kodeforest

Makale

SÂMÎ EFENDİ HAZRETLERİ (KS) İLİMDİ, İRFANDI

İBRAHİM EKEN (rh.a)

Eûzubillâhi mineşşeytânirracîm Bismillâhirrahmânirrahîm

Elhamdulillâhi vahdeh essalâtu vesselâmu alâ men lâ nebiyye ba’de.

Bâzı meşâyıh-ı izam mektuplarıyla evlatlarını islâh ve irşâd etmiş, biiznillâhi Teâlâ bu mektuplar toplanarak bir kitap hâline getirilmiştir. Meselâ İmâm-ı Rabbânî Hazretleri. İki eseri vardır, biri oğlu Muhammed Mâsûm (ks), bir diğeri de Mektûbât’ıdır. Es’ad-ı Erbîlî Hazretleri’nin de etrâfa yazmış olduğu, sorulan suallere vermiş olduğu cevaplar bir kitap hâline getirilmiştir. Burada Kayseri ulemâsından takdîr edilen İbrahim Eken (rh.a) hocamızın Bağdat’ta ilim tahsîl ederken Sâmî Efendi (ks) Üstâzımız’la kurmuş olduğu münâsebeti, kendi yazmış olduğu ve aynen dilinden nasıl çıkmışsa o şekilde ifâdelerini arz ediyorum.

“Bismillâhirrahmânirrahîm Elhamdulillâhi Rabbil Âlemîn. Essalâtu vesselâmu alâ rasûlinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn. Bağdat’ta ihtisâsımı tamamlayıp memleketim Kayseri’ye döndüğüm zamanda içimde beni yakan bir hasret ateşi vardı. Sene 1958. Bağdat’ta bulunduğum bütün mânevî meclislerde mânânın riyâset makâmında merhûm şeyh Mahmûd Sâmî Ramazanoğlu (kaddesallâhu sırra) oturuyordu. Onunla tanışmak, duâlarına mazhar olmak, onun mânevî koruyuculuğuna girmek en büyük arzum idi. Nihâyet bizzat kendisine ulaşmayı hadsizlik sayıp yakın dostu Hacı Ahmed Atasayar ağabeyimiz vâsıtasıyla bir mektûb yazdım.”

Mâlûm kendisi Sâmî Efendi Hazretlerine çok saygı ve sevgi, muhabbet içerisinde idi. Bizzat mubârek dillerinden duydum, kendilerine olan bağlılık ve münâsebetini ifâde ediyordu. Bize çokça gelirlerdi. O gelişlerinde de Sâmî Efendi Hazretleri’nden (ks) söz açılırdı. O konuşmalarında da Sâmî Efendi Hazretleri’ni bir ilim ehlinin takdîrini de görüyordum. Kendisinin bir ara Sâmî Efendi Hazretleri’ni ziyâretinde -bir bayram ziyâreti olmalı-, İbrahim Eken hocamız içeri girdiği zaman mevzu değişir. Sohbeti müteâkip cemâatten bir kısmı derler ki: “Siz geldiniz biz Efendi Hazretlerinin hiçbir sözünü anlayamadık.” Hoca Efendi onlara şu cevâbı verir: “Size İbrâhim bin Ethem’i anlatıyordu (ks) ama bana Bağdat’ta okuduğum 45 kitâbın özetini çok kısa bir zamanda sundu.”

“Hacı Ahmet Atasayar ağabeyimiz vâsıtasıyla şu mektubu yazdım, bu mektup Efendi Hazretlerine tanışmak üzere yazılmış ve Hacı Ahmet Atasayar vâsıtasıyla gönderilmiştir:

İlâ huzûri şâhil kulûb tahiyyeten zekiyye ve ba’d. Yıllardan beri menba-ı feyz-i mürîdân olan vech-i münevverinizi görmek ve sebeb-i hidâyet-i mülhidân olan kelâm-ı vecîz-i beyânınızı istimâ arzusu ile ifnâ-i ömr eyledim. Nihâyet müsâade-i ilâhiyye ne kadar bizzat olmasa bile bi’l-kitâbe bûs-i dest-i şâh-ı ma’nâ vü pây şeklinde tecellî etti. Sebeb-i hidâyet ve sebeb-i mağfiretim olacağına inandığım duâ-i hayriyye-i fâzılânelerinizin bâyisi olacağından Hâlik-ı zât ve’l-ma’nâ ve bâis-i Ahmed-i müctebâ’ya (sav) ne kadar hamdetsem azdır.

İlâhiyat Fakültesi’ni ikmalden sonra ihtisâs için Bağdat’ta bulunduğum iki senenin 8 ay gibi bir zamânını Seyyid Ahmed er-Rufâî (ks) Hazretleri’nin peder-i ârifleri Seyyid Sultan Ali Hazretleri’nin türbe-i şeriflerinde ve bu türbe-i mubârekeye sanduka-i pür-nûra açılan bir pencereyi hâvî Cenâb’ul-Vehhâb Hazretleri’nin bahşeylediği bir odada üstâd-ı ekremim el-Fâzıl el-Âlim et-takî zül-cenâheyn min kibâri’l-ârifîn hafîdul mufessir el-Alûsî eş-Şeyh Muhammed Fuâd el-Alûsî Hazretleri’nin bende-i ednâlarına gösterdikleri teveccüh eseri olan halaka-i tedrîsinde tek başıma tederrüz ve teallüm esnâsında bulunduğum birtakım mecâlis-i urefâda makâm-ı sadr-ı ma’nâyı zât-ı âlînizin işgâlini bil-ayn ve bil-fehim müşâhede edişim gönlümdeki mahabbetinizi iştiyâka ve elem-i iftirâk’a kalb eyledi. Gönülden tutuşmuş bu abd-i âcizin bu yangın her tarafını kaplamış, için için kemiriyor. Yıllardan beri beni kaplayan bu yangını kimseye söylemeden gözyaşlarımla söndürdüm. Fakat şâirin dediği gibi yangın kalbi sardı. Yâ muhrikân bi’n-nâri veche muhibbihî mehlen fe inne medâmi-i tutfihî ihrâk bihâ cesedi ve kulle cevârihî vahrus alâ kalbî fe inneke fîhi. Fe lâ estatîu en ekûle şey’en ba’de hâzâ lienne kelâmî münkesirun ve fî kalbî ihtirâk. Vesselâmu aleykum ve rahmetullâhi ve berakâtuh. Ve alâ menittebea sunnete nebiyyi’l-Mustafâ (sav) ilâ yevmil-vefâ. El-muhlis âciz el-ebter İbrâhîm Eken 1958.”

Bu mektuba cevâben Hacı İsmail Öztürk vâsıtası ile elden bir kart üzerinde şu yazılar gönderildi:

“Tahsîlinizi ikmalden sonra yurda dönüşünüzde bu memnûniyyet ifâde etti. Cenâb-ı Hakk’ın “men ‘amile bimâ ‘alime verrasehullâhu ilme mâ lem ya’lem” sırrına mazhar kılması niyâz olundu. Bildiğinizle amel ederseniz Cenâb-ı Hakk bilmediğinize sizi mâlûm kılar.”

Bu cevapla Efendi Hazretleri bana yer ve gökleri bahşetmişti. Artık hasret ateşi içimi kavuruyordu. Dayanılmaz halde idim. Bu ateşle üç ay kavruldum. Üç ay sonra Hacı Ahmet Atasayar’dan bir mektup aldım. Mektupta şöyle yazıyordu:

“Mektûbunuz sâhibine tevdi olundu. Bi’l-kitâbe muvâsala imkânını veren Cenâb-ı Hakk’tan bizzat muvâsala imkânını bahşetmesi de niyâz olundu.” Bu mektubu alınca dünyâlar benim olmuştu. Bu duânın dâvete işâret ettiği düşüncesiyle derhal İstanbul’a hareket ettim. Doğruca Efendi Hazretleri’nin evine gidemeden kendi aczim ve zaafıma bakarak böyle bir fazîlet kaynağına vâsıtasız gitmeyi saygısızlık sayıyordum. Onun için kartviziti bana getiren İsmail Öztürk’ün babası eniştem Hacı Mehmet Öztürk’ün Efendi Hazretleri’nin evine komşu olan hânesine gittim. Meğerse dâvette hikmet varmış. Hacı Mehmet Öztürk Ağabey hazırlık içindeydi. Kapıda beni müjdeledi. Hacı Ahmet Atasayar’ın kızı ile Efendi Hazretleri’nin yeğeninin nişan merâsimleri varmış. “Haydi berâber oraya gidiyoruz.” dedi. Böyle bir toplantıda Efendi Hazretleri’ni bizzat görme şerefine erişmenin hazzı içindeydim. Göztepe’deki Atasayar ağabeyin evine bahçe kapısından girip uzunca bir bahçe yolundan geçerken Atasayar ağabey beni kapıda karşıladı ve “Siz buraya gireceksiniz” diyerek beni girişteki soldaki odaya alıverdi. Efendi Hazretleri böyle emretmişti. İçeri girince İstanbul’un ilim-irfan fazilet ahlâk ve edeb örneklerinin nurları gözlerimi kamaştırdı. Sedirle çevrilmiş odada kendime münâsib olan kapıya yakın bir yerde yere diz çöküp oturdum. Efendi Hazretleri o odaya hizmet için kimseyi almıyordu. Bütün hizmetleri ayakta kendisi yapıyordu. Herkes bu hizmete tâlipti fakat Efendi Hazretleri kimseye izin vermiyordu, “Bu hizmeti ben yapacağım” diyordu. Bu arada sol sedirin başında oturan Alasonyalı Mehmet Hacı Cemâl Efendi şöyle söylüyordu: “Efendim; Rasûl-i Ekrem (sav) hücre-i saâdette aşere-i mübeşşere etrâfında sohbet ediyor, istişârelerde bulunuyordu. Selmân-ı Fârisî (ra) Efendimiz’le sıcak mevsimde susayanlara sâkîlik ediyordu. Bu arada kapı çalındı, bâdiyeden bir Ârâbî gelmişti. Rasûl-i Ekrem (sav) ile tanışıp O’nun ashâbı arasına girme şerefine tâlipti. O devirde Arap âdetleri şöyleydi: Bir kimse değer verdiği bir makâma geliyor ve oradan da bir talebi varsa talebini arzetmeden evvel o makâmı öven bir mukaddime ile başlardı söze. Kendi yanında bu makam ne kadar değer taşıyorsa bu mukaddime de o kadar uzun olurdu. Ârâbî yeryüzünün en yüksek makâmına, Rasûlullâh’ın huzûruna geldiğine kânî idi. Onun için mukaddime biraz uzun sürmüştü, bu sırada Ebû Bekir es-Sıddîk (ra) Efendimiz’in susadığı hissedildi. Bunu anlayan Rasûlullâh (sav) derhal ayağa kalktı, kırbayı ve tası eline aldı, içerisine biraz su koyarak “faddâl yâ Ebâ Bekir” diyerek Ebû Bekir’e uzattı. Bu ne büyük bir şerefti. Rasûlullâh (sav) su veriyor, “faddâl” diyerek Ebû Bekir’i taltîf ediyordu. Ebû Bekir’in (ra) bu nâiliyyetini gören Ömer (ra) boynunu büktü “Bu şereften bana yok mu yâ Rasûlallâh?” dercesine. Artık Rasûlullâh sâkî olmuş oradaki zevâta hem su hem şeref dağıtıyordu. Bu sırada Ârâbî mukaddimesini bitirdi, talebini büyük bir edeple Selmân-ı Fârisî Efendimiz’e sundu. Onunla berâber içeri girmişti. Hepsi birbirinden nurlu zevât oturuyor, bir hâdim de onlara su veriyordu. Rasûlullâh’ın kim olduğunu bir türlü teşhis edememişti. Kendi kendine “Şu hâdimden sorayım” dedi. Elini Rasûlullâh’ın omuzuna koydu ve: “men seyyidul kavm?” “bu kavmin efendisi kimdir?” Rasûl-i Ekrem (sav), kıyâmete kadar insanlara rehber olacak hadîs-i şerîfi îrad buyurdu: “Seyyidul kavm hâdimuhu.” “Bir kavmin efendisi o kavme hizmet edendir.”

Alasonyalı hocaefendi ekledi: “Efendim sizin bu hizmetiniz karşısında yerlere batıyoruz fakat îtirâz edemiyoruz. Zîrâ bu topluluğa reis olma, efendi olma iddiası cür’etinde kim bulunabilir?”

Evet, Sâmî Efendi Hazretleri zamânımızda sahabe hayâtı yaşayan bildiğim tek insandı. O îtikatta, amelde, ictimâî münâsebetlerde ilmin esaslarına aykırı hiçbir hareketi işlemedi. Bir düğün merâsimi de aynı yıldaydı yâni 1958’de. Ben de dâvetliydim. Yazdı, sıcak bir mevsimdi. Fevkalâde güzel bir bahçede boğaza nâzır masalar konmuş, bütün misâfirler boğazın haşmetini müşâhede ederek yemeklerini yiyorlardı. Yine bu düğün merâsiminde İstanbul’da ilmin, irfânın, edebin, ahlâkın remzleri olan zevât boğaza nâzır odaya girmişlerdi. Ben de Sâmî Efendi’nin tâlimâtıyla oraya alınmıştım. Oda üç tarafı sedirli yalnız kapının bulunduğu tarafta sedir bulunmayan dört duvarla çevrili; sedirsiz duvarın orta tarafında diz çöküp yere oturdum. Karşıda boğaza hâkim pencere de vardı. Sâmî Efendi Hazretleri bu pencerelerden birinin önünde sırtı pencereye dönük, âdeti vechile diz çökmüş vaziyette oturuyordu. Kapıdan girince sağ taraftaki sedirin ortalarında Beşiktaş müftüsü rahmetli Fuad Efendi Hazretleri oturuyordu. Fuad Efendi başını sağa çevirdi, o pencerelerden boğaza baktı ve seslendi: “Şu boğazın haşmetine bakınız, azamet-i ilâhiyyenin tecellîsine bakınız! Şu güzelliklere bakınız!” dedi. Bütün başlar pencereye dönmüş, o güzelliklerin zevkinden müstağrâk hayretlerini beyân ediyordu. Yalnız Efendi Hazretleri pencereye dönmeden kendisine has bakışlarında insanı eriten o nâzik tebessümleriyle hafifçe tasdîk edercesine başını salladı. Kafamdan neler geçiyordu. Neden Sâmi Efendi dönüp de o güzelliği seyretmemişti? Yoksa bir şey mi ihtâr etmek istiyordu bize? Allâh’ın kudreti, O’nun azameti gül fidanlarında, boğazın güzelliklerinde ne kadar tecellî ederse bir çalı dikeninde de o kadar tecellî ederdi. Bunu mu anlatmak istiyordu hareketiyle diye kendi kendime düşünürken o aynı tebessümle bana döndü: “Öyle değil mi İbrahim Efendi? Biz nefsimizin hazzını çoğu yerde Allâh’ın (cc) kudretine bağlarız. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın kudret ve azameti çakıl dikeninde gül demetlerinden daha az tecellî etmez.” diyordu. Öyle zannediyordum ki, o bu sözüyle hayâtı boyunca huzurdaydı.

Kudret-i ilâhiyye’yi her zerrede, kendi yorumunu katmadan müşâhede hâlindeydi. Bütün kanâatlerine ve telkinlerine ilim hâkimdi, hangi konuda olursa olsun. Yine bir gün Tahtakale’de ancak iki kişiyi alabilecek yazıhânesinde bulunuyorduk. Bana nasîhatler ediyordu. Bu arada dâmâdı hemşehrimiz Ömer Kirazoğlu geldi. Cebinden bir mektup çıkarttı. “Size bir mektup gelmiş Efendi baba” dedi. O da “bakalım kimdenmiş” dedi. Ömer Kirazoğlu mektûbu açarken pul düştü. Hemen eğilip Ömer Kirazoğlu pulu yerden aldı. “Ah, damga da basılmamış, isrâf olmasın.” diyerek defterinin arasına koymak istedi. Efendi Hazretleri derhal îkâz etti: “Ömer, yırt o pulu! Bilmez misin pullar da bir defa kullanmak için tab edilir” buyurdu. Hâsılı Sâmî Efendi Hazretleri ilimdi, irfandı. Onun hareketlerinde, düşüncelerinde, yaşayışında, duygularında, hazlarında ve elemlerinde Allah emrinden ve Rasûlullâh’ın Sünnet-i Seniyyesi’nden başka bir şey yoktu. O’nunla inanır O’nunla yer. O’nunla ibâdet eder, O’nunla çalışır ve O’nunla düşünürdü. Beni mâzur görünüz. Onun hakkında daha fazla söyleyemem. Çünkü hadsizlik olur. Sâdece Cenâb-ı Hakk’a niyâz ediyorum, dünyâda sevgisinden ukbâda şefâatinden ayırmasın.”

Vel hamdü lillâhi Rabbil âlemîn.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder