kodeforest

Makale

Rasûlullah (sav), Kur’ân-ı Kerîm aracılığıyla öncelikle insanların îmanlarını her türlü aşırılıktan korumayı arzu etmiş ve risâlet hayâtının çoğunluğunu gönüllere gerçek îmânı yerleştirmeye ayırmıştır. Şirki en büyük sapma ve sapkınlık olarak değerlendiren1 Hz. Peygamber (sav); “Şirk koşmadan rûhunu Allâh’a teslîm eden bir kimsenin cennetlik olacağının” müjdesini verdiği gibi “Şirk üzerine ölenin de cehennemlik olacağı” uyarısını yapmıştır.2

Şirke, küfre veya İslâm’a karşı îcâd edilmiş olan uydurma dinlere, hayat tarzlarına ve ideolojilere karşı İslâm ümmetini uyaran âlimler, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’ten aldıkları ilhamla şu hususları istikâmetten ve tevhidden sapma olarak değerlendirmişler ve mü’minleri uyarmışlardır:

  1. Allâh’a (cc) herhangi bir şeyi, soyut veya somut bir varlığı, gerçek veya tüzel bir kişiliği ortak koşmak:

İbâdet mâhiyeti taşıyan bir uygulama ile Allah’tan başkasına yönelmek, yaratma ve emretmede herhangi bir varlığı Allah yerine koymak, insanın tevhidden kopmasının en büyük sebebidir. Yüce Allah bu konuda insanları şu âyeti ile uyarmaktadır: “إِنَّ اللّهَ لاَ يَغْفِرُ أَن يُشْرَكَ بِهِ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذَلِكَ لِمَن يَشَاء وَمَن يُشْرِكْ بِاللّهِ فَقَدِ افْتَرَى إِثْمًا عَظِيمًا” “Şüphesiz ki Allah (sıfatlarında, İlâhlık ve Rabliğinde) kendisine ortak koşulmasını aslâ bağışlamaz. Bundan başkasını da dilediği kimseler için bağışlar. Kim de (Allah’tan başkalarına bağlanıp onların dîne aykırı buyruklarına itâatle) Allâh’a ortak koşarsa çok büyük bir günah işleyerek Allâh’a iftirâ etmiş olur.”3

  1. Kişinin, Allah’la (cc) kendisi arasına putları aracı varlıklar olarak koyup onlardan yardım ve şefâat umması:

Müşrikler, Allâh’ı uzak ilâh olarak algılayıp O’na yaklaşmayı, duâ ve isteklerini O’na arz etmeyi mümkün görmemişler ve yakın ilâh olarak gördükleri putlarını aracı kabûl etmişler, duâ ve isteklerini onlara sunmuşlardır. Bu anlayışa göre hayatlarının yönetilip yönlendirilmesinde de putları hâkim kılmışlardır. Böyle bir anlayışın çirkinliği ve yanlışlığı âyet-i kerîmede şöyle haber verilmiştir: “وَيَعْبُدُونَ مِن دُونِ اللّهِ مَا لاَ يَضُرُّهُمْ وَلاَ يَنفَعُهُمْ وَيَقُولُونَ هَؤُلاء شُفَعَاؤُنَا عِندَ اللّهِ قُلْ أَتُنَبِّئُونَ اللّهَ بِمَا لاَ يَعْلَمُ فِي السَّمَاوَاتِ وَلاَ فِي الأَرْضِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ” “Onlar, Allâh’ı bırakıp kendilerine ne zarar ne de fayda sağlayan şeylere taparlar ve ‘bunlar Allah yanında şefâatçilerimizdir’ derler. De ki: ‘Siz Allâh’a göklerde ve yerde O’nun bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?’ O, onların ortak koştukları şeylerden çok uzak ve yücedir.”4

  1. Kâfirliği ve müşrikliği Kur’ân-ı Kerîm ile sâbit olan; Kur’ân-ı Kerîm’i ve O’nun buyruklarını açıkça inkâr eden, İslâm’ın yolundan başka bir yolu doğru gören bir kimseyi mü’min kabûl etmek:

Hz. Peygamber (sav), haksız yere mü’min bir kimseye “kâfir” demeyi yasaklamıştır. Tekfir edilen kişi gerçekten kâfir değil ise bu söz, o kimseyi haksız yere tekfîr eden kimsenin dinden uzaklaşmasına sebep olur.5 Mü’mine kâfir demek nasıl ki yanlış bir ifâdeyse, kâfire mü’min demek de yanlıştır ve sâhibini tevhîdî çizgiden uzaklaştırır. Müslümanlar bu inceliği henüz yeterince kavrayamadılar ve kavramamaları için de baskılar yapılmaktadır. Çünkü bu hakîkat kavranınca, kâfirler Müslümanlar üzerinde rahat velâyet edemezler. Küfrü sâbit olan kimseleri mü’min kabûl etmek kavramsal bir kargaşaya sebep olduğu gibi, Müslümanlığın mutlak doğruyu temsîl etmesine de gölge düşürür. Yüce Allah, âhirette “Sâdece mü’minlerin kurtulacağını”6 haber vermiş ve “Kâfirlere cennetin haram olduğunu”7 bildirmiştir. Tek doğru hayat tarzının İslâm8 olduğunu buyurmuş ve “İslâm’ın dışında hiçbir yolun insanlardan kabûl edilmeyeceğini”9 îlân etmiştir. İslâm’la şereflenmeyen kişileri Müslüman saymak veya onlara üstün bir değer vermek sapkınlıktır. Kâfirliği sâbit olanların küfrü açıkça söylenmedikçe Müslümanlar aldatılmaktan ve kâfir baskısından kurtulamazlar.

  1. Hz. Peygamber’in (sav) getirdiği yolun doğruluğuna inanmayıp başka yollar aramak ve İslâm’ın dışındaki hayat tarzlarını doğru kabûl etmek:

Hz. Peygamber (sav), getirmiş olduğu dîni önce kendisi yaşamış ve insanlara örnek olmuştur. Rasûlullâh’ın (sav) hayat tarzı olan Sünnet, Kur’ân-ı Kerîm’in Hz. Peygamber (sav) tarafından yaşanmasıdır. Hz. Peygamber’in hayat tarzı tek boyutlu ve dar değildir. Özellikle hayâtın genişlik alanıyla ilgili uygulamaları, yaşantımızda boşluk bırakmayacak kadar zengindir. Siyâsal ilişkilerimizden tutun da en basit rutin eylemlerimize kadar sünnette örnekler vardır. Abdullah b. Mes’ud (ö. 34 / 654) böyle bir hayat tarzını terk edenin sapık olduğunu söylemiştir.10 O’nun hayat tarzına karşı ruhbanlık şeklinde bir hayat tarzını geliştirmek isteyenler uyarılmış,11 sonra da uyarılan bu kimselerin şahsında tüm insanlığa şu evrensel duyuru yapılmıştır: “Kim benim hayat tarzımdan başka bir hayat tarzını kabûl ederse o, benden değildir.”12 Hz. Peygamber’in (sav) hayat tarzı ile çatışan bir hayat tarzının İslâm nazarında makbûl olmadığı Kur’ân-ı Kerîm’de şu âyetle açıklığa kavuşturulmuştur: “وَمَن يُشَاقِقِ الرَّسُولَ مِن بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُ الْهُدَى وَيَتَّبِعْ غَيْرَ سَبِيلِ الْمُؤْمِنِينَ نُوَلِّهِ مَا تَوَلَّى وَنُصْلِهِ جَهَنَّمَ وَسَاءتْ مَصِيرًا ” “Her kim de kendisine dosdoğru yol (İslâm) belli olduktan sonra Rasûl’e karşı tavır koyar (onun hayat tarzını ve emirlerini beğenmez) ve (Rasûl’ü örnek alan) mü’minlerin yolundan başkasının yoluna uyarsa, onu döndüğü (ve seçtiği o sapık) yolda bırakırız. Sonra da kendisini cehenneme atarız. Orası ne kötü bir yerdir.”13 Târih içerisinde, müşriklerin yolunu îmân edenlere tercîh eden kitap ehli bu yanlış yönlendirmelerinden dolayı Yüce Allah tarafından şiddetle kınanmışlardır.14 Hz. Peygamber (sav), insanların helâke düşmelerinin sebeplerinden birisinin de, peygamberlerin hayat tarzlarına aykırı yaşayış biçimlerini seçmeleri olduğunu vurgulamıştır.15 Dün Peygamber Efendimiz’in yoluna açık şekilde karşı çıkan İslâm düşmanlarına karşılık bugün Müslüman olduklarını iddia etmelerine rağmen Hz. Peygamber’in sünnetini îtibarsız hâle getirmek isteyen bir güruh var. İşlevsel olarak her ikisi de küfre hizmet etmektedirler.

  1. Hz. Peygamber’in (sav) Allah katından getirmiş olduğu dîne, bu dînin emirlerine ve yasaklarına kin duymak:

Rasûlullah (sav), bir din kurucusu değildir.16 Allâh’ın elçisidir. Aslında hiçbir peygamber din kurucusu değildir. Elçiyi yalanlamak veya getirdiklerine kin duymak, onu gönderen Allâh’ı yalanlamak ve O’nun emirlerine kin duymaktır. Çünkü böyle bir yanlışın temelinde kendi hevâsını ilâhlaştırma arzusu vardır.17 Rasûl’ün (sav) getirdiklerine kin duyan, ilâhî teblîğâtı hiçe sayarak kendi ulûhiyetini önceleyen bir sapıktır. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’de, İslâm’ın emirlerine karşı çıkanları şu âyeti ile resmetmiş ve onların uhrevî durumlarını haber vermiştir: “Küfre sapanlara gelince onları ağır bir helâk ve yıkım beklemektedir. (Allah) onların bütün iyi işlerini (kâfir olmaları nedeniyle) boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi; onların Allâh’ın indirdiğini beğenmemiş olmalarıdır. Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır.”18

  1. Dînî hükümlerin herhangi birisi ile alay etmek:

İslâm’ın sembollerinden veya buyruklarından birisi ile alay etmek Müslümanca bir davranış değildir. Dînî anlayışı yerinde ve seviyeli bir mü’min böyle bir hatâya düşmez. Davranışlarına ve sözlerine dikkat eder. Allâh’ın (cc) gözetim ve denetiminde olduğunu; tüm eylemlerinin kaydedildiğini bilir.19 Yersiz ve gereksiz yaptığı bir espri veya şaka sebebiyle küfre düşebileceğinin farkındadır. Kadîm dönem âlimlerimiz din aleyhine yapılan şakalara gülenlerin îtikâdî tehlikelerini bile kitaplarında işlemişlerdir.

Mü’min bir kimse dînî hükümlerle alay etmediği gibi alay eden kimseleri de velî edinmez. Onları emir makâmına getirmez. Onlara sempati ve sevgi duymaz. Konu ile ilgili Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَتَّخِذُواْ الَّذِينَ اتَّخَذُواْ دِينَكُمْ هُزُوًا وَلَعِبًا مِّنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ مِن قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ أَوْلِيَاء وَاتَّقُواْ اللّهَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ” “Ey îmân edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden dîninizi alaya alıp oyuncak edinenleri ve inkârcıları ‘dost ve idâreciler’ edinmeyin (onları emir makâmına getirmeyin). Eğer gerçekten inanmışsanız Allâh’ın emirlerine uygun yaşayın ve Allâh’ın emirlerine karşı gelmekten sakının.”20 Allâh’ın emirleriyle alay etmek ve bu emirleri dile dolamak Yahudilerin ve münâfıkların ortak davranış biçimleridir.21 Dîni espri konusu yaparak insanların gözünden düşürmeye çalışmak ve bu ulvî duyguları zayıflatmak bir nifak ahlâkı ve bilinçli Yahudi eylemidir. Ülkemizdeki İslâm düşmanları erken dönemlerden îtibâren tiyatro, sinema, sahne gösterileri ve karikatürlerde din ve dînî semboller ile alay ederek dinsiz bir toplum inşâ etmeyi amaç edinmişlerdir. Bir dönem, imam karakteri sinemanın en kötü ve çirkin figürleri olarak sunulmuştur. Bu anlayış ve tezâhürleri, dîniyle kâim bir milleti yok etme çalışmasıdır. Şâirin de ifâde ettiği gibi; “Bu suçu işleyenlerin vatana ihânet suçundan yargılanmaları şarttır.”

İnsan, kendini sürekli kontrol etmelidir. Özellikle din alanı ile ilgili hususlarda saygısını ve ciddiyetini korumalıdır. Çünkü bir kimse, insanları güldürmek için din ile ilgili bir şaka yapacak olursa, belki bu davranışı o kimsenin İslâm’la olan bağının kopmasına sebep olabilir.22 Bu durumu Enes b. Mâlik şöyle dile getirmiştir: “Siz, kendinize göre hiçbir sorumluluğu ve değeri olmayan işler yapıyorsunuz. Hâlbuki biz bu tür davranışları Hz. Peygamber (sav) zamânında insanı helâk eden büyük günahlardan sayardık.”23 Rasûlullah (sav) da bu hususta şu açıklamayı yapmıştır: “İnsan, hiçbir sakınca yok zannederek öyle bir kelime konuşur ki bu konuştuğu şey sebebiyle doğu ile batı arası mesâfe kadar cehennemin dibine yuvarlanır.”24 İslâm ve sembollerinin alaya alındığı bir yerde Müslüman’ın takınması gereken tavrı Yüce Allah şöyle izah etmiştir: “وَإِذَا رَأَيْتَ الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتِنَا فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ حَتَّى يَخُوضُواْ فِي حَدِيثٍ غَيْرِهِ وَإِمَّا يُنسِيَنَّكَ الشَّيْطَانُ فَلاَ تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ” “Âyetlerimiz hakkında (biçimsiz ve alaylı sözlerle) münâsebetsizliğe dalanları gördüğün zaman, onlar başka bir konuya geçinceye kadar onlardan yüz çevir (tavır göster, karşı savunmanı yap veya Müslüman olmanın gereği olarak orada durma). Eğer şeytan sana bunu unutturursa hatırladıktan sonra (hemen kalk) artık o zâlimler topluluğu ile oturma.”25 Bu âyetteki istenen tavrı vaktinde ve yerinde gösterebilseydik bugün kimse din aleyhinde seviyesiz ve hakâret içerikli sözler sarf edemezdi. Zulüm karşısında dilsiz şeytan kesilmek büyük şeytanlara cesâret verdi.

  1. Sihir yapmak veya yaptırmak:

Sihiri, İslâm toplumunun sosyal dokusunu veya insanın sağlığını bozacak şekilde kullanıp onunla birey ve âilelerin yok olmasına sebep olmak haramdır.[26] Yuvaların yıkılmasında kullanmak ise haramlığı ile berâber topluma karşı işlenmiş cinâyettir. Sihir sebebiyle sihirbazlar, İslâm toplumunda can emniyetini bile kaybedebilirler. Çünkü işledikleri günah çok ağırdır. Hz. Peygamber (sav), yakıcı büyük günahları açıklarken sihir yapmayı da bunlardan biri olarak saymış27 ve “Kim iplere düğüm atar ve onlara üflerse sihir yapmış olur. Kim de sihir yaparsa Allâh’a şirk koşmuş sayılır.”28 buyurmuştur. Îtikâdî, ahlâkî, siyâsî, hukûkî ve iktisâdî yönden güçlü İslâm toplumlarında sihir olmadığı gibi konu bile edinilmez. Bu tür çirkin eylemler câhil ve güçsüz toplumlarda çok görülür. Cehâletle berâber psikolojik yıkımlar da sihrin tabana yayılmasına zemin hazırlayabilir. Ancak bu hastalık; güçlü siyâsî yapı, sağlam îtikad, ibâdete devâm, sahîh bilgiyi içselleştirmek ve suçluların âdil tecziyesiyle önlenebilir.

  1. Müslümanların aleyhine olarak kâfirlere yardım etmek:

Kâfire yardım, onun inancına duyulan sevgi ve saygıdan dolayı ise bu haramdır ve küfürdür. Onları velî edinmenin haramlığının içerisinde onlara gereksiz yerde yardım etmek de vardır. Bu çerçevede Allah Teâlâ, kâfirleri velî edinmeyi yasaklamıştır. Hz. Peygamber (sav) bu konuda şöyle buyurmuştur: “Kim zâlime, bir bâtılı hak gibi gösterip hakkı yok etmek; çürütmek amacıyla yardım ederse o kimse Allâh’ın zimmetinden çıkar.”29 Kâfire yardım etmenin îtikâdî sakıncasıyla ilgili ise Rasûlullah (sav) şu uyarıyı yapmıştır: “Kim bir kimsenin zâlim olduğunu bile bile ona yardım eder ve onunla ortak hareket ederse şüphesiz ki o, İslâm’dan çıkmıştır.”30 Kur’ân-ı Kerîm, Müslümanların aleyhine olarak Yahudiler ile işbirliği yapan münâfıkları kınar ve bu davranışlarının sebebi olarak da küfürdeki berâberliklerini gösterir. Bugün küfrün sembol devletleri Batı Avrupa, Amerika ve Rusya’dır. Elbette başta da büyük şeytan Amerika’dır. Müslümanların emperyalist devletlerle işbirliği yapmaları ve zenginliklerini onlara peşkeş çekmeleri İslâm’a ve ümmete ihânettir. Dünyâda gerçek bir İslâm devleti olsaydı bugünkü yaşadığımız olumsuzluklar kesinlikle olmazdı. Ümmetin beyin göçünün, yer altı zenginliklerinin ve diğer gelirlerinin ucuz sermâye olarak kâfirlere talân ettirilmesinin suçlusu işbirlikçi rejimlerdir. Olmayan İslâm devletinin üzerinden Müslümanları kınamak ve din karşıtı rejimlerin faturalarını İslâm’a çıkarmak art niyetli bir yaklaşımdır.

  1. Bâzı insanların Hz. Peygamber’in (sav) getirdiği dîne, İslâm’a uymalarının gerekmediğine inanmak:

“Allah katında tek din İslâm’dır.”31 Allâh’ın göndermiş olduğu peygamberlerin hepsinin getirmiş olduğu dînin ortak adı da İslâm’dır.32 Yüce Allah (cc), insanlığa Yahudilik ve Hristiyanlık diye bir din göndermemiştir. Yahudilik ve Hristiyanlık, Hz. Mûsâ ve Hz. Îsâ peygamberlere gelen tevhid dîninin sonraki yıllarda insanlar eliyle tahrîf edilmesi ile ortaya çıkmış hurâfelerdir.33 Hz. Peygamber (sav): “Bu ümmetten ister Yahudi ister Nasrânî (Hristiyan) olan biri, benim kendisi ile gönderilmiş olduğum şeyleri (İslâm dînînin muhtevâsını) kabûl edip îman etmezse o mutlaka cehennemliktir.”34 buyurmak sûretiyle hak dînin İslâm olduğunu belirtmiştir. İslâm’ın dışında din aramak nasıl ki haramsa aynı şekilde şer’î tekliflerin bir insandan kaldırıldığına inanmak da haram ve küfürdür. Hz. Peygamber (sav) bile tüm dînî emirlere muhâtap olduğuna ve her bir emri azîmet fıkhıyla yerine getirdiğine göre hiç kimseden dînî hükümlerin kaldırılması söz konusu olamaz. Mükelleflerden, mâzeret olmadan şer’î tekliflerin kalktığını iddia etmek küfürdür.

  1. Allâh’ın dîninden yüz çevirmek, kasıtlı olarak dîni öğrenmemek ve İslâm’ın emirleri ile amel etmemek:

İslâm, yaşanmak için gelmiştir. Hayâtın tüm alanları ile ilgili hükümler koymuştur. Bunları öğrenmek ve amelî hâle getirmek ilâhî bir emirdir. Tüm bunlara rağmen, İslâm’a olan kin veya ideolojik sapmalar sebebiyle İslâm dînini kasıtlı öğrenmemek büyük bir yanlıştır. Hele de modern düşünceyi ve onun fikir akımlarını bilip, îmân ettikten sonra İslâm hakkında “onbaşı kültürü” bile edinmeden onun aleyhinde konuşmanın temelinde İslâm’a karşı düşmanlık vardır. Herkes netîcesine katlanmak kaydıyla amellerinde özgürdür. Fakat bu ülkede olup da dîne yabancı olmak en azından toplumun değerlerine de saygısızlıktır.

Müslümanlığın gönüllerde sebât etmesi için yukarıdaki sayılan hususlarda insanın dikkatli olması ve anlık olarak kendisini hesâba çekmesi çok önemli bir görevdir. Aksi takdirde, hiç beklenmedik bir zamanda kişinin Allah ile olan tüm bağlantıları kopabilir.

İnsanın Allah (cc) ile olan bağlantısını koparmaması için onunla dâimâ bilinçli bir iletişim içerisinde olması gerekir. Bunun da yolu evvelâ Hz. Peygamber’i (sav) örnek alarak; anlamını, helâllerini haramlarını öğrenerek, âyetlerin vâkıa-vahiy ilişkisini kavrayarak, mesel ve kıssalar üzerinde tefekkür ederek ve nüzûl dönemini bilerek Kur’ân-ı Kerîm’i okumaktır. Okuyup öğrendiklerini hayâtına katmaktır. İslâm’ın emretmiş olduğu ibâdetlerin tamâmı insana Allâh’ı (cc) hatırlatır. Namazın, cihâdın, orucun, zekâtın ve haccın zikir; hatırlatma yönü vardır. İrâdeli ve niyetli her hayra yönelik davranışta, Allâh’ı hatırlama söz konusudur. Duâlar, sâlih insanlarla yapılan nitelikli toplantılar; Tefsir, Hadis, Fıkıh, Akâid çalışmaları ve Tasavvufî çalışmalar da Allâh’ı (cc) hatırlatırlar; O’na karşı görevlerimizi öğretirler. Bu öğrenim ne kadar üst seviyede ve bilgilenme temelli olursa o denli takvâmız artar. Takvâdaki bu artış, insanı peygamberlerin yoluna sevk eder. Onlar gibi çalışkan, dirençli olan, ihsan hâlinde ibâdet eden, çevresine ve olaylara kayıtlı davranan, fıtrata ve ilâhî irâdeye aykırı eylemlere direnen ve kötülükleri değiştiren bir insan tipi ortaya çıkarır. Bu bağlamda şunu belirtmek gerekir: Kitapların da, peygamberlerin de gönderiliş sebebi Allâh’ı (cc) tanıtmaktır. İnsanlardaki eksik ve yanlış anlayışları gidermek ve Allâh’ı (cc) “hakkıyla öğretmektir.”

Olayı Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber (sav) açısından değerlendirecek olursak; İslâm’ın ilk muhâtapları Allâh’ı (cc) kabûl etmeyen, risâlet kurumu ve gaybla ilgili hiç mâlûmatı olmayan ateist insanlar değildirler. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, onların Allâh’ı (cc) bildiklerine şu âyet-i kerîme ile açıklık getirilmiştir: “(Rasûlüm! Onlara) De ki: ‘Eğer biliyorsanız (söyleyin bana) o yeryüzü ve içinde (bulunan)lar kimindir?’ ‘Allâh’ındır’ diyecekler. ‘O hâlde (ona itâati) düşünmüyor musunuz?’ (Yine sor:) ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük arşın Rabbi kimdir?’ de. (Hepsi) ‘Allah’dır’ diyecekler. ‘O hâlde (O’na) karşı gelmekten korkup da emrine uymaz mısınız?’ de. ‘Biliyorsanız (söyleyin), her şeyin mülkü (ve idâresi) elinde olan ve O (dâimâ) koruyan, kendisi korunmaya muhtaç olmayan kimdir?’ diye sor. (Yine) ‘Allah’dır’ diyecekler. O hâlde nasıl büyülenmiş (gibi) yüz çeviriyorsunuz?’ de.”35 Âyetten de anlaşıldığı gibi Mekkeli müşrikler, Allâh’ın (cc) kâinâtın sâhibi, semâvât ve arza hükmeden, evrenin işleyişiyle ilgili kuralları (sünnetullâh’ı) koyan aşkın bir varlık olduğunu biliyorlardı. “Allâh’ın (cc) rızık verdiğine, varlığımızı devâm ettirmemizde çok önemli yeri olan organlarımızın yaratıcısı olduğuna ve ölü tohumdan canlı varlıklar yarattığına” da inanıyorlardı.36 “Yağmuru yağdıranın”37 Allah olduğunu ve “tapınmış oldukları putların herhangi bir fayda veya zarar vermekten yoksunluklarını”38 anlıyorlardı. Fakat bu bilgileri ve inanmaları yeterli değildir. Müşriklerin inançlarındaki yetersizliğe şu âyetler vurgu yapmaktadır: “Ey insanlar! İşte size bir temsil getirildi, şimdi onu iyi dinleyin. Sizin Allâh’ı bırakıp taptıklarınız; hepsi bir araya toplansalar dahi aslâ bir sineği bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, onu ondan kurtarmaya bile güçleri yetmez. İsteyen de âciz, (kendisinden) istenen de. Onlar Allâh’ı gereği gibi (anlayıp) takdîr edemediler. Doğrusu Allah çok kuvvetlidir, mutlak üstündür. Allah, meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. (Bununla birlikte) kesinlikle Allah (her şeyi) işitendir, görendir.”39 Yüce Allah, bu âyetlerde yaratma konusuna açıklık getiriyor ve yaratmanın kendisinden başka varlıklar için imkânsızlığını beyân ediyor. Âyette tehaddî (meydan okuma) vardır. Yâni hiçbir örnek ve hammadde olmaksızın kâinattaki en küçük varlığı bile yaratmanın imkânsızlığı belirtiliyor. Yaratmayı mutlak anlamda elinde tutan Allah (cc), yaratmış olduğu varlıkların hidâyeti için insanlardan peygamber göndermesine atıfta bulunup şu mesajı vermiştir: “Yaratmak nasıl ki Benim elimde ise yarattıklarımı kendi hâline bırakmamanın tezâhürü olarak peygamber ve kitap göndererek onların hayâtını tümel ve tekil alanda sevk ve idâre etmek de Benim elimdedir.” Müşriklerin takdîr edemedikleri husus; yaratıcı ilâh olarak Allâh’ı (cc) kabûl etmelerine rağmen hayâtın sevk ve idâresinde O’na yer vermemeleridir. Yaratmayla hükmün alanının arasını açmalarıdır. Onları böyle kötü bir anlayışa iten farklı gerekçeler olabilir. Zihinlerindeki kutsal anlayışı; Allâh’ı (cc) aşkın bir varlık olarak hayâta müdahaleden münezzeh bir konuma itmiş olabileceği gibi; böyle bir inancı çevreden de almış olabilirler. Müşriklerin komşuları ve ticâret yaptıkları yerler Bizans topraklarıdır. Buralarda egemen olan Aristo felsefesi ve onun ilâh anlayışıdır. Bu anlayışa göre tanrı; ilk muharriktir. Evreni ilk defa yaratıp harekete geçirmiş sonra da kendi hâline bırakmıştır. Evrendeki tikel ve tekil olayları bilemez. İnsan da kendi eylemlerinin yaratıcısı olup tüm davranışlarını kendisi belirler. Hayâtın ayrıntılarına tanrı müdâhale etmez, edemez. Mekke müşrikleri “emir” alanında herhangi bir etkinliği olmayan Allah (cc) inancını benimsiyorlardı. İslâm dîni “أَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ” “Yaratmak da emretmek de Allâh’a âittir.”40 buyruğunu îlân edip hayâtın merkezine Allah Teâlâ’yı almak sûretiyle hayâta anlam verince, müşrikler büyük tepki gösterdiler. Onlar hayâtın gündelik sevk ve idâresinde putları aracı olarak görüyorlardı. Bu putlar onların hevâlarına aykırı prensipler koymadığı gibi, aslında reel anlamda hayatlarının merkezinde de değildi. Fakat yemelerine, içmelerine, ticâretlerine, evlenmelerine, boşanmalarına, siyâsî yapılanmalarına, komşuluk ilişkilerine, eğitim ve öğretimlerine karışan bir İlâh’ı da kesinlikle kabûl etmiyorlardı. Esâsında bu anlayış târih içerisinde modern felsefî kalıplara ve hayat tarzlarına dönüşmek sûretiyle kendini devâm ettirmektedir. Batılı hayat tarzı bunun günümüzdeki en büyük temsilcisi olup İslâm vahyinin karşısında câhiliyenin gerekçelerini yeni biçimlere dökerek direnmekte ve onu yok etmeye çalışmaktadır. İnsanlara dayatılan modernite de budur.


Dipnotlar

1 İbni Hanbel, Müsned, V / 229; Müslim, Îman, 9, h. no: 42 I / 55.

2 İbni Hanbel, Müsned, I / 374.

3 Nisâ 4 / 48, Ayrıca bak: Nisâ 4 / 36, 116; En’am 6 / 151, 163.

4 Yûnus 10 / 18.

5 Bak: İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 4688), VI / 314.

6 Mü’minûn 23 / 1.

7 Mâide 5 / 72.

8 Âl-i İmran 3 / 19.

9 Âl-i İmran 3 / 85.

10 İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 3623), V / 222.

11 İbni Hemmam, Musannef, h. no: 10374, c.VI, s.167.

12 Müslim, Nikâh, 16, h. no: 1401, II / 1020.

13 Nisâ 4 / 115.

14 Bak: Nisâ 4 / 51.

15 Tirmizî, 17, İlim, h. no: 2679, V / 47;İbni Hemmam, Musannef, h. no: 20372, XI / 22; Tahavi, Müşkil’ül Asar, I / 159.

16 Bak: Yûnus 10 / 15.

17 Bak: Câsiye 45 / 23.

18 Muhammed 47 / 8-9.

19 Bak: İnfitar 82 / 10-12.

20 Mâide 5 / 57.

21 Bak: Mâide 5 / 58, Tevbe 9 / 65-66.

22 Bak: İbni Hanbel, Müsned, III / 38.

23 İbni Hanbel, Müsned, III / 157.

24 Müslim, 54, Zühd, 6, h. no: 2988, III / 2290.

25 En’am 6 / 68; ayrıca Bak: Nisâ 4 / 140.

26 Bak: Bakara 2 / 102.

27 Nesai, Tahrimüddem, 37, h. no: 18, VII / 111.

28 Age., h. no: 19, VII / 112.

29 Heysemî, Mecmau’z Zevâid,IV / 117.

30 Heysemî, Mecmau’z Zevâid,IV / 205.

31 Âl-i İmran 3 / 19.

32 Bak: Bakara 2 / 132-136

33 Begavî, Meâlimu’t-Tenzîl, s. 935; Darimi, Sünen, I / 135.

34 Müslim, Îman, 70, h. no: 153, I / 134.

35 Mü’minûn 23 / 84-89; Ayrıca bak: Lokman 31 / 25; Zuhruf 43 / 9, 87.

36 Bak: Yûnus 10 / 31.

37 Bak: Ankebut 29 / 63.

38 Bak: Zümer 39 / 38.

39 Bak: Hac 22 / 73-75.

40 A’raf 7 / 54.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder