının adları da verilmiştir:
“Dediler ki: Tanrılarınızı bırakmayın, ilâhlarınız Vedd, Suva, Yeğûs, Yeûk ve Nesr’den vazgeçmeyin!” (Nûh sûresi, 71/23).

Buhârî’nin İbn Abbas’a dayandırdığı bir rivâyete göre, âyette isimleri geçen putlar, halk içinde iyilikleriyle temayüz etmiş güzel ahlak sahibi insanlardı. Ölümlerinden bir süre sonra, onların hatıralarını unutmamak, isimlerini ve iyiliklerini ebedîleştirerek herkesin örnek almasını sağlamak düşüncesiyle heykelleri dikilmişti. Ancak zamanla bu şahıslar hakkındaki doğru bilgiler unutuldu ve yeni nesiller onları kendileriyle Allah arasında vâsıta/aracı kabul ederek onlara tapınmaya başladılar.

Bu konuda aktarılan bir diğer rivâyete göre ise, Hz. İdrîs’ten sonraki dönemde insanlar arasında, ilk olarak, rûhânî varlıklara tapınma düşüncesi ortaya çıkmıştı. Bu düşüncenin sahipleri, Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte, doğrudan Allah’a ulaşmaktan aciz olduklarını farz ederek, O’na ulaşmak için aracı tanrılar edindiler. Uydurdukları putlarıyla gezegenlere, gezegenlerle rûhânî varlıklara (meleklere), rûhâniler vâsıtasıyla da Allah’a ulaşacaklarına inanıyorlardı. Câhiliye Arapları gibi, onlar da putlarını, kendilerini tek olan Allah’a yaklaştıran ilâhlar olarak kabul ediyorlardı.

PEYGAMBER OLARAK GÖREVLENDİRİLMESİ
Rivâyete göre Hz. Nuh’a peygamberlik, 40 yaşından sonra verildi. Hz. Nuh, Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiği gibi, 950 yıl; hatta daha fazla devam ettireceği (Ankebut sûresi, 29/14) uzun süreli tebliğ mücâdelesine başladığı ilk günlerden itibaren insanları putları bırakıp yalnızca Allah’a kulluğa dâvet etmeye başladı. Allah tarafından kurtuluş yolunu göstermekle görevlendirildiğini söyleyerek, insanları sadece Allah’a ibadete çağırıyordu. Allah’a ortak koştukları putlarını terk etmedikleri takdirde, şiddetli bir azâba çarptırılacaklarını hatırlatarak onları uyarıyordu:

“Andolsun ki biz, Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik. O şöyle demişti: Gerçekten ben, sizi Allah’ın azâbından apaçık korkutanım. Allah’tan başkasına ibâdet etmeyin. Hakikaten ben, sizin başınıza gelecek acıklı bir günün azâbından korkarım.” (Hûd sûresi, 11/ 25-26).

Ne var ki, Hz. Nuh daha işin başında şiddetli bir muhalefetle karşılaştı. Toplumun her şeyi ve her doğruyu yalnız kendilerinin düşünebileceğine inanan zengin ve şımarık ileri gelenleri, ona hemen sapıklık damgasını vurdular. Zekâsı, ileri görüşlülüğü, hilmi, sabrı ve yüksek iknâ kabiliyetiyle tanınan Nuh (as), onlara kendisinde bir sapıklık olmadığını; aksine Cenâb-ı Hak tarafından kendilerini hidâyete kavuşturmakla görevlendirilen bir peygamber olduğunu anlatabilmek için çok uğraştı. Kendilerine aktardığı sözlerin, Allah tarafından vahyedilen bilgiler olduğunu, Allah’a inanarak O’nun emirlerine itâat ederler ve yasakladığı kötülüklerden kaçınırlarsa günahlarının bağışlanacağını, isyândan vazgeçmedikleri takdirde ise, korkunç bir azâba çarptırılacaklarını, hiç bir gücün bu azâbı engelleyemeyeceğini bildiriyordu:

“Kendilerine yakıcı bir azap gelmeden önce, kavmini uyar, diye, Nuh’u da kavmine gönderdik. Nuh, kavmine şöyle dedi: Ey kavmim! Muhakkak ki ben, sizi başınıza gelecek azaptan açıkça korkutan bir peygamberim. Allah’a kulluk edin, O’ndan korkun ve bana da itâat edin ki, Allah günahlarınızı bağışlasın ve sizi muayyen bir vakte kadar ertelesin. Şüphesiz Allah’ın takdir ettiği süre gelince ertelenmez. Eğer bilseydiniz…” (Nûh sûresi, 71/1-4).

MÜŞRİKLERİN DÂVETİ ENGELLEME TEŞEBBÜSLERİ
Kavminin şiddetle karşı çıkmasına rağmen Hz. Nuh ısrarla tebliğ çalışmalarını devam ettirdi. Bir süre sonra, tamamına yakını gelir seviyesi düşük fakir-fukara tabakasından olmak üzere kendisine çok az insan iman etmişti. Toplumun ileri gelenleri ise bütün peygamberlere karşı ileri sürülen belli bahanelerle Nuh’un karşısına dikildiler. Kendileri iman etmedikleri gibi diğer insanları da ondan uzaklaştırmaya çalıştılar. Halk üzerindeki nüfuzlarını korumak ve menfaatlerinin zedelenmesini önlemek için bütün imkânlarını ortaya koydular. Hz. Nuh (as)’a ve ona iman edenleri dinlerinden döndürmek ve davalarından vazgeçirmek için çeşitli kötülükler yapmaya başladılar.

Bekledikleri sonucu alamayınca çileden çıkarak yapmakta oldukları kötülükleri daha da artırdılar. Aradan geçen uzun zaman ne hatalarını görmeye ne de, mü’minlere yaptıkları kötülüklerden vazgeçmeye yaradı. Aksine düşmanlıklarını tetikledi. Nitekim yeni nesiller, baba ve dedelerinin de Nuh’a inanmadıklarını söyleyip, onu öldüresiye dövüyorlardı. İşkence yüzünden bayılınca, öldü sanarak götürüp evine atıyorlardı. Hatta öldürülen bir nebî hariç, hiç bir peygamberin kavminden onun kadar eziyet ve işkence görmediği rivayet edilmiştir. Dövüldüğü esnada baygınlık geçiren Hz. Nuh, kendisine geldiğinde “Allahım, beni ve kavmimi bağışla; zira onlar bilmiyorlar.” diye duâ ederdi.

MÜŞRİKLERİN İLERİ SÜRDÜĞÜ BAHÂNELER
Kendilerinin doğru yolda olduğunu iddia eden inkârcılar, iddialarını atalarının da aynı dine mensup olmasına dayandırıyorlardı. Hz. Nûh’un getirdiği din ile üzerinde bulundukları sapık inançlar arasında bir mukayese yapmayı asla düşünmüyorlardı. Bilindiği gibi körü-körüne ataları taklit etmek, her devirde insanların hakikati görmesine büyük bir engel teşkil etmiştir.

Küfrün önderleri, söylediklerini değerlendirmek yerine, kendilerine hidâyet yolunu göstermek isteyen Hz. Nuh’u yalancılık ve delilikle suçladılar. Onun niyetinin üzerlerinde hâkimiyet ve otorite kurmak olduğunu söylediler. Onlara göre Nuh da kendileri gibi yiyip içen, sokaklarda dolaşan sıradan bir insandı ve peygamber olması mümkün değildi. Akıllarınca ancak bir meleğin peygamber olabileceğini sanıyorlardı. Cenâb-ı Hak, Nuh kavmi şahsında, inkârcıların bu ortak tavrını açıklarken şöyle buyurmuştur:

“Andolsun ki, Nuh’u kavmine peygamber olarak gönderdik, ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin. Sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmaz mısınız?’ dedi. Bunun üzerine, kavminden kâfir olan liderler topluluğu şöyle dediler: ‘Bu sizin gibi bir insandan başka bir şey değildir. Size üstün ve hakim olmak istiyor. Eğer Allah bize mesaj ulaştırmak isteseydi, muhakkak ki, elçi olarak bir melek gönderirdi. Biz, önceki atalarımızdan böyle bir şey duymadık. Nuh, yalancı ve kendisinde delilik bulunan bir kimsedir. Öyle ise, bir süreye kadar ona katlanıp, gözetleyin bakalım!” (Mü’minûn sûresi, 23/23-25).

Başka bir bahâneleri ise, Hz. Nuh’a iman edenlerin, işçiler, çiftçiler ve küçük meslek erbabı fakir kimselerden ibaret olmasıydı. Toplumun zengin ve kibirli önderleri kendilerinden başkasının doğru düşünebileceğine inanmadıkları için Nuh (as)’a, “Getirdiğin bilgiler doğru olsa, seni ilk tasdik edenler bizler olurduk” diyorlardı. Dolayısıyla Hz. Nuh (as)’u ve ona inananları yalancı sayıyorlardı:

“Bunun üzerine, Nuh’un kavminden ileri gelen kâfirler şöyle dediler: Seni ancak bizim gibi bir beşer olarak görüyoruz. İçimizden, düşünmeden hareket eden basit görüşlü alt tabakadan olan kimselerden başkasının sana tâbi olduğunu görmüyoruz. Ve sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Bilâkis, sizin yalancılar olduğunuzu düşünüyoruz.” (Hûd sûresi, 11/ 27).

Kavmini küfürden kurtarmak için canla başla çalışan Nuh (as), kendisine yapılan kötülüklere sabretmekle kalmıyor, bu kötülükleri yapan müşriklere karşı elinden geldiğince şefkatli davranıyordu. Kendilerini Allah’ın rahmetine çağırmak ve Allah’ın azabından sakındırmak için çalıştığını söylüyor ve böyle bir görev yapan kişinin yadırganmaması gerektiğini ifade ediyordu:

“Biz Nûh’u resul olarak kavmine gönderdik. Bunun üzerine Nuh dedi ki: ‘Ey kavmim! Bende hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilen bir peygamberim. Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum. Sizin iyiliğinizi istiyorum. Allah’tan gelen bir vahiy ile sizin bilemeyeceğiniz şeyleri biliyorum. Size o korkunç âkıbeti haber vermek için, korunmanız için ve (belki) o sayede rahmete kavuşturulmanız için, aranızdan bir adam vâsıtasıyla Rabbinizden size bir ihtar geldi diye hayret mi ettiniz.” (A’râf sûresi, 7/ 59-63).

Nuh (as) imanın bir gönül işi olduğunu belirterek, onları kendisine inanmaya zorlayamayacağını söylüyor ve gerçeği görüp gönüllü bir şekilde iman etmelerine zemin hazırlamaya çalışıyordu. Bu arada yaptıkları için kendilerinden maddî bir karşılık beklemediğini, sâdece Allah tarafından verilen görevi yürüttüğünü ve yaptığının karşılığını da yalnızca Allah’tan beklediğini söylüyordu.

Şiddetle karşı çıkmalarına rağmen Nuh (as)’ın sözlerinden etkilendikleri anlaşılan varlıklı kâfirler, bir ara zengin ile fakiri eşit sayan bir dini kabul edemeyeceklerini bildirerek, iman eden fakir ve zayıf kimseleri kendisinden uzaklaştırmasını istemişlerdi. Ancak Nuh (as), iman eden bu insanların Allah’a yakın kimseler olduklarını ve âhirette mükâfatlandırılacaklarını, onları hakir gören müşriklerin ise cahil olduklarını söyledi. Fakir mü’minleri yanından uzaklaştırdığı takdirde büyük bir haksızlık yapmış olacağını ve Allah’ın azabından kurtulamayacağını açıkladı. Yine kendisinin bir insan olduğunu, gaybı bilmediğini, insanüstü şeyler yapamayacağını ve Allah’ın hazinelerine sahip olmadığını vurgulayıp, bütün yaptığının peygamberlik görevini yerine getirmekten ibaret olduğunu ifade etti (Şuarâ sûresi, 26/105-115; Hûd sûresi, 11/28-31).

MÜŞRİKLERİN ŞİDDETE BAŞVURMALARI
Hz. Nuh’un sözlerine kulak tıkayan kâfirler, kısa süre sonra onu tehdit edip meydan okumaya başladılar. “Söylediklerin doğruysa kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı bir an önce getir!” diyorlardı. Nuh (as) ise, cevap olarak azâbı getirmenin Allah’ın elinde olduğunu, O’nun istediği zaman kendilerini helâk edebileceğini ve buna asla mâni olamayacaklarını söylüyordu. Yüce Allah helâklerini dilemiş ise kendisinin buna engel olamayacağını hatırlatıp sonunda Allah’a döndürüleceklerini haber veriyordu (Hûd sûresi, 11/32-34).

Tebliğ faaliyetini gündüz ve gece yoğun bir şekilde yürüten Nuh (as), dâvetini bazen gizli bazen de açık olarak yapardı. Ne var ki, kavmini kurtarmak için gösterdiği gayreti, kâfirlerin ancak düşmanlığını artırdı. Nitekim onun sesini duymamak için parmaklarını kulaklarına tıkarlar, başlarını ve yüzlerini elbiseleriyle örterlerdi. Büyük bir kibir ve gurur içinde inkâr ve taşkınlıklarını artırdıkça artırdılar. Bütün bunlara aldırmayan Hz. Nuh, onlara inkâr ve isyândan vazgeçerek tövbe etmelerini, bu takdirde geniş merhamet sahibi Allah’ın tövbelerini kabul edip, kendilerine bol yağmur ve çeşitli nimetler vereceğini söyleyerek davetini devam ettirirdi. Sık sık Allah’a iman ederlerse göklerin ve yerin bereketlerini elde edeceklerini hatırlatırdı. (Nûh sûresi, 71/ 5-12)

Nuh’un (as) Kur’ân’da aktarılan bu sözlerinden açıkça anlaşıldığı şekilde, eğer bir toplum iman eder ve Allah’ın emirlerine uyarsa, Allah âhirette vereceği mükâfatın yanı sıra bu dünyada da onlara çeşitli nimetler ihsan ediyordu. O toplumda adâlet ve emniyetin sağlanması, beşerî ilişkilere ihlâs ve samimiyetin hakim olmasının yanı sıra, rızklar artıyor kazançlar da bereketleniyordu. Kur’ân-ı Kerîm’de birkaç kez hatırlatılan bu gerçek A’râf suresinin 96. âyetinde Nûh ve Hûd kavimleriyle ilgili olarak şöyle dile getirilmektedir:

“Eğer o memleketlerin ahalisi iman edip Allah’a karşı gelmekten sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık. Lakin onlar gerçeği yalanladılar; Biz de, işledikleri (kötülükler) yüzünden onları yakalayıverdik.”

Nuh (as), onların dikkatlerini Allah’ın büyüklüğüne çevirmek için, insan, yedi kat semâ, ay ve güneşin yaratılış ve özelliklerini düşünmelerini isterdi. Topraktan yaratılan insanın yine toprağa döndürüleceğini ve oradan yeniden diriltilip çıkarılacağını haber verir, yeryüzünün insanların yararlanmasına uygun bir şekilde yaratıldığını belirtip dikkatlerini görmekte oldukları nimetlere yönlendirmeye çalışırdı (Nûh sûresi, 71/ 13-20).

Ne var ki, davetini birkaç asırdır devam ettirmesine rağmen Hz. Nûh’a iman edenlerin sayısı bir türlü artmıyordu. Çoğu fakirlerden olan az sayıda insan ona iman ederken, dâvetinden usanan zengin ve azgın sınıfın güdümündeki çoğunluk, Hz.Nuh’u yalancılık, beyinsizlik ve delilikle damgalamışlardı. Tehdit, eziyet ve işkencelerle, tebliğini engelliyorlardı (Kamer sûresi, 54/ 9). Tebliğ faaliyetinden vazgeçiremeyince, neticede onu taşlayarak öldürmekle tehdit ettiler (Şuarâ sûresi, 26/116).

Hz. Nuh (as) kuvvetli imanı ve engin sabrı sayesinde, ölüm tehdidine de kulak asmadı; hoşlarına gitmese ve bu durum kendilerine ne kadar zor gelse de, Allah’a tevekkül ederek dâvetini sürdüreceğini söyleyip onlara adeta meydan okudu. Kendisine bir zarar veremeyeceklerini; zira Allah’ın kendisini gözettiğini, dolayısıyla dâvetten aslâ vazgeçmeyeceğini bildirdi (Yûnus sûresi, 10/71-72). Ne var ki, bâtılı hak, hakkı bâtıl görme hastalığını üzerlerinden atamayan kâfirler, ona karşı tutumlarını değiştirmiyorlardı. Aksine halk, mevcut düzenin devamını isteyen zâlim hükümdar ve avenesinin etrafında kenetleniyordu.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Prof. Dr. İsmail Yiğit

Üzeyir (as)

Yediulya11 Şubat 2017

Hz. Zekeriyyâ (as)

Yediulya9 Şubat 2017

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya3 Eylül 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya12 Mart 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Prof. Dr. İsmail Yiğit

Yediulya16 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya