Mustafa Özcan

Cezayir’de Keşf-i Kadîm’e/Köklere Doğru Yolculuk!

Mustafa Özcan

Bir musîbet bin nasîhatten evlâdır denilmiştir. Cezayir târih içinde kaybettiği değerleri arıyor. 1830 ile 1962 yılları arasında Fransa’nın sömürgesi olarak yaşamış ve din ve diyânetinden ve dilinden uzaklaştırılmıştı. Hâlâ bu dönemin kalıntıları, tortuları devâm etmektedir. Sömürgecilik dönemi ülke târihi içinde büyük bir fâsılaya yol açmış; öncesiyle sonrasını birbirinden ayırmıştır. Târihî yakası açılan Cezayir’in iki yakasını bir araya getirmek bir daha mümkün olmamıştır. Bağımsızlıktan sonra başarısız modeller denenmiştir. Ahmet Bin Bella hapisten çıkarıldıktan sonra ‘alternatif’ modellerle özüne dönmeye çalışsa da bu çabalar denildiği gibi ‘post mortem’ yâni gecikmiş çabalardır. Huvari Bumedyen iktidârı sırasında müflis sosyalist model uygulanmış Tunus gibi yeşil bir ülke olan Cezayir kendi söküğünü dikemez hâle gelmiştir. İstenilen sanâyi devrimi de gerçekleştirilememiştir. Genç nüfûsun da artmasıyla birlikte sorunlar çığ gibi büyümüş patlamaya doğru seyretmiştir. Şadli Bin Cedid döneminde katı uygulamalardan vazgeçilmiş ve sosyalist model geride bırakılmıştır. Lâkin tortular devâm etmiştir. Şadli Bin Cedid döneminde dindarlığın önü açılmış ve Kostantine şehrinde Şadli Bin Cedid’in öncülüğünde Emir Abdulkadir İslâm Üniversitesi kurulmuştur. Burası İslâmî ilimlere susamış nesiller için bir kaynak olmuştur. Özellikle de burası Ezher ve dünyânın birçok yöresinden gelen nitelikli hocaların uğrak yeri, ders verdikleri bir ilim yuvasına dönüşmüştür. Yusuf Karadavi, Muhammed Gazali gibiler bir taraftan burada İhvan eksenli düşünceyi filizlendirirken diğer taraftan da Mısırlı meşhur müfessir ve sûfî Muhammed Mütevelli Şaravi buradaki sûfî geleneği ve kökenleri araştırmış ve keşf-i kadîm yolculuğuna çıkmıştır.

*

1980’li yıllarda özellikle Suudi Arabistan’a giden ve burada İslâm üniversiteleriyle tanışan gençler selefî düşünceye açılmışlar ve bu yeni bir dalgayı berâberinde getirmiştir. Kezâ Afgan cihâdına katılan gençlerin bir kısmı da ülkelerine selefî düşünceyle dönmüştür. Bunun sonucu olarak ülkede hem ilmî Selefîlik hem de ‘cihadcı selefîlik’ almış başını gitmiştir. 1988 yılında kötüleşen şartlar netîcesinde sosyal bir infilak ve patlamanın ardından ülke, Şadli Bin Cedid’in önünü açmasıyla çoğulcu sisteme geçmiştir. Bu da Arap Baharından sonra olduğu gibi laik-anti laik kavgasını tetiklemiş ve eski tüfekler durumdan vazîfe çıkarmışlardır. Bir taraftan ülke siyâsî selefîlik (FIS), siyâsî İhvan çizgisini temsil eden Mahfuz Nahnah ve Hamas hareketiyle siyâsî çatışmaya girerken diğer taraftan da devlet kuluçkalarında üretilen ya da çoğaltılan GIA gibi IŞİD veya DAEŞ’in Cezayir modelleri ve selefleri harekete geçmiştir. 1990 öncesi ülke yolsuzlukların ve tek parti rejiminin girdâbında yuvarlanırken ve çürüme yaşarken 1990’lı yıllar silahlı selefî gruplar ile köktenci laik askerlerin başı çektiği bir çekişmeye yakalanmış ve kâbûsa tutulmuştur. Bu sûretle Suriye’nin öncü modeli burada yaşanmıştır. Suriye ve Irak’ta faaliyet gösteren IŞİD/DAEŞ yerine Cezayir modelinde ipten kazıktan üretilmiş GIA modelini görmekteyiz. Bu 10 yıllık acı ve verimsiz dönemden sonra 1999 yılında FIS’ın askerî kanadı AIS ile Buteflika arasında varılan anlaşmadan sonra ülke büyük ölçüde sükûnet ortamına dönebilmiştir.

*

İşte bu dönemde çatışmacı değil de toparlayıcı bir model aranır olmuştur. Bu da keşf-i kadîmin izini sürmekle mümkün olabilirdi. Nitekim o yönde fikrî sondajlar yapılmıştır. Elbette bâzı soruların sorulması gerekirdi. Buna göre, keşf-i kadîm mümkün mü? Geçmişi sağlıklı bir sûrette ihyâ etmek ne derece mümkündür? Fransızlar ve ötesinde bağımsızlık döneminde kökleri kurumasa bile zayıflamış olan tasavvuf ve tarîkatların köklerinin veya kalıntılarının yeni şartlarda güçlendirilmesi mümkün müdür?

Cezayir gibi Batı Afrika ülkelerinde sömürgecilik sonrasında tasavvufa bakışta meşrûiyet sorunu yaşanmıştır. Bu nasıl aşılır? Sömürgecilik döneminde sömürgecilerle işbirliği ile suçlanan zâviye ve tekkeler yeni dönemde saltanat ulemâsı olarak görülemez mi? Bu suçlamaların temel sebebi, sömürgecilik öncesi ve sırasında tasavvuf çizgisinin ana akım, hâkim ve yaygın bir çizgi olmasıyla alâkalıdır. Kimi tasavvuf ehlinin bu dönemde kendisine ve değerlerine yabancılaşarak dejenere olarak sömürgecilikle uzlaşmacı bir çizgiyi ihtiyâr etmesi ve benimsemesidir. Bu tarz tartışmalar ülkemize de yabancı değildir. 28 Şubat sürecinde İslâmî gelişmelerin önünün kesilmesinin İslâmî önderlere yaptırılmak istenmesi gibi cumhuriyet sonrasında dînin özüne veya pratik alanına temâs eden bâzı inkılaplar da dînî önderlere havâle edilmek, yaptırılmak istenmiştir. Vitrine konularak veya onların arkasına sığınılarak bazı dindışı icraatlar yapılmıştır. Seyyid Bey veya Urfa Mebusu Şeyh Safvet Efendi gibi bâzı zevat bu târihî dönemeçte operasyon aracı olarak kullanılmıştır.

Elbette her mesleğin hakîkîleri olduğu gibi züyufları yâni sahteleri ve kalpazanları da olmaktadır. İslâm dünyâsında genel tereddî ve gerilemeden yer yer tarîkat erbâbı da nasîbini almıştır. Bununla birlikte Cezayir târihinin iki ucundan ilkinde İbni Arabî geleneğine bağlı Abdulkadir el Cezairi vardır ve Fransızlarla İslâm nâmına kurallara uygun olarak 15 yıl savaşmıştır. 1950’li yıllarda ise yüzeye Cemiyetü’l Ulemâ ve Bin Badis-Beşir İbrahimi ikilisi çıkmıştır. Cemiyet ‘turukiyye’ adıyla hafife alınan tarîkatlara mesâfelidir. Cemiyetü’l Ulema her ne kadar Reşid Rıza veya Muhammed Abduh gibi her kalıba giren (konformist) modellerden etkilenmiş ise de sonuçta gelenekselleşmiş ve Cezayir’de yerel İslâmî düşünceyi temsil eder hâle gelmiştir. Bu sebeple de fitneden uzak durmuştur. Olgunlaşmamış hâricî modellere iltifat etmemiştir. Gençler ise onları yetersiz görerek sınırları aşan selefî düşüncelere ve ötekilere kapılmış, açılmış ve bu sûretle Cezayir bir çatışma ortamına yuvarlanmıştır. İşte bu konjonktürde Cezayir’i fikrî olarak bu ortamdan hangi düşünce çıkarabilir ve ülkeyi esenliğe kavuşturabilir sorusu ortaya atılmış ve arayışı baş göstermiştir!

Bu sorunun cevâbı olarak verilen şıklardan birisi elbette ihyâya medar çağdaş kisvesinde tasavvuftur. Bununla birlikte tasavvuf ricâlinin yâni temsilcilerinin inâyetle yetiştirilmesi gerekir. Tâ ki isim müsemmâya denk ve uygun düşsün. Elbette rûhunu diriltmeden sâdece ismi üzerinden gitmek bizi bir netîceye götürmez. Bununla birlikte Mevlânâ’nın ifâdesiyle, ‘ Şems’ten yalan haber getirene hırkam doğru haber getirene canım fedâ olsun’ anlayışıyla da hareket etmek lazım. Sâlihlerin anıldığı yere bereket iner. Cezayir 1990’lı yıllarda kesintiden kurtulur ve tasavvuf âlemiyle yeniden tanışır.

Tasavvufun kendisine has misyonu vardır. Kimileri bu misyonu daraltarak kimi akımlara karşı karşıt ağırlık olarak kullanmak istiyor. Siyâset âlemi tasavvufu kendi zâviyesinden işlevsel kılmak istiyor. Esâsında Cezayir’de denge oyunu oynanmıştır. Mısır ve Cezayir gibi ülkelerde kullanılma amaçlı olarak bâzen sola karşı İslâmî kesimler rejimler tarafından karşı ağırlık ve dalgakıran bir akım olarak görülmüşlerdir. Ardından bu oyun İslâmî kesimler arasında kurulmuştur. Mısır gibi ülkelerde İhvan baskın ve güçlü olduğundan dolayı onu dengeleyecek akımlar aranmıştır. Bu çerçevede Selefîlik akımı imdâda yetişmiş ve güçlendirilmeye çalışılmıştır. Bununla birlikte kurmaca selefîlik ilk denemede çökmüştür. Mısır’da Selefî Davet ve Nur Partisi Arap Baharından sonra kötü bir deneyim geçirmiş ve seri bir biçimde kitlelerin gözünden düşmüştür. ‘Çivi çiviyi söker’ misâli dînî akımlar birbiriyle vuruşturulmuştur. Bu çerçevede de Abbas Medeni veya Ali Beblhac gibilerine karşı rejim HAMAS Lideri Mahfuz Nahnah’dan medet ummuştur. Bununla birlikte FIS’i etkisizleştirmek ve meşruiyetini örselemek için karşısına daha radikal ve kurmaca bir selefî örgüt çıkarılmıştır. GIA adıyla yüzeye çıkan ve taşan bu selefî hareket tamâmen tekfirci bir çizgide ilerlemiş ve ilâveten kaba uygulama ile birlikte dindarları sindirmiş ve bâzı liderlerini öldürmüştür. Cezayir’de yaşanan acı tecrübenin ışığında tekfirci ve batılı, batıcı akımlara karşı tasavvufun rolünden faydalanma ihtiyâcı hâsıl olmuştur. Bununla birlikte kirli siyâsetin yönlendirdiği kimi çıkışlar sâdece çıkış zemînini kirletmektedir. Hakîkaten Cezayir’in tasavvuf erbâbına ihtiyâcı îzahtan vârestedir ama siyâsî mühendislerin hesaplarından kaçınılmalıdır. Yoksa tasavvufî akımlar reçete değil kurban olur.

Batılılar ve Cezayir rejimi meseleye zehir-panzehir zâviyesinden bakmaktadır. Deutsche Welle gibi Batılı yayın organları tasavvuf erbâbını illâ da Selefîliğin karşısına dikme merâkında. Yerel düzeyde Dr. Muhammed Bin Bureyka da tasavvufu her türlü aşırılığın ve selefîliğin ilacı ve panzehiri olarak görüyor. Bu doğru olmakla birlikte mühendislik hesaplarından uzak ve ârî olmalıdır. Bunu biraz da planlayarak ve zorlayarak yapmak istiyorlar. Hâlbuki tasavvufi akımlar ve tarîkatlar zorlamada olmadan da zâten yapıları gereği bunu icrâ etmektedirler. Konumu gereği tasavvuf erbâbı Selefîlerin hilâfına insanı öldürmeyi değil diriltmeyi esas alır. Tasavvufun intişâr ettiği yerlerde aykırı fikirler meydan bulamaz ve geriler. Dolayısıyla söylem ve eylem bazında tasavvufu Selefîliğin karşısına dikmek siyâsî mühendislik çabaları çerçevesine girer ki bu ihlâsı kırar. Asıl ilaç müteşerri/şerîate dayanan tasavvuftur yâni Cüneyd’in izini tâkîb eden tasavvufî anlayıştır ki Kur’ân ve Sünnete dayalı ve eksenlidir. Kurmaca anlayışlar ise ancak siyâsî mühendisliklerin âleti olabilir. Nitekim Zalmay Halilzad’ın eşi Cherly Benard, ‘Civil Democratic Islam: Partners, Resources, and Strategies’ adlı ısmarlama çalışmasında Müslümanlar arasında gelenekçi tâbir ettiklerini veya tasavvuf erbâbını muhtemel dostlar kategorisinde ele almaktadır. Köklerinden kopmamış müteşerri tasavvuf için bunu söylemesi mümkün değil. Müteşerri tasavvuf diriltir, öldürmez. Zâten târihî süreç içinde Kuzey Afrika ülkelerindeki dînî anlayış üç ayak üzerine kuruludur. Mâliki, Eş’âri ve Cüneyd anlayışı üzerine tasavvuf. Bu üçlemede Mâliki mezhebi çıkarıldığında bu terkip Türkiye için de kurulabilir. Hanefi mezhebi, Cüneyd tasavvufu ve Maturidi akâidi.

1990’lı yıllarda başlayan tasavvufî çalışmalar 2000’li yıllarda inkişâf etmiş ve Kur’ân kurslarıyla birlikte iç içe yüzlerce binlerce zâviye açılmıştır. Zâviyelerden mezun olan ve yetişen tasavvuf eğilimli zümreler imam ve hatip olarak atanmaktadır. Bunlar kitlesel ve kurumsal yapılarının gereği aşırı uçlara karşı oldukları gibi Batıcılık karşısında da dalgakıran vazîfesi görmektedirler.

Üniversitelerin vermediği ahlâkî terbiyeyi zâviyeler vermekte ve toplum için olumlu ve yapıcı nesiller yetiştirmektedir. Üniversiteler yabancılaşmayı zâviyeler (tekkeler) ise kaynaşmayı berâberinde getirmektedir. Burada İslâm’ın hakîkati ve insanlığın sıcaklığı tecellî etmekte, yansımaktadır. Tasavvuf bir yönüyle ‘inkibas’ durumunu temsil etmektedir. İnkibas yansıma, yansıtma demektir. Kur’ân ve Sünneti temsil düzeyinde halka yansıtmaktır. Cezayir’de mescidlerin ve câmilerin imâmeti yüzde 90’ı zâviye/tekke mezunları tarafından deruhte edilmektedir. Öyle ki son sıralarda zâviyeler başkanlık sarayına (Muradiye) en kısa yol olarak anılmaktadır. Bu açıdan yolsuzluklarla anılan eski Enerji Bakanı Şekip Halil, ABD’den dönüşünde Celfe’deki Marzukiye Zâviyesini ziyâret etmiş ve ardından tekke ve zâviyelere dönük zincirleme ziyâretlerini sürdürmüştür. Kendisi reddetse de hakkında Buteflika’nın yerine hazırlandığına dâir güçlü emâreler bulunuyor.

Şekip Halil adlı eski bakan daha önce de Meksika gibi ülkelerde Abdulkadir el Cezairi’nin timsâlini açmıştır. Esâsen Abdulkadir el Cezairi Kuzey Afrika’nın Simón Bolívar’ı sayılmalıdır. Elbette İbni Arabî’nin izinden giden büyük sûfî ve komutan Abdulkadir el Cezairi’nin timsal veya heykel gibi tebcil araçlarına ihtiyâcı yoktur. Bununla birlikte târihin kaydettiği en önemli gerilla kumandanlarından birisidir. Daha ötesine gittiğimizde burası İbni Arabî ile Abdulkadir Geylani arasındaki halkayı temsil eden Ebu Medyen Medeni Hazretlerinin yurdudur. Tilemsan sûfîler diyârıdır. Haşimi Şerif ve Süleyman Baruni gibi sûfî kahramanlar işgâlcilere karşı hem kendi ülkelerini savunmuşlar hem de Libyalı kardeşlerine yardım etmişlerdir.

Mısır’daki gibi Cezayir’de de tarîkatlar örgütlenmiş ve üst çatı altında toplanmaya başlamışlardır. Şimdi Cezayir’de 3500 kadar Kur’ân kursu ve zâviyede talebe eğitiyorlar.

Kimileri tasavvufun dinamizmi öldürdüğü ve pasifliği teşvik ettiği kanâatini seslendirmektedir. Mahza yanlış değerlendirmedir. Bu faraza bir yönüyle doğru olsa bile öteki yönüyle yanlış bir önermedir. Tasavvuf terbiye ve tehzib yoluyla nefsi paklıyor ve hayrı değil şerri pasifleştiriyor. Şerri pasifleştirmek mutlak pasifizm değildir. Tasavvuf pasifliği teşvik ediyorsa o zaman nefsi kıran oruç da insanı pasifleştirmektedir. Bâzen şerri pasifleştirmek rûhu yüceltme yöntemiyle bâzen de nefsi kırma ve ezme yöntemiyle sağlanmaktadır. Sonuç itibâriyle, tasavvuf hayrın inkişâfına ve şerrin de pasifize edilmesine mâtuftur. Radikalizm ise bâzen İslâm sûretinde görünse de nefsin azdırılmasıdır. Tasavvuf ise bu eğilimi dizginler ve terbiye eder.

Mustafa Özcan (Yenidünya Dergisi Mayıs 2016)

Daha Göster Mustafa Özcan

İslâm Birliğine Giden Çileli Yol!

Yediulya7 Şubat 2017

Mustafa Özcan

Yediulya20 Ocak 2016

Mustafa Özcan

Yediulya7 Aralık 2015

Mustafa Özcan

Yediulya6 Kasım 2015

Mustafa Özcan

Yediulya9 Eylül 2015

Mustafa Özcan

Yediulya9 Haziran 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya