kodeforest

ALTIN SİLSİLE

Hilye-i Saâdeti

Rasûl-i müctebâ Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve selem Efendimiz yaratılış ve ahlâkça insanların en mükemmeli idi. Bütün peygamberlerin âzâları tam ve güzel yüzlü olmakla birlikte, Habîb-i Hüdâ Muhammed Mustafa Efendimiz (s.a.v.) onların en güzeli idi.

Cism-i pâki muntazam, her âzâsı mütenâsib, endâmı gayet güzeldi. Hakk’ın ve mahlûkâtın sevgilisi idi.

O’nun şemâilini bilmek, sünnetlerine uymak muhabbetinin kalplerde yerleşmesi için zarûrîdir. Cenâb-ı Hakk O’nun için;

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Muhakkak ki Sen büyük bir ahlâk üzeresin.”[1] buyurmuştur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.), nasıl bakılırsa bakılsın güzeller güzeli idi. Kâmilen her bakımdan güzel olduğu gibi, bütün âzâları da ayrı ayrı güzeldi. Cismi nazîf ve kokusu latîf idi. Koku sürünsün veya sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha güzel kokardı. Bir kimse O’nunla musâfaha etse bütün gün O’nun güzel kokusunu duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını sıvazlasa güzel kokusu ile o çocuk diğer çocuklar arasında belli olurdu. Doğduğu vakit de pâk ve latîf idi. Sünnetli ve göbeği kesilmiş olarak doğmuştu.

Teni gül gibi pembemsi beyaz, nûrânî ve parlak, ipekten yumuşaktı. Başı büyükçe, alnı genişdi. Saçları ne düz ne kıvırcık olup ikisinin arası gayet düzgün ve güzeldi. Kirpikleri uzundu. Kaşları hilâl gibi olup arası açıktı. İki kaşının arasında bir damar bulunurdu ki öfkelendiğinde kabarıp belirirdi.

Gözleri büyükçe olup sürmeli idi. Gözlerinin siyahı tam siyah, beyazı tam beyazdı. Çekme burunlu olup burun delikleri küçüktü.

Yanakları düzgün ve pürüzsüz, ağzı genişçe, sakalı gür idi. Sakalını fazla uzatmaz, bir tutamdan fazlasını alırdı. Âlem-i bekâya göç ettiklerinde saçında ve sakalında yirmi kadar beyaz vardı.

Boyu ne uzun ne kısa, uzuna yakın orta boylu ve gayet ölçülüydü. Göğsü geniş olup iki omuzunun arası açıktı. Kemikleri iri, bilekleri uzun, avuçları genişçe, elleri ve ayakları kuvvetli idi. Ne şişman ne de zayıfdı. Yaratılışça mutedil ve sıkıca etli idi.

Bir tarafa yöneldiği zamanki halini eskiler “diri kalbli”, yeniler “cevval hareketli” diye tavsîf ederler.

Yürürken sanki dağdan veya yüksekten iniyormuş gibi hızlı yürürdü. Ayağını sağlamca basar, yürürken ayaklarını sürümezdi. Bir tarafa bakacağı zaman sadece başını çevirmez, bütün vücuduyla o tarafa dönerdi. Bir şeye işaret ederken elinin tamamıyle işaret ederdi.

Dişleri inci gibiydi. Konuşurken ön dişlerinden nûr saçılır ve gülerken mübarek ağızları bir nûr gibi letâfetli ziyâlar vererek açılırdı. Sağ elini sol eline yaklaştırır ve sağ elinin baş parmağını sol avucuna vurarak konuşurdu. Söze şevkle başlar, aynı şevkle bitirirdi.

Bu canlı hareketleriyle beraber O, bir hayâ timsâli idi. Bekârlığından itibaren insanlar içinde en fazla hayâ sahibi, her yaptığını itina ile yapan ve hayat neşesini yitirmeyen bir insandı.

Bir şeyi istemediğinde derhal yüzüne yansır, bir şey hoşuna gidince de hoşnutluğu yüzünden müşâhede edilirdi.

Bu güzel bünyede zindelik, kuvvetli hayâ ve müstesnâ azim bir arada idi.

Hisleri fevkalâde kuvvetli idi. Pek uzaktan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesâfeden görürdü. Bütün hareketleri mutedil idi. Bir yere giderken acele etmez, sağa sola meyletmeyerek kemâl-i vakâr ile yoluna giderdi. Sürat ve suhûlet ile yürürdü. Yavaş yürür gibi görünür lâkin yanında gidenler süratli yürüdükleri halde O’ndan geri kalırlardı.

Yüzünde güzellik nûru, sözlerinde akıcılık, hareketlerinde letâfet, lisânında düzgünlük, kelimelerinde fesâhat, beyânında fevkalâde belâgat var idi. Boş söz söylemezdi.

Her kelâmı hikmet ve nasîhat dolu idi. Herkesin aklına ve idrâkine göre söz söylerdi. Güler yüzlü, tatlı sözlü idi. Sohbetlerinin tadına doyulmazdı. Kalbi yufka idi. Herkese şefkat gösterir, hiçbir kötüyü cemâatinden kovmaz, ona merhametle elini uzatarak ıslâhına çalışır, her zayıfa da mürüvvetle davranırdı. Kimseye kötü söz söylemez, kimseye kötü muâmele etmezdi. O’na derdini anlatmaya gelen kim olursa olsun sözünü kesmez, sonuna kadar dinlerdi.

Yumuşak ve alçak gönüllü idi. Sert ve kaba değildi. Kendisine yapılan latîfe ve şakaları anlayışla karşılar, gerektiği zaman ahlâk-ı hamîdesi dairesinde onların şakalarına iştirak ederek bu mevzûda da örnek olurdu. Peygamberliğine mahsus ciddiyet ve vakârını ashâbıyla kendisi arasında duvar yapmamıştı. Bununla birlikte O, heybetli ve ağırbaşlı idi. O’nu gören bir kimse derhal heybet ve mehabetine kapılırdı.

Gülmesi tebessüm idi. O’nunla ülfet ve musâhabe eyleyen kimse O’na can u gönülden âşık ve muhîb olurdu. Ehl-i fazîlete derecelerine göre ihtirâm eylerdi. Akrabasına daha ziyâde ikram ederdi. Lâkin onları dînen kendilerinden faziletli olanlardan üstün tutmazdı. Ehl-i beytine ve ashâbına hüsn-i muâmele ettiği gibi diğer insanlara da yumuşaklık ile muâmele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutar, Kendi ne yer ve ne giyerse onlara da aynısını yedirir ve giydirirdi.

Cömert, kerîm, şefkatli, merhametli, şecâatlı ve halîm idi. Ahd ü va’dinde sâbit ve sözüne sâdık idi. Güzel ahlâkça, akıl ve zekâca cümle insanlığın üstünde ve her türlü övgüye lâyık idi.

O’na bakan gözler mahzâ güzellik görürlerdi.

O’na yakın canlar mahzâ güzellikle berâberdirler.

O’na, bu güzellik rûhu kalbinin derinliklerine yerleşmiş, hem bütün hasletleriyle, hem de insanlarla, bilhassa zayıflarla ve gönlü kırıklarla münâsebetlerinde irşâdî ve irticâlî olarak imtizâc etmiştir.

İnsanların yıkık kalblerini yapmaya, gönüllerini hoş tutmaya düşkündü. Üzgünleri tesellî etme fırsatını gözler, onları incitmekten sakınır, küçük büyük bütün ashâbını arar sorardı. İster şöhret sahibi, ister şöhreti olmayan sıradan bir insan olsun hepsini eşit tutardı. Fakir zengin ayırt etmeden kim dâvet ederse etsin icâbet ederdi.

Karşılaştığı bir kimseye ilk selâm veren O (s.a.v.) olurdu. Husûsî olarak çocukların yanına gider, onlara da selâm verirdi.

Öfkelenmekten şiddetle sakınır, şâyet öfkelenirse kendini rûhen tedâvî etmek için namaza başlar ve Allah’ı tesbîh eder; bedenen ihtiyaç duyarsa gazab anında ayakta ise oturur, oturuyorsa yan tarafına yatardı. Öfke anında harekette bulunmaktan sakınır, kendine hâkim olurdu. Metânet ve sükûnet sahibi idi.

O hiçbir kimse hakkında kötülük düşünmemiş ve hiçbir kimse O (s.a.v.)’nunla beraber olmaktan şikâyet etmemiştir.

Elhâsıl sûreti her bakımdan güzel, sîreti mükemmel, misâli yaratılmamış, kâinatın efendisi ve övüncü idi.

Allahümme salli aleyhi ve âlâ âlihi ve ashâbihi ecmaîn. Velhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.

 

[1] Kalem, 4

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder