Kutbu’l-Âktab: “Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks)”

Kutbu’l-Âktab: “Mahmud Sâmî Ramazanoğlu (ks)”

Alemdar

‘Hazırladığım eserlere muvâfık bir yaşantım olmazsa, Hak Teâlâ yanında hâlim ne olur’ diye sızlanan bir mürşid-i kâmildi. Bu inleyiş vücûduna sirâyet eder. Allah Teâlâ korkusundan Süfyan-ı Sevri’nin (ks) ciğerlerinin parçalandığı gibi. Lâdikli Ahmed Baba’nın ciğerleri olmadığı hâlde yaşamını sürdürmesi gibi. Hâdise şu, Hz. Ebû Bekir es-Sıddık (Radiyallâhu anhu)’ın zikrullâh yapa yapa aşk ateşi ile ciğeri yanıp ağzından pişmiş et kokusu geldi. O kokuyu alanlar Hz. Ebû Bekir’e (Radiyallâhu ahnu):  “Bu gün kebap mı yedin? So­kaktan geçerken burnumuza kebap kokusu geldi.” dediler. Hz. Ebû Bekir (Radiyallâhu anhu) yanlarında tekrar zikrullâh yaptı, ağzından pişmiş kebap kokusu geldi. Onlar da inandı. Allah Teâlâ’nın korkusu, derilerini kavlatır, ciğerlerini parçalar onların.

Meczûbînden Cemil Baba, Sâmî Efendimizi ziyâretten sonra sabaha kadar buzlu sular içer. Hacı Hasan Efendimizin anneleri, kış gününde bir müddet soğuk havada kalıp, tekrar içeriye alınır aşk-ı İlâhîden. Bilenler hatırlar, Üstâzımızın sohbetlerde âh edişlerini. Kur’ân-ı Kerîm okunurken inlemelerini. Şoförleri H. Lütfü Kocakor, ‘sohbetlerin sonunda yanıyorum’ derdi. Züleyhâ’nın,  aşkıyla nefes ettiği oklavayı çıplak elle tutamazlar. O mübârek boylarıyla, yirmi sekiz kiloya düşüp, bir deri bir kemik hâline gelmesi elbette ki Hakk Teâlâ’ya derin saygıdandır.

Daha genç yaşlarında soğuk su ile gusül abdesti alıp, seherde evrad ve ezkârını yapardı. Üstâz-ı âlî’leri Es’âd-ı Erbilî Hazretlerinin huzûruna, gusül abdesti almadan çıkmamışlardır. İhvânıyla görüşmelerini yaparken, mutlaka abdestli olarak gelir, elbiselerini giyer, gül kokularıyla meclisi teşrif buyururlardı. Âile içinde bile yatak kıyâfetiyle dolaşmazdı. Bir odadan diğer odaya geçerken müsaade isterlerdi.

Her ne zaman ziyâretlerine gelsek, takım elbise, pardösü ve kaşkol takmış bir vaziyette görürdük. Abdestsiz sofraya oturmadıkları gibi, bir kâğıda dahi dokunmazlardı. Sık sık dışarı çıkılmasını mûcib bir şifalı suyu içtikleri zamanda dahi, her defâsında abdest alırdı.  Suyu sünneti seniyyeye riâyetle yudum yudum içerdi.

İlk görüşüm 1960 ihtilâlinde, Yeşilhisar ilçesinde oldu. Sanki kendisi bir güneş, etrafındakiler de yıldız gibi ışık saçıyordu. İlâhî nûru görenlerden ağlayanlar da, kuşlar gibi çırpınanlar da, Allah deyip çığlık atanlar da vardı.

1964 yılında, yine aynı yerde gördüm. Çocukluk hâlet-i rûhiyesinde düşüncem şu oldu. Hâlik-ı Lemyezel’in müstesnâ bir kulu, beşerin salâhına vesîle bir ulu, Fahr-i Kâinât’ın gonca nazlı bir gülü, hakîkat bahçesinin şakıyan bir bülbülü, kapısında kıtmir olabilse Ali. Bu yıllardan itibâren cismen de rûhen de ayrılmadım elhamdülillâh. Biiznillâh tasarrufu çok güçlü idi. Van’da görev yaptığım sırada bâzı sıkıntılar oluştu. Rüyamda mübârek başlarını uzatır uzatmaz bir İlâhî koku yayıldı. Yüzlerini yüzüme koydu. Bu dert de bizden kalktı gitti.

Es’âd-ı Erbilî Hazretlerinin kendilerine yazdığı 25. Mektupta evlâdı mâneviyyesinin müstesnâ özelliklerini şöyle sıralar:

  • Dilinden dökülen kelâmlardaki fesahat ve belagat.
  • Nezih fikirlerinin genişliğinden bahseder.
  • Mânevî istidâdının, kâbiliyetinin pek müstesnâ oluşuna hayran kalır.
  • Genç yaşlarında velâyetin sırlarından mahviyyet, yokluk (Allah Teâlâ’nın azametinin karşısında hiçlik) hâline bayılmadığına hamd eder Allâh Teâlâ’ya.
  • Pederi âlilerinin, Müctebâ Efendi’nin Dergâh-ı Esad’a göndermediğine pek çok üzülür.
  • Tahammül sınırlarını aşan muhabbetini şöyle ifâde eder: “Evlâdım Şah-ı Nakşibend Efendimiz yolumuz sohbet yoludur buyurmuştur. Şu genç yaşın hazan olmadan, bahar gibi tâze olan ömrün güz günü gibi gazel olmadan gel de çalışalım.

Resûlullâh’ın kucağında yetişen Enes (ra) gibi yetiştirelim seni. Hakîkaten de öyle olur. İlk karşılaşmalarında ‘yerimi muhâfaza edecek bir er geldi’ der. Çünkü onun bu makâma geçişine Kutb-u Âzam Es’âd-ı Erbilî ve Gavsil Âzam Cide Müftüsü Hüseyin Efendi Rasûlullâh’ın huzûrunda şâhid olurlar.

İcâzet makâmında olan 134. Mektup onun Resûlullâh’ın (sav) huzûrunda seçkin bir mürşid-i kâmil oluşunun işâretidir. Çünkü Aleyhisselâtu Vesselâm Efendimiz Kutb-u Cihânların huzûruna gelişlerinde Sâmî Efendi Hazretlerine ayrı bir iltifatta bulunur. Ashâbı Suffe’de onu görüp kendinden geçenler pek çoktur. O seçkin kimselerden biri ‘huzûru risâlet penâhiden çıkarken gördüğüm kimse budur’ der.

Aynı dergâhın müntesiplerinden olan dedem Şeyh Mustafa Hulûsî Hazretleri ona hayranlığını her zaman ifâde eder. Cide Müftüsü Hüseyin Efendi Şeyh Mustafa Hulûsî ve Mahmud Sâmî Ramazanoğlu’nun icâzetnamelerinde “Şeyh” tâbiri kullanılır. Ne derin bir sevgi ki, icâzetleri aynı ifâdelerle verilmekle birlikte kendisinde hiçbir varlık görmeden Mahmud Sâmî Ramazanoğlu’nu (ks) sıtâyişle, övgüyle anar. “Ne kadar kendisini gizlese bile zamânın Kutbu budur.” der.

1934 yılında Yahyalı’yı teşriflerinde Şeyh Taha Hazretlerinin halîfelerinden, cin tâifesinden Cüddüh Efendi, ‘Mustafa Efendi ile Sâmî Efendi arasındaki sevgiye hayran kaldım’ der.

Sâmî Efendi Hazretleri (ks) bu dünyâdaki seçkin insanlarla görüştüğü gibi, melekût âlemindeki müstesnâ şahsiyetlerle de buluşur. Kerîme-i muhteremeleri Bedia annemiz babasını çok neş’eli görür. “Baba bu sevincin kaynağı nedir?” der. O da, “Kızım İbrâhim Halîlullâh teşrif etti, aramızda çok güzel sohbet oldu.” der.

Muhabbetle koşup gelen âşıklar şöyle dursun, girdikleri evin lambası, gül köşkün duvarları bile tahammül edememiştir. Dağıstanlı Sarraf Naci Özmine anlattı. Medine’de mücâvir Hâfız Tâhir Efendi geldi. Sâmî Efendi’yle buluşunca evin lambası âdeta raksa geçti. Bir de baktım ev, zikreder gibi sağa sola meyl ediyordu.

Girdiği hânenin fertlerinin gönüllerinde bereket zuhûr ettiği gibi ekmeğinde aşında da olurdu bereket. 1950’li yıllarda teşrif buyurduğu Yeşilhisar İçmecesi’nde iki gruba hazırlanan taam yüzlerce kişiye yeter, yine de kaynayan tencereden iki parmak ancak eksilir.

Beylerbeyi’nde Naci Özmine’nin evinde 15 kişilik taam yüzlerce insanı doyurur, hiçbir şey eksilmeden günlerce yenilir. Bu bereket sâdece ekmekte aşta değildi. Nûr-u ilâhî ile bakan gözleri kâlbe nazar edince, Veled-i Kâlb, zikir uyanırdı. Sâdece insan mı bu nimetten istifâde eden, hayvanat da nasîbini alırdı onun teşrifinde.

Konya’dan Mevlüt Ayaz anlattı. “Evimize teşrif etti Sâmî Efendi Hazretleri (ks). Odanın içini ihvan doldurdu, dışını da hayvanat çevreledi. Bize bu hâtıra Veysel Karânî’nin Mevlâ’yı zikrederken, etrafını kuşatan develerin de tesbihini hatıra getirdi.

Dört köşe yedi iklimin Kutbu olan Sâmî Efendi Hazretleri’ne bende olan âşıkların sayısı saymakla bitmez. Baştan ayağa nur olan üstâzımızın gözünden çıkan nûrun tesirini anlatmakla bitiremem. Bu ne göz ki, Pakistan’daki Muhammed Can’ı kendisine hayran bıraktı. Öyle oldu ki, parası pulu, Hac için aldığı pasaportu hep Sâmî diye aldı.  Dağlar taşlar bana Yusuf-u Hemedâni, semâvat ve arz şeyhim üstâzım oldu diyen âşık bir müriddi Muhammed Can Hazretleri (ks). Bu sevgi onu Ricâl’ül Gayb erlerinden kıldı. Dedem Şeyh Mustafa Efendi’nin evlâtlarından İpek Ahmet Efendi’nin üstâzının evlâtlarına bile kutublarım diye saygı göstermesi onun ricâllerden olmasına sebep olur.

O öyle bir tabipdi ki şifânın hem madden hem de mânen aranmasını söyler. Biiznillâhi Teâlâ mânen hasta olanlara yetiştiği gibi madden hasta olanları da tedâvi etmiştir o. Üstâzımız Hacı Hasan Efendimiz (ks) ameliyat olması gerektiğini söyleyince, “Hasan Efendi nebâtî bir ilaçla şifâ bulursunuz” der. Hakîkaten aynen buyurduğu gibi zuhûr eder.

Üztâzımızın şeker oranı 400’lerin üzerindeyken okuduğu bir su ile kendisindeki olumsuzlukları bertarâf eder. Doktor o kadar yüksek olan şekerin hiçbir sıkıntı açmamasına taaccüp eder. Üstâzımız ona dedem gibi doğmadan evvel teslim olanlardandı. Daha küçük yaşlarında uykudan uyanırken, “Baba Kutb-u Cihân, Gavsil Âzam ne demek?” der. Sebebi sorulunca en ince teferruatıyla Es’âd-ı Erbilî Hazretlerini haber verir. Dedemin kabûlünü Es’âd-ı Erbilî Hazretleri 50 yıl olarak haber verir. Hâlbuki dedem o tarihte 40 yaşındadır.

Rü’yet-i evliyâmız şehri Safer’de oldu

Elli senelik sırrı Şeyhim hem haber verdi.

Muhammed Bahauddin Nakşibend Hazretleri doğmadan önce Baba Simasi “Bu evden er kokusu geliyor.” der. Doğunca da “Erin kokusu ziyâdeleşti.” der. Şâh-ı Nakşibend Hazretlerini kucağına aldığında kundaktaki yavru minicik elleriyle üstâzının sakallarını sıvazlar.

Abdullah bin Revaha (ra) Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimizden bahsederken “ne söylesem eksik kalır” dediği gibi, ne konuşsak anlatamadığımız çok yönleri kalır. Onlar hakkında Hak dostlarının kelâmlarını dinleyelim. Velînin kemâli, Resülullâh’ın (sav) âyinesinde görünür. İlâhî âyinede de Muhammed Mustafâ aleyhisselâm görünür.

Aliyyül Havvas (ks) “Beldelerin en üstünü Mekke’dir. Evlerin en üstünü Kâbe’dir. Halkın en üstünü, her asrın kutbudur. Mekke cismini, Beytullâh da kâlbini temsil eder Kutb’un.

Enâniyetten kurtulan, varlığı Hak Teâlâ ile olan kimsedir velî.

Velî, Hak Teâlâ’nın isim ve sıfatlarını tanır, İlâhî ahlâk ile ahlâklanır,  Hak Teâlâ’da yok olur, Mevlâ ile de varlığı devâm eder.

Velî, zâhirde halkla, bâtında Hak Teâlâ ile olandır.

Daha Göster Alemdar

Miraç Kandili Programı

Yediulya13 Nisan 2018

Üç Aylar

Yediulya19 Mart 2018

Gönüllü Askerlik Başvurusu

Yediulya2 Mart 2018

Duâya Davet

Yediulya23 Şubat 2018

Kalkınmanın Esasları

Yediulya12 Şubat 2018

“Çağını Aşan Velî Hacı Hasan Efendi”

Yediulya30 Ocak 2018

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya