kodeforest

ALTIN SİLSİLE

Doğumu: Adana, H.1312 / M.1892

Vefatı: Medîne, H.1404 / M.1984

Şemâili

Uzuna yakın orta boylu, hafif bedenli, buğday tenli, seyrek sakallı, kıvırcık saçlı, elâ gözlü mücessem bir nûr heykeliydi. Mehâbetinden yüzüne bakmak, hele göz göze gelmek kâbil olmazdı. Etrafa ziyâlar saçan gözlerinin isâbet ettiği vücud, tir tir titrerdi. Hatta onun nazarlarından müteessir olup cezbeyle düşüp bayılanlar bile olurdu. Temiz ve düzgün giyinirdi. Sakalı bir tutamı geçmezdi. Saçlarını ya tamamen kestirir veya kulak memesine kadar uzatırdı. Bütün bunlar sünnet-i seniyyeye imtisallerindendi.

***

Mahmud Sâmi Ramazanoğlu, 1892 yılında Adana’da dünyaya geldi. Babası tarihte Ramazanoğulları diye bilinen aileden Müctebâ Bey, annesi Ümmügülsüm Hanım’dır. Sâmi Efendinin büyük ceddi Abdülhadi Bey’in tesbit ettiği âile şeceresine göre Ramazanoğulları’nın aslen Türklerin Oğuz boyunun Üçoklar kabilesinden olduğu ve Hz. Hâlid b. Velid (r.a.) nesliyle münasebettar bulunduğu anlaşılmaktadır.

İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da tamamlayan Sâmi Efendi, yüksek tahsil için İstanbul’a geldi. Daru’l-Fünûn Hukuk Mektebi’ne girdi. Hukuk Fakültesi’ni birincilikle bitirdikten sonra askerlik hizmetini zâbit vekili (yedek subay) olarak yine İstanbul’da yaptı.

Zâhir ilimlerini devrin ulemâ ve müderrislerinden tamamlayan Sâmi Efendi için sıra manevi ilimlere ve bâtının imârına gelmişti. Fıtrat-ı necîbesinin şiddetli meyli sebebiyle tasavvuf yoluna sülûk etti. Devrin meşhur Nakşî tekkesi Gümüşhaneli Dergâhında bir müddet erbaîn ve riyâzatla meşgul olduktan sonra arkadaşı Beşiktaş eski müftüsü Fuad Efendi’nin babası Rüşdü Efendinin delâletiyle Kelâmî Dergâhı şeyhi ve Meclis-i Meşâyıh reîsi Erbilli Es’ad Efendi’ye intisab etti. kısa zamanda kesb-i kemâlât eyleyip seyr ü sülûkünü ikmâlden sonra hilâfetle irşâda mezun oldu. Bir müddet daha mürşidinin yanında kaldı ve bilahare memleketi Adana’ya irşada muvazzaf olarak gönderildi.

Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri, tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana’da bir yandan Cami-i Kebîr’de vaaz ve hususi sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken, bir yandan da maîşetini temin için bir kereste ticarethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve ailesinden kendisine intikal eden büyük serveti kabul etmemiş ve “Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir.” hadîs-i şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmişti.

1951 yılında İstanbul’a geldi. İki yıl kadar İstanbul’da kaldıktan sonra 1953 yılında hac mevsiminde önce hacca gitti, dönüşte de arkadaşı Konyalı Saraç Mehmed Efendiyle Şam’a geldi ve oraya yerleşti. Bilâhare ailesi, damadı ile birlikte yanına gitti. Ancak Şam hicreti dokuz ay kadar sürdü. Dokuz ay sonra tekrar İstanbul’a geldi. İstanbul’a gelişlerinde muhterem zevceleri vâlide hanıma, “İstanbul’a tekrar geldik. Gönlümüz Medine’de atıyor. Âhir ömrümüzde oraya hicret etmeyi arzu ederiz.” buyurmuşlardır.

İstanbul’da bulunduğu yıllarda da Adana’daki gibi bir yandan Erenköy Zihni Paşa Camii’ndeki vaazları ve hususi sohbetleriyle irşad hizmetini yürütürken diğer yandan da Tahtakale’de bir ticarethanenin muhasebesini tedvirle maîşetini temin etmekteydi. Onun bu vaaz, irşad ve sohbetlerinden cemiyetin her sınıfından, fakir, zengin, alim, cahil, esnaf, işçi, memur, tüccar insan istifade etmiş ve böylece etrafında yepyeni bir nesil teşekkül etmişti. İhvanını manevî himayesi altında toplayarak onları cemiyetin her türlü kötü cereyanından korumaya çalışmıştı.

***

O, çok az yer-içerdi. Sohbetlerinde sıkça az yemenin faziletinden, çok yemenin zararlarından bahseder bunu âyet, hadis ve hikmetli sözlerle anlatırdı. Kendisi sünnet üzere  hareket ederek günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve birkaç lokma katıkla kifâf-ı nefs ederdi. İhvanla birlikte yenildiğinde “İhvanla yenilende bereket vardır ve bundan sual olunmayacaktır.” buyurarak fazla yenilmesine müsaade, hatta teşvik ederlerdi.

Az uyurlardı. Seher vaktini ihya etmek en büyük zevkleriydi. Evinde misafir kalanlar veya kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı.

Az konuşurlardı. Konuştukları zaman ya hikmet söylerler veya nasihat ederlerdi. Değilse sükûtu ihtiyar ederlerdi. Nitekim merhum Ali Yektâ Efendi şöyle diyor: “Evliyâullah’ın tasarrufları ya kavlen veya hâl ile olur. Sâmi Efendinin tasarrufu hâl iledir. Kelâmî Dergâhı’nın en feyizli günlerinde oraya devam eden pek çok ulemâ ve fuzalâ vardı. Fakat Sâmi Efendi o zaman pek genç olmasına rağmen bugünkü gibi kâmil ve hâl sahibi idi.”

Ali Yektâ Efendi müftülük vazifesinin yanı sıra Kelâmî Dergâhı’nda sülûkunu Es’ad Efendi’den tamamlayarak hilâfet icâzetnâmesi almış bir zattır. O, bu icâzetnâmesini ömrü boyunca saklamış ve bir gün tesadüfen o icâzetnâmeye muttalî olan yakınlarına, “Onu, sakın kimseye söylemeyin. O vazifenin ehli ve salâhiyetlisi Sâmi Efendi’dir.” demiştir.

***

O’nun sohbetlerine devam edenler bilirler ki, o hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak, ayak uzatarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır. Daima diz üstü oturmayı tercih etmiştir. Sohbetlerinde sık sık:

“Edeb bir tâc imiş nûr-ı Hüdâ’dan

Giy ol tacı emin ol her belâdan”

beytini okuyarak edebden bahsederlerdi. Sohbetlerinde Kur’an tilâveti esnasında kendileri koltuk, kanepede bile olsa hemen diz üstü oturur, Kur’an okuyacak olan kişi yerde ise onu hemen koltuk ve sandalyeye oturturlardı.

Sohbetlerinde sık sık;

يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِي

“O gün kalb-i selîmden başka ne evlad ne mal, hiçbir şey fayda vermez.” (Şuarâ: 88-89) âyetini okuyarak kalb-i selîmi izah ederlerdi. O’nun tefsirine göre kalb-i selîm, ne incinen ne de inciten kalbdi. İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir ama incinmemek elde değildir, derlerdi. Ve ilave ederlerdi: “Fakir hiç kimseden incinmem ve kimseyi incitmemeye çalışırım.” Gerçekten de bir asra yaklaşan ömrü boyunca onun hiç kimseyi incittiği görülmemiştir. Nitekim çeyrek asır hizmetinde bulunan çok sevdiği bir yakını şöyle anlatıyor:

“Layık olmadığımız halde şu kadar yıldır hizmetinde bulunduğumuz büyük mürşidimiz bize hiçbir zaman ‘Şunu niye yaptınız veya şunu niye yapmadınız?’ demediği gibi yeme, içme ve giyme konusunda da ‘Şunu alın yiyelim, bunu alın içelim, şöyle olsun veya böyle olmasın da dememiştir.”

Kapısına gelen herkesi kabul edip onlarla görüşmek onlara iltifat ve ikramlarda bulunmak âdetleriydi. Bir defasında ziyaretine gelenleri bir yakının: “Efendinin istirahata ihtiyacı var.” diye geri çevirmesine muttalî olduklarında:

- Burası Hakk kapısıdır. Kimse geri &cccedil;evrilmez. Hem de ihvanın kötüsü olmaz, buyururlar. Bu tavır, onun insana ve müslümana verdiği değerin en güzel ifadesidir. Torunu yaşındakilere bile hitab ederken isimlerinin sonuna efendi, bey sıfatlarını ekleyerek konuşması aynı anlayıştan kaynaklanmaktadır.

Mahmud Sâmi Hazretleri, kendini Allah’a ve Allah’ın kullarına hizmete adamış bir Hakk dostu idi. Daha sülûkunun ilk yıllarında “Yaratılanı Yaratandan ötürü sevmek.” esasına bağlı kalarak, hizmeti sohbete, gayreti de himmete vesile bilerek şevkle çalışıyordu.

İrşad vazifesiyle memleketi Adana’ya gönderildiğinde oradan İstanbul’a mürşidine hediyeler göndermek adetiydi. Fakat o, hediyelerin bizzat kendi elinin emeği olmasına büyük itina gösterirdi. Rivayete göre ekinler biçilip hasad toplandıktan sonra tarlalara gider, yerlere dökülen başakları toplar, onları güzelce bulgur yapar ve İstanbul’a gönderirdi. Onun bu haline muttalî olan babası:

- Oğlum, benim anbarlarım buğday dolu. Niçin Efendi’ne onlardan göndermiyorsun? der. O da:

- O kapıya layık olan el emeği, göz nurudur, buyurur.

***

İslam nizam, intizam ve disiplin demektir. Hele tasavvufî telakkîde saniyenin bile gafletle geçirilmesi suâli icabettirir. M. Sâmi Efendi bunları bir gergefe motif işler gibi çiçek çiçek göstermiştir. Nitekim Erenköy’ündeki evinden Tahtakale’deki işyerine gidiş ve gelişlerinde on yılı aşkın bir süre vapur ve trene aynı saatlerde telaşlanmadan vakur adımlarla inip binmeleri ve gişe memurlarına bilet ve jeton paralarını devamlı surette bozuk ödemeleri bunun örneğidir.

Ayrıca Karaköy’den Eminönü’ne dolmuşa binmediği ve yürüyerek geçtiği günlerde sıhhatinin şükrü olarak dolmuş ücretini aynı gün fukaraya tasadduk etmesi onun sünnet çizgisinde yerini gösteren bir başka davranışıdır.

Yolculuğa çıkarken el çantasında iğne, iplik, kibrit, çakı, sabun, çengelli iğne, kağıt-kalem gibi lüzumlu şeyleri bulundurması tasavvufî disipline sahip olmasının bir uzantısıdır.

***

Sâmi Efendi, daima huzûr-ı İlâhîde bulunduğu ve her nefesinin son nefesi olabileceği düşüncesiyle daima abdestli bulunmaya, abdest üstüne abdest almaya büyük itina gösterirdi. Nitekim onun muhasebesini tuttuğu zâtın tesbitine göre, defterleri abdestli yazarlardı. Yazma işi bitince defterleri kaldırır, abdest alır, biraz Kur’an okurdu. Az sonra ezan okununca namaz için tekrar abdest alırlardı.

Onun irşaddaki usûlü Nebevî üslupta idi. İnsanların kusurlarını yüzlerine vurmaz, hatalardan dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Başkalarına örnek olmak suretiyle irşad etmeyi tercih ederdi. İrşadda en geçerli yol da budur. Çünkü irşad halkaları merkezden muhite doğru yayılır. “Önce nefsinden başlamak” esastır. Hiç kimseye açıkça “Şunu yap, şunu yapma!” demez, dolayısıyla bunu ima ettirmeye çalışırdı. Hiç kimseye “Bizden ders al, bizim sohbetimize katıl, sakal bırak, sarık sar, cübbe ve şalvar giy.” gibi emirler vermezlerdi. Hatta kendileri dikkat çekecek, fitne uyandıracak, riyaya davetiye çıkaracak böyle şekle müteallik şeylerden hususiyle sakınırlardı.

Ancak yakınlarını helal kazanca, faize bulaşmamaya teşvik ederler, bazen bunu samimi bulduklarına açıkça söylerlerdi. Değilse dolaylı olarak ifade buyururlardı.

O, ehl-i Kur’an ve ulemaya karşı ayrı bir iltifat gösterir, onlara meclislerinde hemen yanı başında yer verirdi. Bayramlarda onların gelmesini beklemeden kendilerini ziyarete giderdi. Nitekim Ali Haydar Efendi bir bayram ziyaretinde ihvanı huzurunda Sâmi Efendi için:

- Bu zâtın bizi sekizinci ziyâretidir. Biz henüz bir defa bile gidemedik. İşte Allah için ziyaret budur, kemâlât da budur, deyivermişti.

Mahmud Sâmi Efendi Hazretlerinin ziyaretine gittiği diğer ulemâ arasında şunları sayabiliriz: Ömer Nasuhi Efendi, Seyyid Şefik Efendi, Sarıyerli Nuri Efendi, Bekir Hâkî Efendi, Ali Yektâ Efendi, Süleyman Efendi, Mehmed Zahid Efendi, Alasonyalı H. Cemal Efendi, Reîsu’l-Kurrâ Mustafa Efendi, Mahir İz Bey ve emsâli, Ahmed Davudoğlu Hoca da sık sık onun sohbetine gelen ulemâdandı.

Sâmi Efendiyi en çok takdir edenlerden biri Ali Haydar Efendi idi. Nitekim o bir mecliste: “Hayatta iki kişiye gönlümü açtım ve hiç pişman olmadım. Bunlardan biri Alvarlı Ahmed Efendi’dir. Diğeri ise Ramazanoğlu M. Sâmi Efendi’dir.” der.

Bekir Hakî Efendi de Sâmi Efendi’yi sevip takdir edenlerdendi. Ve Sâmi Efendi’nin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu:

- Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak Boğaz’dan gelen bir gemiyi Sarayburnu’nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız. Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir.

Bekir Haki Efendi belki bunları söylerken Es’ad Efendi’nin Sâmi Efendi’ye verdiği icâzetnâmede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es’ad Efendi şöyle diyordu icâzetnâmede:

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ

“Ne ticaret ne de alışverişin Allah’ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır.” (Nur: 37) âyet-i celîlesinden ilâhî hükümlerine vâkıf olan muhterem ihvânımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye, nefsini tezkiyeye tâlib olanların, Sâmi Efendinin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarında şüphe yoktur.” Ali Yakub Hocaefendi de: “Takva bâbında bütün evsafıyla selef-i salihîn zâhid ve âbidlerini andıran bu zatın kemâlât-ı maneviyyesi hakkında söz söylemek bizim gibi nâciz bir abd-i âcizin kârı değildir.” diyor.

Mahir İz Hocaefendi, gördüğü bir rüya üzerine muhib ve bağlıları arasına katıldığı M. Sâmi Efendi Hazretleri hakkında, “O, Hazreti Sâmi’dir. Biz devr-i padişâhîden beri neler gördük fakat böylesine tesadüf etmedik.” diyordu.

***

1979 yılında gönlündeki muhabbet-i Rasûlillah ateşi onu belde-i tâhireye hicrete mecbur etti. Çünkü onun son arzusu Peygamber şehrinde Hakk’a varmaktı. Nitekim 1957 senesinde yakınları kendilerine Eyüp Sultan’da kabir yeri almayı teklif ettiklerinde:

  • Herkesi arzusuna bıraksalar biz Cennet-i Bakî’yi arzu ederiz, buyurmuşlardı. Cenâb-ı Hak sevdiği kulunun arzusunu kabul buyurdu. Nitekim İstanbul’da bulunduğu yıllarda mübtela oldukları amansız hastalık orada da yakasını bırakmadı. Fakat en acılı, ağrılı zamanlarında bile o hiçbir şikayette bulunmamış, yüzünden tebessümü eksik olmamıştır.

Vefatı 10 Cemâziyelevvel 1404/12 Şubat 1984 Pazar günü saat 4.30’da vaki olmuş ve Cennetü’l-Bakî’ye defnolunmuştur. Vefâtına şu ifadelerle tarih düşüldü.

Kutb-i vâsılîn ü gavs-ı şuyûh-ı izâmî

Nûr-ı hüdâ mürşid-i merdûm-i ihtirâmî

Belde-i tâhirede tevhidle deyüp Allah

Vasl-ı cinân eyledi Şeyh Mahmûd Sâmî (1404 h.)

 

Silsilede emâneti Es’ad-ı Erbilî Hazretlerinden almıştır.

* Sami Ramazanoğlu Hazretlerinin hayatı, Cihad Önderleri 1 (İslam Mecmuası Yayınları,1.Baskı, İst.1987), isimli eserden istifadeyle hazırlanmıştır.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder