kodeforest

Makale

Nefy Ü İsbat Zikri ve Düşündürdükleri

Dr. Mehmet Sürmeli

Kur’ân-ı Kerîm, kendisini insan hayâtının yegâne mâliki olarak gören otoriteye tam teslîmiyetin bir nevi kulluk olduğunu vurgulayarak, mü’minleri dikkatli olmaya çağırmıştır. Bu sebeple de, siyâsî otoriteyi böyle bir çerçevede temsîl eden firavun ile İsrâiloğulları arasındaki ilişkiye çokça yer vermiştir. Firavun ve siyâsî ekibine mutlak itâat gösteren kimselerin bu davranışlarının bir nevi tapınma olduğunu ifâde eden Kur’ân, mü’minlerin yaşadıkları dönemin yetki sâhibi kişilerine karşı takınmaları gereken durumlarına dikkat çekmiştir. Sâdece siyâsîlerin değil âlimlerin de rab edinilmesini şiddetle reddeden İslâm, onlara itâat ve bağlılığın sınırlarını çizmiştir.

Hz. Peygamber (s.a.s), Mescid-i Nebî’de Tevbe Sûresi’nin 31. âyetini okurken Adiyy b. Hatem, boynunda altın bir haçla çıkagelmişti. Rasûlullâh’ın (s.a.s) okuduğu âyetin anlamı şöyledir: “اتَّخَذُواْ أَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ أَرْبَابًا مِّن دُونِ اللّهِ وَالْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَمَا أُمِرُواْ إِلاَّ لِيَعْبُدُواْ إِلَهًا وَاحِدًا لاَّ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ” “(Yahudiler) Allâh’ı bırakıp hahamlarını; (Hristiyanlar ise) râhiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa bunlar ancak bir olan Allâh’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[1] Adiyy b. Hatem bu âyeti işitince Hz. Peygamber’e (s.a.s), “Biz, din adamlarımıza tapmıyoruz.” demiştir. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s); “Din adamlarınız bâzı haramları helâlleştiriyor; bâzı helâlleri de haramlaştırıyor. Siz de onlara tam bir teslîmiyetle itâat ediyorsunuz ki işte bu, onları rab edinmek; onlara tapmaktır.” buyurmuştur.[2] Din adamlarına ve âlimlere kulluk; onlara haddinden fazla kıymet vermek, onların hak olmayan fikirlerini, sözlerini, Hakk’ın emrinden çıkarılmayan şahsî görüşlerini, hevâ ve heveslerine uymanın mahsûlü olan keyfî fetvâlarını ve irâdelerini revaçlandırmaktır ki bu durum, aynı zamanda şirktir. Onların Allâh’ın (c.c) emirlerine muhâlif olduğu açık olan hatâlarına bile itâati uygun görmek; kısacası, “Allah (c.c) ne diyor” diye düşünmeden, Yüce Allâh’ın (c.c) emrine uymayı hesâba katmadan bu kimselere tâbî olmak Allâh’ı (c.c) bırakıp başkalarına tapmaktır.[3] Kelime-i tevhîdi bilerek tasdîk ve ikrâr eden bir Müslüman böyle bir yanlışa düşmez. Allâh’a (c.c) karşı oluşturulan her türlü rablik iddialarını reddeder. Özellikle Allâh’ın mehârimine el uzatılan laik hukuk sistemlerinin hâkim olduğu yerlerdeki bir Müslümanın bu âyetin anlam alanına göre hayâtını her an hesâba çekmesi, âkıbeti için çok önemlidir. Zîrâ insanları ve kurumları ilâh edinenler ebedî hüsrâna düşerler. Kelime-i tevhîdi kabûl eden bir mü’min, önce gönlünü tezkiye eder. “Lâ” diyerek her türlü şirkten kalbini arındırır. Sonra da tahliye olan, îtikâdî ve amelî şirkten temizlenen kalbin Yüce Allâh’a (c.c) îman, itâat ve teslîmiyetle süslenmesi gerekir. Bu durum, kelime-i tevhîdi söyleyen bir mü’minin reddettiklerinin tam karşıtıdır. Yâni, kelime-i tevhîdi söyleyen bir Müslüman’ın kalbinde isbât ettikleridir. Kelime-i tevhîdin ispât ettiği şeyler şunlardır:

1. Sâdece Allâh’a (c.c) Yönelmek: Îmânı ve gereklerini yaşamada sâdece Allah Teâlâ’ya yönelip O’nun rızâsını gözetmek esastır. Tevhîde gönülden îmân eden kimse hiçbir davranışında ikiyüzlülük, riyâkârlık etmez ve Allah’tan (c.c) başkasının hoşnutluğunu aramaz. Bu durum aynı zamanda İslâm’ın derinlik boyutudur. Dînin temeli; hayâtın uzunluk ve genişlik boyutuyla berâber derinlik boyutunda da Allah Teâlâ’ya tam bir teslîmiyetle gerçekleşir. Bu durumu Yüce Allah (c.c) şöyle açıklamıştır: “وَمَا أُمِرُوا إِلَّا لِيَعْبُدُوا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ حُنَفَاء وَيُقِيمُوا الصَّلَاةَ وَيُؤْتُوا الزَّكَاةَ وَذَلِكَ دِينُ الْقَيِّمَةِ” “Hâlbuki onlara, dîni ancak Allâh’a özgü kılarak, Hakk’a yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte dosdoğru din budur.”[4] Dîni Allâh’a (c.c) has kılmama; gerek inançlarındaki samîmiyetsizlik, gerekse amellerindeki riyâkârlık sebebiyle münâfıklara âit bir özelliktir. Onların bu riyâkâr davranışları; Bakara Sûresi, Âl-i İmran Sûresi, Nisâ Sûresi, Enfâl Sûresi ve özellikle de Tevbe Sûresi ve Münâfikûn Sûresi’nde gözler önüne serilmiştir. Müslüman’ın îmanda ve amelde yalnızca Allâh’ın (c.c) rızâsını gözetmesi istenmiştir. Hattâ bu konuda ümmetini uyarmak için Hz. Peygamber (s.a.s), Medîne’deki Cuma namazlarının genelinde Münâfikûn Sûresi’ni okumuştur.

2. Allâh’ı (c.c) Sevmede İleri Gitmek: Allah Teâlâ’yı sevmekle O’nun isteklerine göre hayâta anlam vermek arasında doğru bir orantı vardır. Bu orantının somut göstergelerle kendini ifâde etmesi gerekir. Aksi hâlde sevgi iddiası boş bir sözden ibârettir. Bu anlamda Allah sevgisi, ileride değineceğimiz üzere ölçülebilir bir şeydir.

Birçok insan, Allâh’ı (c.c) sevdiğini; O’na âşık olduğunu iddia eder. Aşk kelimesi İslâmî literatürde pek geçmez. Fakat “aşk”ın sarmaşık anlamına gelen “ışk”tan türediğini düşünürsek, sarmaşık herhangi bir şeyi sardığında onu nasıl istilâ ederse, Allah (c.c) aşkı da insanı kuşattığı zaman hayâtın her alanına Allah (c.c) ile anlam vermeyi gerektirir. İdeal olan budur. Fakat aşkta bilinç kaybı olduğu için, aşk yerine muhabbet kavramını kullanmak âyete de uygun düşer.[5] Hayâtın genişlik alanında Allâh’ın (c.c) emirleri tecellî etmez ve bir ömür Allah Rasûlü’nün (s.a.s) sünnetiyle ihyâ olmazsa Allah (c.c) sevgisinden bahsetmek beyhûdedir. İlâhî sevginin ölçülmesi budur. Bu hakîkati şu âyet çok net bir şekilde ortaya koymaktadır: “قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ” “Ey Rasûlüm! De ki: Allâh’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayan ve merhamet edendir.”[6] Kavlen ve fiilen Rasûlullâh’a (s.a.s) muhâlefet içermeyen bir hayat tarzı ve Kur’ân’ın yaşanmış bir tefsîri olan Sünnet’e ittibâ; Allah (c.c) sevgisinin en samîmî göstergesidir. Sünnet’i tevhîdî, ibâdî, ahlâkî ve ictimâî yönden davranış hâline getirmeyen; çağ içerisinde öne çıkarılması gereken öncelikli sünneti belirleyip hayat tarzına dönüştürmeyen bir kimsenin Allah aşkı(!) da sevgisi de samîmî değildir.

Allah (c.c) sevgisi, hayâtı “Allah merkezli” anlamlandırmakla mümkün olur. Bu durum hadîs-i şerifte şöyle açıklanmıştır: “Üç şey kimde olursa o îmânın tadını kalbinde bulur: Kişiye Allah ve Rasûlü’nün tüm varlıklardan daha sevgili olması; sevdiğini yalnızca Allah için sevmesi; küfre dönmekten ateşe atılırcasına nefret etmesi.”[7] Allâh’ı (c.c) seven bir kimse farzları, vâcipleri ve nâfileleri gereği gibi yaparsa; ideolojiler başta olmak üzere küfrün her türlüsünden kaçınırsa o zaman Allâh’ın (c.c) sevgisini elde eder. O (c.c) onun velîsi olur; kişi Allâh’ın koruması altına girip ilâhî dostluğu kazanır. Kudsî hadiste bu durum şöyle îzâh edilmiştir:“Kulum bana farz kıldığım şeyleri yerine getirmekle yakınlaştığı gibi hiçbir şeyle sevgili olamaz. Tâ ki nâfilelerle bu yakınlığını daha da ilerletir ve Ben onu severim. Onu sevdiğim zaman işiten kulağı olurum, hakkı benimle işitir. Gören gözü olurum hakkı benimle görür…”[8] Yüce Allah (c.c) bu kudsî hadiste, farzları hakkıyla yerine getirmeden ve Hz. Peygamber rehberliğinde nâfilelerle yoğunlaşmadan Allah (c.c) sevgisinden bahsetmenin doğru olmadığını vurgulamıştır.

3. Korku İle Ümit Arasında Olmak: Allâh’ın rahmetinden ümit kesmek veya azâbından emîn olmak Müslümanca bir davranış değildir. [9] Allâh’a ümitsiz olarak sırf korkuyla ibâdet edenin şaşkınlığı artar, korku ve ümit olmaksızın muhabbeti öne çıkaranın amelleri iptâl olabilir; korku, muhabbet ve ümitle ibâdet edenin ise dindeki istikâmeti doğru olur.[10] İnsan kulluk borcunu hakkıyla yerine getirse bile Allâh’ın lütfu olmadan kurtuluşa eremez. Bu durum Peygamber (s.a.s) ve âilesi için de böyledir. Nitekim Rasûlullah (s.a.s); şükreden bir kul olmak için ayakları şişene kadar namaz kılmış[11],insanlar arası hiçbir ayırım yapılmadan kişinin ilk hesâba çekileceği amelin namaz olacağını vurgulamış[12], kızı Hz. Fâtıma’yı (ö. 11/632) ve Hz. Ali’yi (ö. 40/661) geceden namaza uyandırmış[13], amcası Hz. Abbas (ö. 32/653), halası Hz. Safiye (ö. 20/641) ve kızı Hz. Fâtıma’ya (r.anha) kendisinin peygamberliğine güvenmek yerine âhiret için hazırlık yapmalarını tavsiye etmiştir.[14] Bu örnekler âhirette yargılamanın bireysel olacağının ve yersiz âidiyyet duygusuyla amelleri iptâl etmenin yanlışlığının da kanıtlarıdır. Kelime-i tevhîdi şuurla söyleyen bir kimse, önemli olanın ölüm ânına kadar tevhîd üzere kalabilmek olduğunu kavrar ve korkuyla ümit arasında bir hayat tarzını seçer. Tek kişinin cennetlik olacağı söylense “ben miyim” diye ümîd eder, tek kişinin cehennemlik olduğu haber verilse “ben miyim” diye korkar. Özellikle cennet ve cehennem gaybın konusu olduğu için akıllı bir Müslüman bu hususlarda kesin dille konuşmaz.

4. Takvâlı Olmak: Türevleri ile birlikte Kur’ân-ı Kerîm’de 258 defa geçen takvâ, İslâm’ın odak kavramlarından biridir. Bu sebeple de îman, ibâdet, hukuk ve ahlâk ile ilgisi vardır.[15] İnsanın Yüce Allah katındaki derecesinin belirleyicisi ve ölçüsü olan takvâ terimsel anlamda; Allâh’a itâat, farzları yerine getirmek, Rasûlullâh’ın davranışlarını hayat tarzı edinmek, haram ve mekruhlardan uzaklaşmak; Allâh’a ve Rasûlü’ne itâat etmek[16]; zararlı şeyleri bırakmak sûretiyle insanı günaha düşürecek şeylerden nefsi muhâfaza etmek demektir.[17]

Takvânın îtikâdî ve amelî boyutları vardır. Mükellefler evvelâ îtikâdî takvâ alanında yoğunlaşmalı, bu bağlamda nifak, küfür, şirk ve onun uzantıları olan ideolojilere karşı duyarlı olmalıdırlar. Îtikâdî anlamda muttakî olmayan birisinin amellerinin geçersizliği ile ilgili Kur’ân-ı Kerîm’de birçok âyet vardır.[18] Kelime-i tevhîdi kabûl ve ikrâr ile Allâh’ı (c.c) tercîh eden mü’min, her hareketinde bilinçli davranmalı ve bu bilinçle Allâh’ın koruması altına girmelidir. Buraya kadar saydıklarımızı kelime-i tevhîdin reddettikleri ve isbât ettikleri şeklinde düşünürsek, tevhîdin ifâde biçimi olan “lâ ilâhe illallâh”ı okurken önce zihnimizi ve gönlümüzü îtikâden arındıracağız, sonra da ilâhî emirlerle ve sâlih amellerle mâmur hâle getireceğiz. Bu bağlamda kelime-i tevhîd, hem bir devrim hem de bir arınma yoludur. Bu bilinçle okunmayan kelime-i tevhîd zikrinden istifâde etmek mümkün değildir.

[1] Tevbe 9/31.

[2] İbni Kesîr, Tefsiru’l Kur’ân-i’l Azim, c. II, s. 333.

[3] Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, c. IV, s. 216.

[4] Beyyine 98/5.

[5] Bak: Bakara 2/165; Âl-i İmran 3/31.

[6] Âl-i İmran 2/31.

[7] Buhârî, II, Îman 9, c. I, s. 9-10;Nesai, Îman, c. 8, s. 96.

[8] Buhârî, 81, Rikak, 38, c. VII, s. 190.

[9] Bak: Yûsuf 12/87; Hicr 15/56; Ankebût 29/23; Fussilet 41/49.

[10] Sülemî, Hakâiku’t-tenzil, c. II, s. 128.

[11] İbni Hemmam, Musannef, c.III, s.50;Müslim, Sıfatü’l Münâfikûn, 18, h. no: 2820,

c. III, s. 2172.

[12] Nesai, Salat, c. I, s. 233.

[13] Heysemî, Mecmau’z Zevaid, c. II, s. 263.

[14] Buhârî, 65, Tefsir, 2, c. VI, s. 17;Müslim, Îman, 89, h. no: 351, c. I, s. 192-193;

Nesai, Vesaya, c. VI, s. 239.

[15] Bak: Bakara 2/177.

[16] Taberî, Câmiu’l-Beyân, c.VI, s. 222-223.

[17] İsfehanî, Müfredat, s. 885.

[18] Bak: İbrâhîm 14/18; Bakara 2/217, 264; Âl-i İmran 3/21, 22, 117; Nisâ 4/124.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder