Doç. Dr. Dilaver Selvi

İslâmî İlimler

Sûfîler, ricâlü’l-gayb denen bir grup velîden bahsetmişlerdir. Bu yazımızda konuyla ilgili tanım, târif ve görüşlerle, bu görüşlere dayanak yapılan âyet ve hadîslerden bir kaç örnek vereceğiz. “Ricâlü’l-gayb”, lügat mânâsı olarak, bilinmeyen, görülmeyen kişiler demek olup tasavvufî ıstılahta bu isim, insanlar arasındaki gizli velîlere, sâlih cinlere, bilgi ve rızıklarını gâibden elde eden bir grup insana verilir.1 “Ricâlü’l-gayb”ı altı kısma ayıran Tehânevî, ilhâm meleklerini de bunlara dâhil etmiştir.2 Bir diğer yaklaşıma göre bu şahıslara “ricâlü’l-gayb” denmesinin sebebi, çoğu insanlar tarafından hâllerinin ve görevlerinin bilinmemesidir.3 Genel anlayışa göre insanlar içindeki ricâlü’l-gaybın bedenleri değil, mânevî hâlleri gizlidir.4 Ebû Abdurruhman-ı Sülemî’ye göre, yüce Allah, bazı seçkin dostlarının sırlı hâllerinin herkes tarafından bilinmesini istememiş, onları zâhiren halkın içinde bulundurmuş fakat bâtınlarını gizlemiştir. Kutup (gavs), bu velîlerin hallerini kontrol etmektedir.5

Herkes tarafından kolayca tanınmadıkları veya gizli olan hakîkat ve sırlara vâkıf oldukları için “ricâlü’l-gayb”6 adı verilen bu seçkin velîlerin arasında sûfîlere göre mânevî bir disiplin ve hiyerarşi vardır. Ancak her mertebedeki ricâlü’l-gaybın adları ve hiyerarşideki yerleri çeşitli kaynaklarda farklı şekilde sayılmıştır. Bu konuda velîlerden Ebu Bekir Kettânî (322/933) der ki: “Nükebâ üçyüz, nücebâ yetmiş, budelâ kırk, ahyâr yedi, umed dört kişi ve gavs bir kişidir. Nükebâ Mağrib’de, nücebâ Mısır’da, abdâl Şam’da, ahyâr yeryüzünde dolaşmakta, umed yerin (kuzey, güney, doğu, batı) dört yanında, gavs ise Mekke’dedir.7 Halkın ihtiyacı ortaya çıktığında önce nükebâ, sonra nücebâ, sonra abdâl, sonra ahyâr, sonra umed Allâh’a niyazda bulunur. Daha sonra duâlarına icâbet edilir. Aksi halde gavs, Allâh’a niyazda bulunur ve duâsına icâbet edilinceye kadar istemeye devâm eder.”8

Kettânî velîleri aşağıdan yukarıya doğru “nükebâ”, “nücebâ”, “abdâl”, “ahyâr”, “umed” (veya umud) ve “gavs” şeklinde sıralarken, Muhyiddin İbn Arabî evliyâyı başlıca altı tabakada inceler ve onları üstten alta doğru şöyle sıralar: Kutub, imamlar, evtâd, ebdâl, nükebâ ve nücebâ’dır.9

İbn Arabî, kutbu, “Tüm hâl ve makamları kendisinde asâleten veya niyâbeten toplayan ricâl” şeklinde tanıtır.10

Asâleten, gerçekte tek kutbun Resûlullâh’ın (sav) rûhu olduğunu, Hz. Peygamber’in (sav) insanlığın doğuşundan kıyâmete kadar bütün nebî, resûl ve kutubların yardımcısı olacağını belirten İbn Arabî,11 bu konuda şu açıklamayı yapar: “Bil ki, Allâh’ın kendileriyle âlemi muhafaza ettiği evtâd dört olup beşincileri yoktur. Evtâd abdal’dan, imamân evtâd’dan daha özel bir yetki ve yere sâhiptir. Kutb ise velîlerin içinde en husûsî bir yere ve yetkiye sahiptir. Abdal lâfzı (bâzen) hepsini ifâde için kullanılır. Kötü sıfatlarını iyi sıfatlarla değiştirenlere “abdal” denir. Bâzılarına göre bu vasıfta kırk kişi vardır. Bâzısına göre sayıları yedidir. Yedi olduğunu söyleyenler, abdal’ın evtâd’dan ayrı yedi şahıs olduğunu söylerken, bâzıları evtâd’ı bu sayıya dâhil etmiştir. Bu durumda yedi şahsın dördü evtâd, ikisi imâmân, biri de ‘kutub’dur. (Diğer bir yaklaşımla), onlara “abdal” denmesi, içlerinden birisi vefât ettiğinde, yerine bir başkasının geçmesi sebebiyledir. Böylece yedilerden biri eksildiğinde kırklardan biriyle, kırklar üçyüzlerden, üçyüzler de sâlihlerden biriyle tamamlanır. Onlara “abdal” denilmesinin bir başka sebebi de sâdece kendilerinin vâkıf olduğu bir ilim ve güçle istedikleri yerde kendi bedellerini bırakabilmeleridir. Bu işi kendi ilmi ve mânevî gücüyle yapamayana “abdal” denmez. Bu hâl, bazen kerâmet olarak ümmetin sâlihlerinde veya ‘efrad’da da görülebilir.”12

Bâzılarına göre sûfîler içinde “kutb” lâkabıyla ilk defa anılan Ebü’l-Vefâ Irakî’dir (v. 495/1102).13 Aliyyü’l-Kârî, Veyse’l-Karânî’nin kendi zamânında abdalin kutbu olduğu kanaatindedir.14 İbn Âbidin, Resûlullâh’tan (sav) sonra ilk kutbun Hz. Fâtıma’nın olduğunu söyleyenlerin bulunduğunu, bâzılarına göre Sahabeden sonra kutupluk makâmına ilk olarak Ömer b. Abdülaziz’in çıktığını nakleder.15 Muhyiddn İbn Arabî, bu ümmet gibi önceki ümmetlerin içinde de kutup zâtların bulunduğunu söyler ve onların isimlerini sayar.16 Ricâlü’l-gaybın zirve noktasında kutup bulunur. Kutba, vahidü’z-zamân (zamanın tekten velîsi), gavs ve halîfe de denir.17

Gavs, kendi zamânındaki velîlerin efendisi ve reisidir.18 O, kutbiyyet mertebesine sâhip olup tektendir; sâdece mahbuplar (Allah tarafından özel olarak seçilip sevilenler) arasından çıkar.19 O, en büyük kutub, aziz, seyyid ve kerim bir insan olup insanlar gizli mühim işlerin çözümünde ve sıkıntı anlarında duâ için ona muhtaçtır; o, duâsı makbûl biridir; hadiste belirtildiği20 gibi, Allah’tan bir şey istediğinde isteği kabûl edilen nazlı kullardandır. Her zamanda Allah Teâlâ’nın özel nazar mahallidir. Böylece o, Allah’tan aldığı ilâhî feyzi kullara ulaştırmada bir vâsıtadır; ilâhî takdir ve murâda uygun olarak insanlara mânevî feyzi dağıtır.21 En güzel ahlâka sâhiptir. Bütün âleme rahmet olup mânen hayat verir. Hz. İsrâfil’in (as) kalbi (hâli ve meşrebi) üzeredir.22 Allah Teâlâ gavsın hallerini halktan gizlemiştir.23 Gavs, bütün âleme yardım eden ve herkesin kendisine uygun şekilde ondan yardım gördüğü kimsedir.24 İmam Şa’rânî, kutba “gavs” denmesini, onun ümmetin derdiyle dertlenmesine ve zorluk içindekilere yardım etmesine bağlar.25

Bâzıları kutbü’l-evliyânın yani gavsın her zaman Ehl-i Beyt’ten biri olduğunu söylemiştir26 fakat Ebü’l-Abbas-ı Mürsî onun diğer kesimlerden de olabileceğini belirtir.27

Hâkim Tirmizî, insanlara rehber ve rahmet olan bu velîleri şöyle tanıtır: “Ehlullâhın bir kısmı, en yüksek velâyet derecesine sâhip olur. Bu kimse, Allah Teâlâ’nın kendisini velâyeti için (seçip) kullandığı bir kuldur. O, Allah Teâlâ’nın kabzasında (özel himâyesinde) hareket eder. O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar (akleder). Allah, onun yeryüzünde şânını (ve irşâdını) yaymış, kendisini halkın, velîler sancağının sâhibi, yer ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, gönüllerin reyhanı, Allâh’ın has dostu, nazargâh-ı ilâhî, rabbânî sırların mâdeni, yeryüzünde Zât-ı Bâri’nin (adâlet) kamçısı yapmıştır. Allah Teâlâ, onun vâsıtasıyla kullarını terbiye eder. Onun nazarıyla ölü kalbleri diriltir. Halkı kendi yoluna çevirir. Onunla hukûk-i ilâhiyeyi ayakta tutar. O, hidâyet anahtarı, yeryüzünün sürûru, ehlullâhın emîni ve imamıdır. Resûlullâh’ın (sav) huzûrunda Rabbini senâ ile meşgul olur. Resûlullâh (sav), onunla bu hususta övünür. Allah Teâlâ, bu makamda onun ismini yüceltir. Resûlullâh (sav), onunla sevinip gözü aydınlık olur. Allah Teâlâ, onun kâlbini dünyevî dert ve meşgalelerden uzak tutar. Kendisine yüksek hikmetini bahşeder. Onu tevhidine (sırf kendisine) sevkeder. Nefsini görmekten ve hevânın gölgesinden yolunu uzak kılar (temizler). Diğer ehlullâhın defterlerine (isim ve hâllerinin yazıldığı sahifelere) bunu emin kılar. Kendisine onların makamlarını tanıtır ve derecelerine muttalî kılar. Bu hâliyle o, nücebânın efendisi, hükemânın sâlihi, dertlerin şifâsı, (mânevî) tabiplerin imamı olur. Sözü, kalpleri (Allâh’a) bağlar. Görülmesi, nefsin hastalıklarına şifâ verir. Teveccüh edip yönelmesi, hevâî arzuları (kalpten) yok eder. Yakınlığı, kötü huyları temizler. O, bahar gibi nûr saçar. Yaz gibi (mânevî) meyveleri toplanır. Kendisine sığınılan bir sığınaktır. Bir şeyler bulunması ümîd edilen mâden kaynağıdır. Hak ile bâtılın arasını ayırt eder. O, sıddîktır; Hak adamıdır, dosttur, âriftir. İlhâma mazhardır. Yeryüzünde Allâh’ın biricik dostudur.”28

RİCALÜ’L-GAYBIN KUR’ÂN VE SÜNNETTEKİ DELİLLERİ
Sufilere göre bazı âyetlerde âleme rahmet yapılan ve halleri gizli olan velîlere işaret edilmekte, abdal hadislerinde de onların vasıfları anlatılmaktadır. Bu konuya işâret eden âyetlerden birkaçı şunlardır:
“Yemin olsun, derinliklere dalıp şiddetle çıkaranlara, kolayca çekenlere, (ilâhî emre imtisâl için) yüzüp gidenlere, (hak yolunda) koşup yarışanlara ve işleri tedbir edenlere” Nâziât, 79/1-5) âyetinin tefsirinde, Kâd-ı Beydâvî, Allâh’ın verdiği işleri tedbir edenlerin melekler olabileceği gibi, bedenden ayrılan fazilet sahibi ruhların ve seyru sülûkla kemâle erip diğer insanları kemâle erdirecek ehliyete ulaşan kâmil nefislerin yani sâfi ruhların da olabileceğini, onların elde ettikleri mânevî temizlik ve kemâlâtla meleklere karıştıklarını, onlar gibi âlemde bazı önemli işleri gördüklerini, insanları irşat ve terbiye ettiklerini belirtir.”29

Ahmed İbn Acibe, âyetin tasavvufî işâretlerinde, bu âyetlerde Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin tecelli ettiği mânâ denizlerine dalarak mâsivâyı görmekten kurtulan, dünya bağlarından ve hevâya tâbi olmaktan sıyrılan, fikirleriyle melekût âleminin nurlarına ve Ceberût âleminin sırlarına dalan, kudsî huzura ulaşmak için yarışan ve Cenâb-ı Hakk’ın verdiği yetki ile kâinâtın birtakım işlerini yürüten ruhlara yemin edildiğini, bunun kutupluk makâmı olduğunu belirtir; Cenâb-ı Hakk’ın izniyle insanların mânevî rızıklarını, gıdalarını ve rütbelerini taksim etme işini yürüten ve kendilerine yemin edilen nefislerin kutupların ve gavsların nefisleri olabileceğini söyler.30

Ebû Abdurrahman Sülemî, “Arzı döşedik ve oraya sâbit dağlar (revâsî) yerleştirdik,” (Kâf 50/7) âyetine bâzı sûfilerin, “Arzdan maksat mahlûkat, dağlardan maksat da velîlerdir. Allah, velîlerle yaratıklarını tutar, onların bereketiyle belâyı defeder” şeklinde mânâ verdiğini belirten Sülemî, velîlerin üstünde “evtâd”, “evtâd”ın üstünde de “revâsî”nin bulunduğunu, bir felâket zamanında kulların (duâ) merciinin “evtâd”, “evtâd”ın da “revâsî” olduğunu söylemiş ve “revâsî”yi, Allah dostlarının havassı kabul etmiştir.31

“O, yeryüzüne (üst kısmında) sâbit dağlar yerleştirdi,” (Fussilet 41/10) âyetinde de bütün evliyâların kıvâmı olan “kutb”a işâret olduğunu belirten Sülemî, bu arada hadîslerde zikredilen “kırklar”, “yediler” ve “üçler” diye anılan velîlerden bahseder ve bunların kıyâmete kadar ümmet içinde bulunacağını söyler.32 Bu konuda tasavvufî tefsirlerde örnekler çoktur.

KONUYLA İLGİLİ HADİSLER
Resûlullâh (sav) Efendimiz, ricalü’l-gaybı oluşturan abdallar hakkında şöyle buyurmuştur:
“Abdâllar Şam’da33 bulunurlar. Onlar, kırk kişidirler. Onlardan biri ölürse Allah, onun yerine bir başkasını getirir. Onların (duâları) sebebiyle yağmura kavuşulur ve düşmana karşı ilâhî yardıma ulaşılır. Onların (duâları) sebebi ile belde ehlinden azab kaldırılır.”34
“Yeryüzü, Hz. İbrâhim gibi (kâlb, hâl ve sîrete sâhip) kırk kişiden hâlî kalmayacaktır. Yeryüzünde yaşayanlar, onların duâları sebebiyle yağmura ve ilâhî yardıma erişirler. Onlardan her ne zaman biri ölürse Allah, bir başkasını onun yerine geçirir.”35
“Abdâllar kırk erkek ve kırk kadındır. Erkeklerden her ne zaman biri ölürse Allah, bir başkasını onun yerine geçirir. Kadınlardan her ne zaman biri ölürse Allah, bir başkasını onun yerine geçirir.”36
“Nûh’dan (as) sonra yeryüzü, yedi kişiden hâlî olmaz. Allah, onların vesilesiyle yeryüzünden (belâları) defeder.”37

Ricalü’l-Gayb’a delil olacak diğer bir hadîste şöyle buyrulur:
“Sizden birinin hayvanı çölde kaçtığı zaman, sâhibi, “Ey Allâh’ın kulları, şu hayvanı tutun, ey Allâh’ın kulları, şu hayvanı tutun” desin. Şüphesiz yüce Allâh’ın (muhtaçlara yardım için görevli) hazır kulları vardır, onu tutarlar.”38 İbn Allan es-Sıddîkî, el-Ezkar şerhinde, hadîste kendisine seslenilenlerin melekler yâhut Müslüman cinler veya abdâl denilen ricâlü’l-gayb olduğunu nakleder.39

Ebu Davud Sünen’in Kitabü’l-Mehdî bölümünde ricâlü’l-gaybı oluşturan abdallarla ilgili bir rivâyete yer vermektedir,40 Tirmizî rivâyetinde ise nücebâdan bahsedilmektedir. Allah Resûlü (sav), “Her peygambere yedi nücebâ verildi; bana ise on dört nücebâ verildi” buyurmuş; hadîsi nakleden Ali’ye, onların kimler olduğu sorulunca, “Ben, Hasan, Hüseyin, Cafer, Hamza, Ebu Bekir, Ömer, Mus’ab b. Umeyr, Bilâl, Selman, Miktad, Huzeyfe, Ammar ve Abdullah b. Mesut’tur” demiştir.41

Allah Resûlü (sav) sahih senetle gelen bir hadîsinde ümmeti içinde kıyâmete kadar hakkı ayakta tutan seçkin bir grubun bulunacağını şöyle haber vermiştir:
“Ümmetimden bir topluluk kıyâmete kadar Allâh’ın emrini ayakta tutmaya devâm ederler. Onları terk edenler ve kendilerine karşı çıkanlar onlara bir zarar veremez. Bu durum, Allâh’ın kıyâmet emri gelinceye kadar devâm eder. Onlar insanlara devamlı üstün gelirler.”42

İmam Nevevî (677/1278), hadîste bahsedilen grubu belli bir tâifeye hasretmenin doğru olmadığını, İslâm ümmeti içinde fakih, muhaddis, müfessir, mücâhit, zâhit, âbid, hayrı emredip kötülükten nehyeden her gurubun bu emâneti kıyâmete kadar taşıyacağını, bütün bunların bir arada bulunmasının şart olmadığını, her birinin değişik bir bölgede bulunabileceğini, hepsinin yok olmasıyla kıyâmetin kopacağını belirtir.43

Sahabeden Ebü’d-Derdâ (ra) konuyla ilgili der ki: “Allâh’ın öyle kulları vardır ki, kendi zamanlarında arzın (mânevî) direkleri olan peygamberlere halef olmuşlardır. Peygamberlik kesilince Allah, onların yerine ümmet-i Muhammed’den abdâl denilen bir grubu koydu. Onlar, çokça namaz kılarak, çokça oruç tutarak ve çokça tesbih çekerek insanları geçmediler. Fakat onları öne geçiren husus, güzel ahlâk, verâda sıdk, güzel niyet, bütün müslümanlar için sâhip oldukları gönül selâmeti ve Allah için nasihat gibi güzel ahlâktır.”44

Abdurrahman Câmî, bu ümmetin Hz. Peygamber’e (sav) vâris olan kâmil kutuplarının onun gibi ümmet içinde tasarrufta bulunduklarını, onun bütün hâl ve ahlâkına vâris olup dereceleri nispetinde diğer insanlara feyiz verdiklerini, onları irşâd ettiklerini ve kemâle erdirdiklerini belirtir.45

Ricâlü’l-gayb, ricâlullâhtır. Ricâlullah, evliyâullâhtır. Evliyâullâh, cündullâhtır. Cündullâh, Allâh’ın orduları demektir. O’nun ordularının sayısını ve görevlerini en iyi O bilir.

KONUYLA İLGİLİ ESERLER
Abdal, kutub ve ricâlü’l-gayb konusunda müstakil çalışmalar yapılmıştır. Bunların içinde Süyûtî’nin (911/1505) el-Haberü’d-Dâl’ı, İbn Âbidin’in (1252/1836) İcâbetü’l-Gavs’ı, Sehavî’nin (902/1497) Nazmü’l-Leâl fi’l-Kelâm ale’l-Abdâl’ı, Nuh b. Mustafa er-Rûmî el-Hanefî’nin el-Kavlü’d-Dâl alâ Hayâti’l-Hadıri ve Vücüdi’l-Abdal’ı,46 İbn Arabî’nin Menzilü’l-Kutb, Risâle fi Marifeti’l-Aktab, Risâletü’l-Gavsiyye, Hilyetü’l-Abdâl isimli eserleri ilk akla gelenlerdir.47 Hâkim Tirmîzî’nin (285/898) Hatmü’l-Evliyâ’sı48 ile İbn Arabî’nin el-Fütûhâtü’l-Mekkiye’si ve Gümüşhânevî’nin Câmiü’l-Usûl fi’l-Evliyâ’sı bu konuya geniş yer veren kaynaklardandır.49 Şarânî, el-Yevâkıt’ta50, İbn Hacer-i Heytemî (974/1566), Fetâva’l-Hadîsiyye’de51, Muhammed Parsa (822/1419) Faslü’l-Hitap’ta52, Ahmed İbn Acibe (1224/1809) Menâzilü’s-Sâirin ve’l-Vâsılîn’de53, gavs, kutup ve abdal için açtıkları özel bölümlerde konuyla ilgili geniş bilgiler vermişlerdir. Ayrıca İmam Rabbâni Mektubat’ta, gavs, kutub ve kutbu’l-irşâd hakkında güzel bilgiler vermektedir. Sehavî, el-Mekâsidü’l-Hasene’de, Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ’da, Münâvî, Feyzü’l-Kadir’de, Yâfiî Neşrü’l-Mehâsini’l-Ğâliye’de, Zerkânî, Şerhü’l-Mevâhib’l-Ledünniyye’de, Aliyyü’l-Kârî el-Esrârü’l-Merfûa’da, Zebîdî İhyâ Şerhi İthâfü’Sâde’de, Zeynî Dehlân Siracü’t-Tâlibin’de, Kettânî Nazmü’l-Mütenâsire fi’l-Hadîsi’l-Mütevâtire’de abdal hadislerini değerlendirmişler, onların bâzısının sahih, bâzısının hasen, çoğunun da zayıf yollarla geldiğini belirtmişler; konuyla ilgili pek çok rivâyetin bulunduğunu ve bunların birbirini desteklediğini dile getirmişler, abdalın varlığını kabul etmişler ve konuyla ilgili bilgi vermişlerdir.

Ricâlü’l-gayb ve abdalla ilgili gelen hadîsler, haberler ve âlimlerin açıklamaları, kâinatta bazı seçkin kulların melekler gibi birtakım mânevî işlerde görev yaptıklarını, insanlara rehber ve rahmet olduklarını ortaya koymaktadır. Bu âlî zâtların kimler olduğu isimleriyle ve cisimleriyle bilinmese de bu vasıfta velîlerin bulunduğunu kabûl etmek dînî bir vecîbedir. Onları inkâr ilme değil, acelecilik, inat, haset, mâneviyattan gaflet veya taassuba dayanmaktadır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.
Son söz yüce Rabbimizin:
“Her bilenin üzerinde daha iyi bilen biri vardır.” (Yusuf 12/76).
“De ki: Ey mülkün sâhibi olan Allâh’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Bütün hayır senin elindedir. Sen her şeye gücü yetensin.” (Âl-i İmrân 3/26)
“Göklerin ve yerlerin orduları Allâh’ındır.” (Fetih 48/7)
“Rabbinin ordularını ancak O bilir.” (Müddessir 74/31).
“Allah dilediğini kendisi için seçer.” (Şura 42/13).
“Allâh’ın seçtiği kullarına selâm olsun.” (Neml 27/59).

Dipnotlar
1 İbn Arabî, Futûhât, 2/2. 2 Tehânevî, Keşşâfu Istılahâtı’l-Funûn, 2/846-47. 3 Heytemî, el-Fetâve’l-Hadîsiyye, s. 592. 4 Uludağ, Süleyman, Ricâlü’l-Gayb (DİA: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedesi), 35/81. 5 Sülemî, Meseletü Derecâtü’s-Sâdıkıne fi’t-Tasavvuf (Mecmûatu Âsâri Ebû Abdurrahman es-Sülemî içinde), 3/86-87. (Tahran 1388). 6 Uludağ, Ricâlü’l-Gayb, DİA, 35/81. 7 İmam Şa’rânî, gavs olan kutbun bedeniyle belirli bir mekânda bulunmasının şart olmadığını, onun, yüce Allâh’ın dilediği yerde bulunduğunu, hâli gizli olduğu için zâhiren farklı işlerle meşgul olduğunu belirtir. bk Şa’rânî, el-Yevâkıt ve’l-Cevahir, s. 328. Şâ’rânî’nin şeyhi Aliyyü’l-Havvas da, gavsın kâlbiyle devamlı yüce Allâh’ın huzuruna bağlı olduğunu, bedeniyle ise Allâh’ın dilediği yerde bulunduğunu, sürekli Mekke’de veya başka bir yerde bulunmadığını belirtir. bk. İbn Âbidin, Muhammed Emin, İcabetü’l-Gavs bi Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Abdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs (tahk. Said Abdülfettah), s. 61-62, (Kahire 2006, 1. Baskı). 8 Hatîb, Târihu Bağdad, 3/75-76. Kettânî, burada şöyle demektedir: Ayrıca bk. İbn Manzûr, Muhtasaru Tarihi Medineti Dimaşk, 1/116; Şa’rânî, Abdülvehhab b. Ahmed, et-Tabakâtü’l-Kübrâ (tahk. Süleyman es-Sâlih), s. 165 (Beyrut 2005, 1. Baskı). 9 İbn Arabî, a.g.e., 2/41. Ayrıca bk. Keklik, Muhyiddîn b. Arabî, el-Futûhât, s. 440. 10 İbn Arabî, a.g.e., 2/5, 6. 11 İbn Arabî, a.g.e., 1/151; Krş. İbn Âbidin, İcâbetü’l-Gavs, (Mecmûatu Resâil-i İbni Âbidin içerisinde) 2/265; Tehânevî, a.g.e., 1/66. 12 İbn Arabî, a.g.e., 1/160. 13 Bk. Mustafa Kara, Tasavvuf ve Tarîkatlar Tarihi, s. 253 14 bk. İbn Abidin, Muhammed Emin, İcabetü’l-Gavs bi Beyâni Hâli’n-Nükabâ ve’n-Nücebâ ve’l-Abdâl ve’l-Evtâd ve’l-Gavs (tahk. Said Abdülfettah), s. 33 (Kahire 2006, 1. Baskı). Ayrıca bk. Resâilü İbn Âbidin, 2/265. 15 Bk. İbn Abidin, a.g.e, s. 33-34; Resâilü İbn Âbidin, 2/265. 16 Bk. İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye., 1/151-153, 157, 2/555, 574. 17 İbn Arabî, el-Fütûhâtü’l-Mekkiyye, 5/202 (Beyrut 2006). 18 İbn Âbidîn, İcâbetü’l-Gavs (Resâilu İbn Âbidin içinde), 2/265; Heytemî, el-Fetevâl-Hadisiyye, s. 592. 19 Kayserî, Davud b. Mahmud, et-Tevhid ve’n-Nübüvve ve’l-velaye (Resâilü Kayserî içinde), s. 27 (Tahran 1381). 20 Hadisin meali şöyledir: “İnsanların tanımadığı ve pek değer vermediği pejmürde kılıklı öyle kimseler vardır ki, eğer Allah’tan bir şey istese Allah onun istediğini muhakkak yerine getirir.” bk. Buhârî, Sulh, 8; Cihad, 12; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 225; Ebû Davud, Diyât, 28; Tirmizî, Menakıb, 54. 21 Gavsın bu halini Aliyyü’l-Kârî, Şeyh Zekeriyya el-Ensârî’den nakletmiştir. Bk. Aliyyül’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtih Şerhu Mişkâti’l-Mesâbih (tahk. Şeyh Cemal Aytânî), 10/95 (Beyrut 2001, 1. Baskı). Aliyyü’l-Kârî, burada abdallarla ilgili geniş nakillerde bulunur. 22 Gümüşhânevî, Câmiu’l-Usûl fi’l-Evliya, s. 14-15 (Beyrut 2002); Yâfiî, Ebu Muhammed Abdullah b. Es’ad el-Yemenî Ravdü’r-Reyâhîn fi Hakâyâti’s-Sâlihîn (Tahk. Adnan Abdürabbihi-Muhamedd Edib el-Câdir), s. 39-40 (Dımeşk 1998, 2. Baskı). 23 Yâfiî, Ebu Muhammed Abdullah b. Es’ad el-Yemenî, Neşrü’l-Mehâsini’l-Ğâliye fî Fadli’l-Meşâyihi’s-Sûfiyye Âshâbi’l-Makâmâti’l-Âliye (Talik: Halil İmran el-Mensûr), s. 372 (Beyrut 2000, 1. Baskı). 24 İbn Acibe, Menâzilü’s-Sâirîn ve’l-Vâsılın (el-Cevâhirü’l-Acibe içinde), s. 266. 25 Şa’rânî, Abdülvehhab el-Envârü’l-Kudsiyye fi Beyâni Kevâidi’s-Sufiyye (takh. Heyet), s. 497 (Beyrut 1999, 1. Baskı) 26 Heytemî, Ahmed İbn Hacer, es-Sevâikü’l-Muhrika, s. 223 (Beyrut 1993, 3. Baskı); Sayyâdî, Kalâidü’z-Zeberced Şerhu Hikemi Mevlânâ er-Rifâî Ahmed (tahk Ahmed Ferid el-Mezîdî), s. 152. Ayrıca bk. el-Mezîdî, Cem’u’l-Makâl, s. 360 (Kahire 2006, 1. Baskı). 27 İskenderî, İbn Ataullah Tacudiddin Ahmed b. Muhammed, Letâifü’l-Minen, s. 72 (Beyrut 200, 2. Baskı), Süyûtî, Te’yidü’l-Hakikati’l-Aliyye, s. 93 (Haleb 2002); İbn Acibe, a.g.e, s. 267; 28 Hâkim et-Tirmîzî, Nevâdiru’l-Usûl, 1/339. 29 Beydâvî, Envârü’t-Tenzîl, 2/564-565. Benzer açıklamalar için bk. Alûsî, Rûhü’l-Me’ânî, 30/24; Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/511 (Sadeleştirme: Azim Dağıtım). Razî, Tefsir-i Kebir, Nâizat 1-5. ayetlerin tefsiri. 30 İbn Acibe, el-Bahrü’l-Medid fi Tefsiri’l-Kur’âni’l-Mecid, 8/227-228 (Beyrut 2002, 1. Baskı). 31 Ateş, Sülemî ve Tasavvufî Tefsiri, s. 199. 32 bk. Ateş, a.g.e., s. 200 (Sülemî, Hakâiku’t-Tefsir, nr. 77, varak 67a’dan naklen). 33 Aliyyü’l-Kârî, Şam’dan kastın, belirli bir şehir değil, Şam bölgesi ve onun geriye doğru çevresi olduğunu belirtir. bk. Aliyyü’l-Kârî, Mirkâtü’l-Mefâtih, 10/93 (Beyrut 2001, 1. Baskı). 34 Ahmed, Müsned, 1/112; Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbih, nr. 6277; Heysemî, ez-Zevâid, 10/62; Zebîdî, İthâfü’s-Sâde, 10/32; Süyûtî, el-Haberü’d-Dâl, s. 16, el-Hâvî li’l-Fetevâ, 2/418 Sehâvî, Mekâsıd, 9; Aclûnî, a.g.e., 1/2; İbn Manzûr, Muhtasaru Târihi Dimeşk, 1/113. 35 Sülemî, Tabakâtü’s-Sufiyye, s. 2; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Vasît, 5/65 (nr. 4113); Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 1/765; Heysemî, a.g.e., 10/63. 36 Deylemî, a.g.e., 1/154-155; Süyûtî, el-Câmiü’s-Sağîr, 1/471 (nr. 3036); el-Hâvî, 2/424; el-Haberü’d-Dâl, s. 33; Aclûnî, a.g.e., 1/25. 37 Süyûtî, el-Haberü’d-Dâl, s. 37; el-Hâvî, 2/424. 38 Hadis için bk. İbnü’s-Sinnî, Ameli’l-Yevmi ve’l-Leyle, nr. 508; Taberânî, el-Kebir, nr. 10518; Ebû Ya’lâ, Müsned, nr. 5269; Heysemî, ez-Zevâid, 10/132; Nevevî, el-Ezkâr, nr 542. 39 Bk. İbn Allan, Muhammed Ali b. Muhammed, el-Fütûhâtü’r-Rabbâniyye ale’l-Ezkâri’n-Neveviyye (tahk. Abdülmün’ım Halil İbrahim), 5/101 (Beyrut 2004, 1. Baskı). 40 Ebû Davud, Kitabü’l-Mehdi, 8 (nr. 4286). Hadis için ayrıca bk. Ahmed, Müsned, 6/316; Hakim, Müstedrek, 4/431; İbn Hıbban, Sahih, nr. 6757; Beğavî, Mesâbihü’s-Sünne, nr. 4214; Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbih, nr. 5456. 41 Tirmizî, Menâkıb, 30 (nr. 3810); Mübârekpûrî, Tuhfetü’l-Ahvezî, 10/198. Ayrıca bk. Ahmed, Müsned, 1/88. Bu hadiste, bahsi geçen zâtlar nükebâ, vüzerâ ve nücebâ olarak tanıtılmış, bu on dört kişinin yedisi Kureyş’ten, yedisi muhacirlerden olduğu belirtilmiştir. 42 Buhârî, İ’tisâm, 10; Müslim, İmâret, 53; Tirmizî Fiten, 27, İbn Mâce, Mukaddime, 9; Ahmed, Müsned, 5/ 34, 269, 278. 43 bk. Nevevî, Müslim Şerhi, 13/67, İbn Hacer, Fethü’l-Bârî, 15/229. 44 Gazâlî, a.g.e, 3/438. Rivayet için ayrıca bk. Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-Usûl, 1/165. Süyûtî, el-Haberü’d-Dâl (el-Hâvî içinde), 2/465. 45 Câmî, Abdurrahman, Nakdü’n-Nusûs fi şerhi Nakşi’l-Fusûs, s. 294-297 (Tahran. 1389 h.); Avni Konuk, Fusûsu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi, 1/107 vd. (İstanbul 1987). 46 Nuh b. Mustafa’nın el-Kavlü’d-Dâl isimli eseri, Ramazan Muhammed b. Ali es-Saftâvî’nin tahkîki ile basılmıştır. (Beyrut 2013, 1. Baskı). 47 Konuyla ilgili diğer çalışmalar için bk. Süleyman Uludağ, Ricalü’l-Gayb, DİA, 35/82. Nakşî pirlerinden Yakub-i Çerhî’nin de (851/1447) konuyla ilgili Risâle-i Abdâliyye isimli Farsça bir eseri mevcuttur. Bk. Tosun, Nejdet, Bahâeddin Nakşbend-Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, s. 151 (İstanbul 2002, 1. Baskı). Çerhî, rical-i gaybı, Uzletîler ve İşretîler diye iki gruba ayırır, şeyhi olan Bahâeddin Nakşbend’in kendi zamânında İşretîlerin önderi olan Kutbu’l-İrşâd olduğunu söyler. bk. Tosun, a.g.e, s. 153. 48 Hakim Tirmizî, Nevâdirü’l-Usûl adlı eserinde “Abdal’ın Adedi ve Sıfatları” başlığı ile 51. bölümü bu konuya tahsis etmiştir. bk. a.g.e, 1/165-168. Onun Kitâbu Sîreti’l-Evliyâ isimli eseri de konuya geniş yer vermektedir. 49 İbn Arabi’nin Menzilü’l-Kutb ve Hilyetü’l-Ebdal adlı risaleleri için bk. Resâilu İbn Arabî, s. 323-335; 507-513 (Beyrut 1997, 1. Baskı). Diğer eserlerin tam isimleri “Kaynakça” bölümünde verilmiştir. 50 Şa’rânî, el-Yevâkıt ve’l-Cevahir, s. 324-334. 51 Heytemî, Fetâva’l-Hadisiyye, s. 592-600. 52 Parsa, Faslü’l-Hitap/Tevhide Giriş (trc. Ali Hüsrevoğlu), s. 568-595 (İstanbul 1988 53 İbn Acibe, Menâzilü’s-Sâirîn ve’l-Vâsılîn (el-Cevâhirü’l-Acibe min Te’lifi Seyyidî Ahmed İbn Acibe içinde, . tahk. Abdüsselam İmrânî el-Hâlidî), s. 265-270. İbn Acibe, burada velâyetin kıyâmete kadar devâm edeceğini, velâyet dâiresinin evliyâ, nücebâ, nükabâ, evtâd, büdelâ, aktab ve gavstan oluştuğunu, gavsın tek kişi olduğunu belirtir; kutup ve gavs hakkında geniş bilgi verir ve bu arada şeyh Ebü’l-Hasen-i Şâzelî’nin kutbun alâmetleri içinde saydığı 15 alâmeti açıklar.

Yorum Eklemek için Tıklayın

Cevap bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Daha Göster İslâmî İlimler

Helâl Gıdâ

Yediulya14 Aralık 2017

Sadaka

Yediulya11 Ağustos 2017

Hz. Ebû Bekir’in Halife Seçilmesi

Yediulya11 Temmuz 2017

Mürşid-i Kâmil’e Teslîmiyet

Yediulya8 Haziran 2017

Peygamberimizin İrtihalinde

Yediulya8 Haziran 2017

Bir Allah Dostundan Çizgiler

Yediulya8 Haziran 2017

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya