Dr. Mehmet Sürmeli

RABITA, KÂMİL MÜRŞİDİN HÂLİYLE HÂLLENMEKTİR

Rabıta, aslında çok basit ve yalın bir manevi eğitim yöntemi olmasına rağmen anlaşılması bilinçli şekilde zorlaştırılan ve tartışılan konulardan birisidir. Kimi araştırmacılar mevcut bazı yanlışlardan hareketle genellemeci bir yaklaşımla şirk olarak değerlendirdiği gibi, kimileri de aynı genellemeci anlayışla her türlü rabıtanın doğru ve meşru olduğunu savunmaktadırlar. Doğru olan ise, her türlü genellemeciliği bir tarafa bırakarak Kur’an ve Sünneti merkeze alarak istikamet üzerine bir tanım yapmaktır. Şayet yanlış rabıta uygulamalaruyla sapıtan kimseler varsa, onları bulundukları durumdan tevhidin nuruna çıkarmak her Müslümanın görevidir. Konunun daha iyi anlaşılması ve tevhidin nuruna ışık tutması çerçevesinde önce rabıta kavramını çeşitli yönleriyle tanımlayalım:

1-Sözlükte; ip, alâka, bağ, münasebet, ilgi, sevgi, bağlantı ve ilişki anlamlarına gelir.

2-Cesaret ve sabır gösterme, savaş hazırlığı yapma, sınırda nöbet bekleme. “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اصْبِرُواْ وَصَابِرُواْ وَرَابِطُواْ وَاتَّقُواْ اللّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ” “Ey iman edenler! Sabredin, direnin, rabıta edin. Allah’ın emirleri ve yasakları konusunda titiz davranarak onun korumasına girin ki kurtulasınız.”1

3-Tasavvuf yoluna giren kimsenin, eğitimine girmeyi kabul ettiği kâmil bir mürşidin ahlakından ve güzel davranışlarından yararlanmak amacıyla onun tüm güzel yönlerini ve davranışlarını örnek alarak İslam’ı en güzel bir biçimde yaşayabilme çabası; müridin, mürşidin ahlakı ve hâliyle hâllenmesidir. Çünkü birine tâbi olan, (meşru olan hiçbir şeyde) yoluna girdiği kimseye muhalefet etmez.2 Meşru olmayan hususlarda ise kimseye itaat etmez. İnsanlara itaat mukayyettir. Mutlak itaat ancak Allah’a ve Resulünedir. Kişi denetim ve terbiyesine girdiği kâmil mürşidin ahlakıyla ve gayretiyle bezenmelidir. Onun gibi âbid, âlim, mücahid ve muttaki olmaya çalışmalıdır. Eğitim aldığı böyle kâmil bir zatın ahlakıyla ahlaklanıp Muhammedi davranışları üzerinde göstermedikçe velev ki mürşidinin derisini bile giyse yine de rabıta yapmış sayılmaz.

4-Müridin kalben şeyhi ile beraber olması.3

5-Kâmil bir mürşidin suret ve siretini; yani hem yüzünü hem de ahlak ve davranışlarını düşünmektir.4 ‘Şeyhin suretini düşünme’ şekindeki rabıtanın Muhammed Bahaeddin Nakşbend döneminde başladığı rivayet edilmektedir. Rabıta yapılacak şeyhin kâmil olması üzerinde ise ayrıca durulmuştur. Konunun önemi ile ilgili Abdurrahman Câmî ise şu önemli tespiti yapmıştır: “Rabıta yapılacak şeyhin müşahede makamına ulaşmış, zatı tecellilere mazhar, görüldüğünde Allah’ı hatırlatan kâmil bir zat olması gerekir.” Rabıtanın keyfiyeti hususunda Hace İmkenegînin müridlerinden Hacı Abdulaziz; “Rabıtada müridin hayal yoluyla şeyhini kendi yanına getirmektense, kendisinin hayalen şeyhi huzuruna gitmesinin tasavvufi edebe daha uygun olacağını” ifade etmiştir.5

Rabıtanın amacı; kalbi basit dünyevi duygu ve düşüncelerden temizlemek; mürşidin ruhaniyetinden feyz almak ve onun vasıtası ile Allah’ı hatırlamak; gıyabında mürşid ile manevi beraberlik ve muhabbet tesis etmek, bu sayede onun hâlini müride yansıtmaktır. Rabıtanın esas gayesi muhabbettir. Bu muhabbetin gücü derecesinde mürid, mürşidinden istifade eder. Bazı Nakşbendiler rabıtayı; “Şeyhe tam muhabbet diye tanımlamışlardır.”6 Muhabbetin gerçek anlamı ise, insanın sevdiğiyle beraber olması, kendine ait (kötü) vasıflardan sıyrılıp muhabbet duyduğu zatın üstün nitelikleriyle ahlaklanmasıdır.7 Bu yaklaşıma göre rabıta yapılacak şahsın, şerî emirleri ihsan hâlinde hayatında içselleştirmesi ve dinden zerre kadar taviz vermemesi şarttır. Dinden itikat ve amel bağlamında taviz vermeyen vera sahibi bir mürşide muhabbet duyan ve hayalinde bile sadıklarla beraber olan kimselerin hayatlarında çok olumlu değişiklikler olur. Kendilerini kontrol altında hissederek kötülüklerden uzak yaşarlar. Bu bağlamda Peygamber Efendimiz ile yaşanan şu olayı örnek verebiliriz: “Hanzala’tü-l Esedî, Hz. Peygamber’in huzurunda bulundukları zamanlardaki manevi coşkuyu diğer zamanlarda alamadıklarını söyleyince Resulullah(s.) şu cevabı vermiştir: “Allah’a yemin ederim ki sizler yanımdaki hâlinizi muhafaza edecek olsaydınız yatağınıza yatarken ve yollarda yürürken bile melekler sizinle musafaha ederdi. İnsan hâli, bazı zamanlar öyle, bazen de böyle olur.”8 Hz. Peygamber’in bu hadisinden, insanın bulunduğu ortam ve şahıslardan etkileneceğini öğreniyoruz. Durum böyle iken, eğer insan ilim ve irfan meclislerinde hazır bulunmadığı zamanlarda kendini hayali olarak buralarda hissederse davranışlarını düzeltir. Manevi derecesi yüksek bu insanlardan gıyabi anlamda da yararlanır. Resulullah’ın “Öyle insanlar vardır ki onlar zikrullahın anahtarlarıdırlar. Görüldüklerinde Allah Teâlâ hatırlanır.”9 diye tarif ettiği istikamet sahibi kişlerle manen birliktelik ve onlar gibi istikamet üzere bir hayat yaşama çabası rabıtadır. “الْأَخِلَّاء يَوْمَئِذٍ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ إِلَّا الْمُتَّقِين” “Müttakiler dışında dünyadaki bütün dostlar, o gün birbirine düşmandır.”10 Ayetinin mucibince takva sahiplerinden başkasını dost seçmemek ve gönül bağı kurmamak gerçek rabıtadır.

Rabıta yapılacak kimsenin Allah Teâlâ’nın velilerinden birisi olması şarttır. Hz. Peygamber’e; “Veli kimdir?” diye sorduklarında;“Görüldükleri zaman Allah (c.) hatıra gelen kişilerdir” buyurmuştur.11 İnsana Allah Teâlâ’yı hatırlatan üstün bir konuma gelebilmek için velinin farz ve nafilelelerle Allâh‘a (c.) yaklaşması gerekir ki bu durum kutsi hadiste şöyle dile getirilmiştir: “Her kim benim velilerimden birisini küçük düşürüp hakaret ederse bana savaş açmış olur. (Veli) kulum bana farzlarla yaklaştığı gibi hiçbir şeyle yaklaşamaz. Bu yaklaşımını nafile ibadetleri yerine getirmekle devam ettirir. Neticede ben onu severim; istediğini veririm ve duasına da icabet ederim…”12 “Allah Teâlâ’nın sevdiği bu güzeller kulların yeryüzünde ve gökyüzünde de sevilmesi için emir çıkarılır. Bunun üzerine Cebrail (a.), yer ve gök ehline şöyle buyurur: Allah Teâlâ, filan zatı seviyor sizler de seviniz.”13 Hâliyle, ilahi sevgiye mazhar olmuş rabbani âlim ve manevi önderleri hayatın genişlik alanlarında örnek alıp onlar gibi olmaya çalışmanın insanın gelişimine olumlu katkı sağladığını unutmayalım. Gerçek hayatımızda beraber olmak zorunda olduğumuz salihlerle hayal âleminde de beraber olalım. İşte rabıta budur.

Rabıtayla ilgili söylenenleri ve yapılış biçimlerini tasavvuf kaynaklarından çoğaltmak mümkündür. Yeri olmadığı için konuyu uzatmak ve tekrara düşmek yerine özet vermeyi uygun gördük. Eğer rabıtayı sevgi, saygı, ilgi ve alâka olarak düşünürsek, hayatında rabıta olmayan kimse yoktur. Kiminin rabıtası eşine, kimininki çocuğuna, ebeveynine, arkadaşına, işine, evine, arabasına veya davasınadır. Olaya bu açıdan bakarsak rabıtayı iman küfür meselesine taşımak doğru bir yaklaşım değildir. Fakat şu esasların rabıta adına şirke düşmemek için zihinde canlı tutulması elzemdir:

1-Rabıta yapılacak şahıs, seyrü sülukünü kâmil bir mürşidin gözetiminde tamamlamış istikamet ehli rabbani bir âlim olmalıdır. Bu çerçevede Cüneyd el-Bağdadî, ilim öğrenmenin önemini tüm tasavvuf yoluna intisap edenlere tavsiye mahiyetinde şöyle açıklamıştır: “Kim bu yola süluk eder de Kur’an ezberlemez; hükümlerini muhafaza etmez ve hadis yazmaz ise kesinlikle onlara uyulmaz. Çünkü bu yol Kur’an ve Sünnetle mukayyettir.”14 Ayrıca şu husus da bilinmelidir ki istikametten zerre kadar sapanın irşadda ehliyeti olmadığı gibi Müslümanlara model olması da söz konusu değildir. İlk dönem sufilerine baktığımızda görürüz ki bu zevatın tamamına yakını fıkıh, tefsir, hadis ve akaid ilimlerinde derinleşmiş insanlardır. Gerçek anlamda âlim olmayan insanların irşatlarına itimat edilmemiştir.

2-Rabıta yapılan mürşidin seyrü sülukunu tamamladığına dair icazetnamesi olmalıdır. İcazetname, mürşidin, başka bir kâmil mürşidin rehberliğinde manevi eğitimini tamamldığının ve yol güvenlğini bildiğnin belgesidir. Yol güvenliğini bilmeyen kişi başkasına rehberlik edemediği gibi örnek de olamaz. İcazetname verecek yeterlilikteki kâmil zatın, yetiştirdiği kimsenin manevi alanda katettiği measfeleri ve vuslatta yol güvenliğini bildiğine dair şehadetini yazılı belgeye dönüştürmesi şarttır. Dini ilimlerde nasıl ki icazet önemli ise, hâl ilmi olan tasavvufta da icazet ve üstatlar silsilesi çok önemlidir.

3-Hayatını Kur’an ve Sünnete göre anlamlandırmalıdır. Hayatının bütün boyutlarında vahiy egemen olup moderniteye zihnen ve amelen teslim olmamalıdır. İnanç ve amel bağlamında tüm ideolojik yaklaşımlardan/gulat bidatlerden uzak durmalıdır. Farzları kâmilen ikmal edip nafilelerle de Allah’a(c.) yaklaşmalı; sünnetler hayatında somut olarak gözükmelidir. Rabıta yapılan şahsın davranışlarında vahiy mücessem hâle gelmelidir. Bu anlamda veli, yürüyen bir Kur’an ve Sünnet olmalıdır. Vahiyden bir an kopmanın insanı Allah Teâlâ’nın velayetinden uzaklaştıracağını iyi bilmelidir.

4-Sadece Müslümanları veli edinip kâfirleri veli edinmemelidir. Kâfirleri, müşrikleri, Yahudileri, Hristiyanları, fasıkları, münafıkları, masonları, kapitalistleri, sosyalistleri ve zalimleri veli edinenlerin Allah’ın velayetinden çıkacağını hem kendisi hem de çevresindekiler öğrenmelidir.Veli, Müslümanların bütün dünyaya velayet edeceği bir sosyal sistem için cehdini ortaya koymalıdır. Dünya sisteminin icazetli kurumlarına kendisi teslim olmadığı gibi, kendisine emanet edilen Müslümanları da teslim etmemelidir. Öyle ki rabıta yapılan veli şu hadisi içselleştirmeli ve öğrencileri durumundaki müridlerini hayattan koparmamalıdır: “Kişinin, Allah yolundaki safta bir anlık duruşu altmış yıllık (nafile) ibadetten daha hayırlıdır.”15 Dinin varlık alanı bulamadığı her yer, Müslümanlar için saf düzeni alacakları bir yer olmuştur. Bu nedenle veli, saf düzeni kurmasını bilen ve mü’minleri düşman safına terketmeyen basiretli kimsedir.

5-İnsanların manevi durumlarını ve terakkinin derecelerini bilmelidir. Müzaheret ettiği kişilerin ruh hâllerini bilmeyen kimselere rabıta yapılmaz. O, bir psikologdan daha maharetli şekilde tek tek insanların ruh hâllerini anlamaya çalışır ve şahsın manevi durumuna göre ilahi vuslatın yollarını öğretir.

6-Muhabbetin zata değil vasfa olduğunu beyan etmelidir. Eğer muhabbet zatta kalır ve vasfa sirayet etmez ise rabıtanın neticeleri tecelli etmez; rabıta yapan kimsede manevi değişiklikler gözükmez. Rabıta vasfa yapıldığı zaman, nebevi sünnete uymayan kimseler istikametten saptılar mı yol arkadaşlığı da sona ermiş olur. Vasfa yapılan rabıta da bireyden çok amel, ahlak ve istikamet öne çıkar.

7-Rabıta yapılacak zata muhabbetin izafi olduğu beyan edilip mutlak ve sınırsız bir sevgi olamayacağı izah edilmelidir. Herkesin hak ettiği sevginin dinimize yaptığı hizmetle mukayyet olduğu bilinmelidir. Çünkü mutlak ve sınırsız sevgi sadece Allah Teâlâ’ya gösterilir.16 Diğer bütün sevgiler sınırlıdır. Şayet rabıta yapılan zata muhabbet uluhiyet ve nübüvvet derecesine çıkarılırsa ortaya mutlak küfür çıkar. Bu nedenle, insanlar tasavvuf yoluna intisap etmeden önce akaid ilmini yeterince öğrenmek zorundadırlar. Aksi hâlde şirkten ve bidatlerden kurtulmak mümkün değildir.

8-Tasavvuf yoluna girenlere rabıtanın geçici olduğu söylenmelidir. Maksat hasıl olunca; Yüce Allah’a vuslat gerçekleşince rabıtanın sona ereceği belirtilmelidir. Rabıtanın Allah’a vuslat yollarından sadece birisi olduğu açıklanmalıdır. Bu anlamda bakarsak rabıta, rehberlik ve muallimliktir. Maksat hasıl olur ve marifetullah gerçekleşirse rabıta da ortadan kalkar.

9-Rabıta yapılacak kâmil mürşit görüldügünde Allah Teâlâ hatıra gelmeli ve dünyevi kaygılar gönülden çıkmalıdır. Mürşidin sireti huzur verdiği gibi sureti de huzur vermeli; yüzündeki güven gam ve kederleri gidermelidir. Sebepsiz yere asık surattan, kabalık ve katılıktan uzak durmalıdır. Kendi katılığı ve kabalığı sebebiyle yek bir Müslüman bile istikametten ayrılırsa bunun vebalinin kendi üzerinde olduğunu bilmelidir.

Şayet rabıtaya bu saydığımız sıfatlar noktasından bakar ve vasıf üzerine bir rabıtadan bahsedersek kimse rabıta ile şirk arasında irtibat kuramaz. Olaya birde tasavvuf yoluna intisap eden şahısların evvela Akaid ilmi öğrenmelerinin farziyetini eklersek şirkten bahsetmek asla mümkün değildir.

Rabıta bir modellemedir. Modelleme her dönemde olmuştur. Her dinin de model insanları vardır Müslümanların rehberi, modeli, önderi ve iktida edeceği tek model ise Peygamber Efendimizdir. Kur’an onun model ve örnek oluşunu bizlere şöyle bildirmiştir: “لَقَدْ كَانَ لَكُمْ فِي رَسُولِ اللَّهِ أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ لِّمَن كَانَ يَرْجُو اللَّهَ وَالْيَوْمَ الْآخِرَ وَذَكَرَ اللَّهَ كَثِيرًا” “Gerçekten Allah’ı, ahiret gününü arzulayanlar ve Allah’ı çok zikredenler için, size, Allah’ın Rasûlünde (takib edeceğiniz) pek güzel bir örnek vardır.”17 Çünkü Resul’e ittiba etmek Allah’a muhabbetin bir göstergesidir ki Kur’an bu konuya şu ayetle açıklık getirmiştir: “قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ” “De ki (ey Peygamber): “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı affetsin; zira Allah çok affedicidir, rahmet kaynağıdır.”18 Ayetlerdeki ana vurgu, Hz. Peygamber’e hayatın bütün boyutlarında ittiba etmenin zorunluluğudur. O’na ittiba etme hususunda, Müslüman olduğunu söyleyen kimseler için seçme hakkı bile yoktur. Müslümanım diyen hiç kimse Peygamber’e uyup uymamada serbest değildir. Müslümansa, Peygambere uymak zorundadır. Şu ayet konuyu çok net bir şekilde ortaya koymaktadır: “وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْرًا أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ وَمَن يَعْصِ اللَّهَ وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُّبِينًا” “Allah ve Elçisi bir konuda hüküm verdikten sonra, artık inanmış bir erkek ve kadının kendileriyle ilgili konularda tercih serbestisi yoktur; (bu hakkı kendinde görerek) Allah’a ve Elçisi’ne isyan eden kimse, apaçık bir sapkınlığa düşmüş olur.”19 Resulullah’ın sünnetine göre Müslümanlar hayatlarına anlam vermek mecburiyetindedirler. Herkesin hayatı Peygamber Efendimiz’e uymak suretiyle meşruiyyet kazanır. Hayatı O’nun hayatına benzemeyen kimsenin hayatı meşru değildir. Tasavvufta ise mürşidin örnekliği Kur’an ve Sünnete uyması, hayatına ihsan makamında Hz. Peygamber’in hayatıyla anlam vermesiyle değer ifade eder. Vahiyden zerre kadar ayrılan bir şahıs irşad ehliyetini kaybeder ve Müslümanların böyle bir şahsı örnek almaları; rabıta yapmaları kesinlikle caiz değildir. İslâm’a aykırı davranışlar sergileyen bir kimseye muhabbet beslenemeyeceği gibi rabıta da yapılmaz. Ehliyetsiz kişilerle gönül bağı kurmak/rabıta yapmak insanı istikametten uzaklaştırır.

Yukarıdaki tanımlamalar doğrultusunda rabıtayı şirk olarak nitelemek aceleci bir yaklaşımdır. Bir şeye küfür ve şirk diyebilmek için elimizde çok önemli deliller bulunması ve bu iddiaların te’vil edilmez durumda olması gerekmez mi? Eğer rabıta kâmil şahsa izafi bir muhabbet, sevilen insanı hatırlama, vahiyle ahlaklanan birisini örnek alma, sevginin yoğunluğundan dolayı siret ve suretini zihinde canlı tutmak ise, bunun küfürle izah edilebilir bir tarafı yoktur. Buna karşılık rabıta edilen kimse; kâfirleri veli edinip Müslümanları ideolojik kurumlara ucuz oy deposu yapan, onların mallarını ve emeklerini sömüren, seyrü sülukunu ikmal etmediği hâlde irşada yeltenen, vahiy ahlakıyla donanmayan, vuslatta yol güvenlğini bilmeyen, cehaletiyle müsellem, yükselen değerlere ve politik yapılara kulluk yapabilen, ruhi alanda içtihad yapamayıp taklitci davranışlar sergileyen, davranış bozukluklarıyla tasavvuf kurumunu yıpratan ve şeriatın emirlerinden tavizler verebilen birisi ise elbette ona rabıta yapılmamalıdır. Böyle birisine rabıta yapmanın itikadi, ameli ve ahlaki tehlikeleri vardır. Tasavvuf yoluna giren kimseler önce ilim öğrenirler, sonra yola intisap ederlerse bu tip tehlikelere düşmezler. İstikamet tek ölçü olduğu için hayırla şerri hemen fark ederler. Bu meyanda şunu da hatırlatalım ki rabıta adına resimleri avuçlara sıkıştırıp onlara bakınmak, fotoğraflara prestij etmek, namaz esnasında bile sadece şeyhini (!) düşünmek ve kıbleye resimler koyup onlara yönelmek İslâm’ın kesinlikle onay vermediği sapkın davranışlardır.

Rabıta İslâm’ın ilk dönemlerinde kavramlaşmamıştır. Onun kavramlaşma ve terimleşme süreci sonraki dönemlerde olmuştur. Günümüzde yazılan bazı meallerde Âl-i İmran Suresi 200. Ayetteki “وَرَابِطُواْ” ifadesini “Allah’a rabıta yapınız”20 diye çevirmek dile ve tarihe sorunlu yaklaşımım kötü tezahürüdür. Anlam olarak rabıta her ne kadar Müslümanların hayatlarında olsa da terimleşmesi tasavvuf ilminin sistematik hâle gelme döneminde olmuştur. Terimleşmesi sonradan da olsa önemli olan onu bidat ve hurafelere boğmamaktır. İçerisine şirk unsuru karıştırmadan tevhidi bir çizgide tutabilmektir. Bunun da yolu daha önce değindiğimiz gibi, Akaid ilminde derinleşmek ve Kur’an-Sünneti her zaman referans almaktır.

Her ne kadar rabıtanın terimleşmesi çok sonra olsa da, ilk dönem İslâm bilginlerinin Âl-i İmran Suresi 200. Ayetten ve Enfal Suresi 60. Ayetten mülhem rabıta tanımları olmuştur. Bu tanımlamalar cihadı merkeze alarak yapılan tariflerdir. Kur’an merkezli tanımlardır. Büyük âlim Hasan el-Basri, Âl-i İmran Suresindeki “Râbitû” emrini; “müşriklere karşı cihad ediniz” şeklinde açıklamıştır.21 Hasan el-Basri bazılarına göre tasavvufun ilminin ilklerinden sayıldığı için onun bu ayetle ilgili yorumunu önemsiyoruz. İlk dönem müfessirlerin en önemlilerinden sayılan Cafer et- Taberi ise aynı ayeti, selefin yolundan giderek; “Cihada hazırlıklı olmak, müşriklere karşı cihad etmek; müşrikler kendi dinlerini terk edip sizin dininizi/İslâm’ı kâbul edene kadar Allah’ın ve sizin düşmanlarınızla savaşmanız ve düşmana karşı besili atlarla hazırlık yapmanız” biçiminde yorumlamıştır. Taberi, “Farz bir namazın edasından sonra diğer namaz için cemaata katılmaya hazırlık yapmayı rıbat”22 sayan hadisden mülhem, rabıtayı cemaata katılmak diye de anlamlandırmıştır.23 Zemahşeri ise; “Savaş için hazırlık yaparak, düşmanları gözetleyerek ve bakımlı savaş atları hazırlayarak her türlü eksikliği gidermeyi” “وَرَابِطُواْ”emrinin gereği saymıştır. Bu çerçevede şu hadisi nakletmiştir: “Allah yolunda bir gece ve gündüz rıbat yapmak, iftar etmeden bir ay oruç tutmaya ve ihtiyaç dışında hiç ara vermeden namaz kılmaya denktir.”24 Müfessir İbni Kesir’in vermiş olduğu anlamlar da yukardaki açıklamalarla örtüşmektedir.25 Müfessirlerin cumhuru rabıtanın savaş için caydırıcı mahiyette hazırlık yapmak olduğu hususunda icma etmişlerdir.26 Hatta tasavvufi tefsirlerin en temel örneklerinden olan Hakaik’u-t Tefsir’de Sülemi’nin yaptığı yorumlar da klasik müfessirlerle örtüşmektedir. Tefsirinde bu ayete bağlı terimsel bir rabıta tanımı yapmamıştır.27

Klasik müfessirler ve âlimler cihadla rabıta arasındaki ilgi kurmuşlardır. İbni Teymiyye’nin ifadesine göre cihad, Allâh’a muhabbetin kemâlini gösteren bir ibadettir. Allah Teâlâ’ya muhabbet cihadı zorunlu kılar. Cihadsız muhabbetten bahsedilemez.28 Cihadla rabıta ve muhabbet arasındaki ilgiye, Kur’an’daki velayetle ilgili ayetleri de eklersek durum daha da netleşir. Çünkü Yüce Allah, kâfirlere muhabbet beslemeyi, sempati bile duymayı yasaklamıştır.29 Bu anlamda Hz. Peygamber’in şu hadisinin çok manidar olduğunu düşünüyoruz: “Kim ki bir kimsenin zalim30 olduğunu bilerek ona yardım eder ve onunla ortak hareket ederse şüphesiz ki o kişi İslâm’dan çıkar.”31 Bu ve benzeri rivayetleri bilen sâliklerin kâfirlere, münafıklara ve zalimlere muhabbet beslemesinin imkanı yoktur. Ayrıca, kâfirlere velayet vererek onları otorite tayin etmek, siyasette belirleyici yapmak, vatanın ve milletin idaresini küfür ehline teslim etmek dinde haram kılınmıştır. Çünkü dindeki temel kural; hiçbir kâfirin Müslümanlar üzerinde velayetinin olmayacağıdır. Bütün bunları birleştirirsek, rabıta yapılan şahıs/kâmil mürşit, hayatının her alanında istikamet üzerine olduğu gibi siyaset ve cihadında da istikamet üzerine olmalıdır.

Kâfir, zalim, fasık, mason, modernist, pozitivist, hümanist ve ideolojik düşünen münafıklara muhabbet duyan kimselerin onların ahlakıyla ahlaklanmaları muhtemeldir. Bu yanlış rabıta yüzünden bir çok Müslüman (!) dünya sisteminin bir parçası olmuştur. İslâm’ın emrettiği bir hayat nizamı için bu insanlar adım bile atmazlarken, bağlı oldukları sözde tasavvufi kurumlar adına dünya küfür sistemine can ve mal vermişler; vermeye devam da etmektedirler. Tavsiyemiz; meşruda itaatın sınırlarını bilen Müslümanların Kur’an’daki isyan ahlakını da bilmeleridir. “İstikametten ayrıldığında mürşidinin değil cübbesini, sakalını çekebilmelidir.” Ümit ediyoruz ki bu ifadeler sözde kalmasın, pratiğe dönüşsün. Tasavvuf ehli insanlar, vahiy eksenli yaşayışlarıyla, Müslümanların kurtuluşları için proje hazırlıklarıyla, dünyaya bakışıylarıyla, dünya sistemini değerlendirmeleri ve ona karşı takip edecekleri mücadeleyle, toplumsal irtidatlara karşı tevhidi yeniden hayata döndürmeleriyle, ümmeti ahlaki yönden tecditleriyle, zalim siyasete kıyamları ve İslâmî olanı ikameleriyle, kadrolaşmaları ve seçkin önderlik yapılarıyla insanlara örnek olmalıdır. Şimdiye kadar rabıtanın yanlış anlaşılmasına sebep olan etkenlerden birisi de rabıta yapılan kişinin ehliyetli bir mürşit olmayışıdır. Eğer, tasavvuf uleması “dünyada garip veya yolcu” gibi yaşamayı prensip edinip çevrelerindeki Müslümanları kapitalizmin tüketim mekanizması olmaktan kurtarabilselerdi, örnek alınıp muhabbet beslenen bu seçkin zevatın meşruiyeti tartışılmazdı. Bütün bunlardan dolayı, rabıtanın meşru oluşunu savunmaktan ziyade, rabıta yapılan veya yaptırılan kişilerin ehliyetleri kurum içi tartışılsaydı daha iyi olurdu. Çünkü basiretli Müslümanlar bilirler ki sadıklarla beraber olmak ayette buyurulduğu gibi ilahi bir emirdir: “يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَكُونُواْ مَعَ الصَّادِقِين” “Ey müminler! Allah’dan korkun (fenalıklardan sakının), imanda ve sözünde doğru olanlarla beraber olun.”32 Sadıklarla beraber olmayı şiar edinen Müslümanların ehliyetli âlimleri örnek almalarının ve onların Kur’an ve Sünnetle örtüşen hayatlarıyla ahlaklanmalarının dinen bir sakıncası yoktur. Sürekli vurguladığımız gibi esas sorun; sevgide ve saygıda ölçüyü kaçırmak, ifrata düşmektir. Mürşid denilen kişileri insaniyet vasfından çıkarıp herşeye vakıf görmek ve onları âdeta uluhiyet konumuna çıkarmak telafisi imkansız itikadi bir hastalık ve cehalettir. Temellerini dinden alan bir tasavvuf mahzâ tevhittir. Hayatın merkezindeki mutlak varlık Allah Teâlâ’dır. Onun iradesine ve emirlerine ters düşen her şey reddedilir. Böyle bir tevhidi anlayışa ulaşmanın yolu, İslâmî ilimlerde derinleşmek ve tasavvufu sadece bir irfan mektebi olarak görüp ruhen olgunlaşmakta mesafe almaktır.

Rabıtayı gözleri kapatıp uyumak veya layık olmayanları örnek alıp muahbbet duymak şeklinde tanımlarsak, elbette böyle bir rabıtanın kârından çok zararı olacaktır. Hakkındaki meşruiyet tartışması da bitmeyecektir. Rabıta, İslâm’ın örnek ve model olmaya layık gördüğü zühd ehli Rabbani âlimlere beslenen muhabbet; onların sunmuş oldukları ahlaki teklifleri hayata yansıtarak emanete liyakatli toplumun hazırlıklarını yapmak biçiminde anlaşılırsa elbette istifade edilecek çok önemli bir vasıta olur. Bu şekliyle tartışma alanı olmaktan da çıkarılabilir. Özellikle rabıta yapılan mürşit âlim ve mücahid olursa, öğrencisi durumundaki Müslümanların en az onlar kadar okumaları, bilgiyi Allah yolunda kullanmaları, modernite ile hesaplaşmaları, zalimleri değil sevmek meyil bile etmemeleri, Müslümanların sorunlarına bilgileriyle çözümler üretmeleri, bildiklerini gece gündüz insanlarla paylaşmaları ve ilimlerini firavni sistemlere destek uğruna kullanmamaları rabıtalarının zorunlu sonucudur. Çünkü böyle bir rabıtada bir model belirleme ve belirlenen bu modelin nitelikleriyle donanma vardır. Eğer rabıta böyle anlaşılır ve uygulanırsa elbette yaşayan bir mürşidin rehberliğinde emanete liyakatli bir cemaatın33 doğumu da yaklaşmış olur. Böylece rabıtanın gerçek amacı da gerçekleşir…

Dipnotlar:

1 Âl-i İmran 3/200
2 Sülemi,Ebu Abdurrahman Muhammed b.Hüseyin,Hakaik’utTefsir, D.K.İ, Beyrut, 2001, c.I,s.97.
3 Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri sözlüğü, Marifet Yay. İstanbul,s.425.
4 Tosun, Necdet, Bahaeddin Nakşbend, İnsan yay. II. Baskı, 2003, İst, s.315.
5 Tosun, a.g.e, s.315
6 Tosun, a.g.e, s.315-6.
7 Sülemi, Hakaik’utTefsir,c.s.97
8 Müslim,49, Zikir, 3,had.no:2750,c.III,s.3107.-
9 Suyuti, Celaleddin, Cami’u-s Sağir, c.I,s.148.
10 Zuhruf 43/67
11 Nahhas, Ebu Cafer, Mean’i-l Kur’an,Mekke,1998,c.III,s.302.
12 Ahmed, Müsned, c.VI,s.256.
13 Buhari,59, Bed’ü-l Halk,6,c.IV,s.79.
14 İbni Kayyim, Medarc’ü-s Salikin,c.II,s.382.
15 Darimi,Cihad,Had.no:7,c.I,s.598
16 Bak:Bakara2/165
17 Ahzab 33/21
18 Âl-i İmran 3/31
19 Ahzab 33/36
20 Bak: Ahmet Didin, Kur’an Meali (Renkli kelimelerle yapılan çalışma), Rayiha Yay.
21 El-Basri, Hasan, Tefsir, c.I,s.164-5
22 Abdurrezzak, Musannef, Had.no:1994,c.I,s.521.
23 Taberi, Cami’u-l Beyan, c.III, s.561-3.
24 Zemahşeri, Keşşaf, c.I,s.449.
25 Bak: İbni Kesir, Tefsir’ü-l Kur’an’il Azim, c.I,s.420
26 Şevkani, Muhammed b. Ali, Feth’u-l Kadir, s.329.
27 Bak:Sülemi,Ebu Abdurrahman Muhammed b.Hüseyin, Hakaik’utTefsir, D.K.İ, Beyrut, 2001, c.I,s.136-137.
28 İbni Teymiyye, Mecmuat’u-l Fetava, c.X,s.57-8.
29 Bak:Hud 11/113
30 Buradaki zalim ifadesi kâfir anlamında kullanılmış olabilir.(M.S.)
31 Heysemi, Zevaid,c.IV,s.205; İbni Kesir, Cami’u-l Mesanid,c.I,s.427.
32 Tevbe 9/119
33 Biz cemaat kavramını Kur’an ve Sünnet eksenli kullanıyoruz. Bugünkü tanımların çoğunun vahiy eksenli olmadığına inanıyoruz. Vahyin itikadi, ameli ve ahlaki boyutlarından taviz verenlerin de değil toplumsal anlamda, bireysel anlamda bile cemaat olamadıklarını biliyoruz. (M.S.)

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster Dr. Mehmet Sürmeli

Kelime-i Tevhîdin İnsan Hayâtına Etkileri

Yediulya5 Mayıs 2017

Bir Devrimdir KELİME-İ TEVHİD 

Yediulya10 Mart 2017

Geceleri Kâim Olmayanlar Gündüzleri Kıyâm Edemezler

Yediulya6 Şubat 2017

Çocuklar Sağını Solundan Ayırt Edince Namazla Emrolunmalıdırlar

Yediulya5 Aralık 2016

Müslümanlar Gece Namazlarıyla Ruhlarını Takviye Ederler

Yediulya21 Kasım 2016

Dr. Mehmet Sürmeli

Yediulya3 Şubat 2016

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya