kodeforest

ALTIN SİLSİLE

Doğumu: Taşkent-Bağistan, H.806 / M.1404

Vefâtı: Semerkand, H.895 / M.1490

 

 

Şemâili

Uzun boylu, esmer tenli, gökçek yüzlü idi. Sakalı büyükçe ve beyazdı. Bazı yerlerinde siyahlık vardı. Müridlerini saadete gark ederdi. Sohbetine doyulmazdı. Zâhir ve bâtın ilimleri ile donanmış idi. Nurlu yüzünü görenler dua ve senâ ederlerdi. Sözleri ve şiirleri tarîkatte huccetti. Hz. Ömer (r.a.) neslindendi

***

Künyesi: Taşkent’te Bağistan karyesinden Hâce Mahmud oğlu Nâsıruddin Ahrâr’dır. Bağistan karyesinde mazbut bir ebeveynden 806 tarihinde doğduğunda valideleri nifastan kesilip boy abdesti alıncaya kadar süt emmemiştir. Çocukluk ve gençliğinde şerîat ve tarîkata düşkün, marifet ve hakikat ehillerine meftun idi. Zamanın kutublarından olan dedesi son demlerinde evlad ve torunlarını yanına çağırarak nasihat edip, dua eder. İçlerinde Ubeydullah Ahrâr’a husûsî teveccüh ederek yatağından doğrulur, Ubeydullah’ı kucağına alır:

“Cenâb-ı Hakk’tan bana müjdelenen çocuk budur. Yakında bu oğlum şerîat ehli, tarîkat pîri, mârifet mâdeni, hakîkat eri olarak zamanına ve ötesine ışık tutacak bir Allah eri olacaktır.” buyurur.

Ve oradakilere hitaben, “Bu hâcegan tarîkinin kazancı ve neticesi külfetsiz olmak şartı ile Hak tarafına teveccüh ve yönelmektir.” buyurdular ve ilave ettiler:

“Bu esâsı bilip anlamak Hâce Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretlerinin silsilesine münhasırdır. Onun yolunda olanlar 11 esasla nefeslerini korumada son derece ihtiyatlıdırlar.”

***

Ubeydullah Ahrâr 22 yaşında Semerkand’a tahsilini tamamlamaya gitti. Buraya iki sene devam etti. 24 yaşlarında ve zamanının büyük meşâyihinden Seyyid Kâsım Envar, Mevlânâ Şerâfeddin Hâmuşî, Hâce Sirâcüddin Pîr-i Çeştî ve Mevlânâ Şâşî ve Hâce Alâuddin Gucdüvânî ve Mevlânâ Hüsâmeddin Pârisâ gibi büyük velileri ziyaret edip hizmet ve sohbetlerinde bulundu. Cümlesinden istifade ederek feyz aldı.

Hâce Alâeddîn-i Attâr Hazretlerinin kabrini ziyaret için Çiğanyan’a giti. Rûhâniyetinden çok feyz aldı. Oradan Helğunu’ya vararak Hâce Yakub Çerhî Hazretlerine intisab etti. Üç ay devamlı hizmetlerinde bulundu. Seyr ü sülûkunu tamamladı. Hazretin izni ile Buhâra ve diğer beldelerde Şâh-ı Nakşbend Hazretlerinin hulefâsından pek çoklarıyla görüştü. Sohbetlerinde bulunarak mânevî feyizlerine müstağrak oldu. 29 yaşında memleketi Taşkent’e döndü. Yaptığı hizmet, aldığı himmet ile nâil olduğu devlet kendine yetti. Meşrû iş ve helâl rızık için ziraatle meşgul oldu. Ne tuttu ise bereket buldu. Hesapsız nimetlere, servetlere mazhar oldu. Dağıttığı zekât ve öşür sayısızdı. “Varidatımız sarfiyatımızdandır.” buyururdu.

Bu meşrû meşgalesi ile berâber tarîkatın da hakkını verdi. Bir an irşaddan geri kalmadı. İlmi, fazlı, ifade tarzı ile dinleyenleri mest ü hayran ederdi. Cümleleri, beyitleri hakîkat ehilleri yanında hüccet idi.

Rabıta için şu beyti okurdu:

“Sa’yedip erbâb-ı dîl gönlünde ey dîl eyle yer,

Aklı gayr endîşi ko! Gel bezm-i vasl-ı yâre gir!”

Keza zâhirî uzaklık mânevî yakınlığa mâni değildir. Râbıta ile her zaman beraber olunduğunu anlatmak için mürşidine:

 

“Yanından ben gidersem, mihrin ey can sîneden gitmez,

Ayağın toprağı hakkı, gönül sevdânı terk etmez.” buyururdu.

Rabbına tazarru ve niyazda bağıranlar için şu mısrâyı okurdu:

Yâr çün yanındadır, beyhûde feryâd eyleme!

Basiret ve firaset için şu tenbihte bulunurdu:

Âdem’i bir görmedir, Bâkisi post,

Görmek oldur kim, göre dîdârı dost!

Gözlerin nâmahreme bakmaması için şu kıtayı okurdu:

Âşıkın gözlerinin, gözcüsüdür çeşm-i nigâr

Eyleme gayra nazar, sakla gözün ey dîl-i zâr

Ki sakın şâyed erüp çeşmine nâgeh nazarı,

Gözlerinde görür ağyâr hayâlin, dîldâr.

***

Sözleri:

- Çok açlık ve çok uykusuzluk dimağı yorar. Hakîkatları ve incelikleri idrak etmekten alıkor. Bunun için riyâzat ehlinin keşfinde hata vâki olmuştur.

- Ferah ve sürûr bünyeye kuvvet verir. Ölçülü uyku dimağı hatadan muhafaza eder.

- İbadet; İlâhî emirleri tutmak, lâyıkıyla amel etmek, nehy ettiklerinden sakınmaktır.

- Ubûdiyet; Hakk Teâlâ Hazretlerine devamlı teveccüh ve yöneliştir.

- İnsanın yaratılışından maksat kulluktur. Yani ibadet ve ubûdiyettir. Hülâsâsı ve özü her hâl ü kârda Cenâb-ı Hakk’tan tazarru ve huzû’ sıfatı ile uyanık olmaktır.

Riya ve gösterişten hiç hoşlanmazdı. Ağlayarak kendini vecd ve istiğrak halinde göstermek isteyenlere:

- Bu kadar gösterişe düşmeyin! Bizden gösterişten uzak olanları istiyorlar, buyururdu.

***

Tenhada gayr-i meşrû iş işleyenlere himmeti rûhaniyesi yetişir, açıktan ikaz ve ihtarda bulunurdu. Bir gün bir kadına bakana:

- Ne yapıyorsun, diye hâtiften (gizliden) seslenmişti. Sonra o zatı gördüğünde:

- Huda’nın yardımı sana yâr olmasaydı nefsin seni rezil edecekti, buyurdu.

***

Yine bir gece şarap içmek isteyenin şişesini kırdırmış, gündüz buluştuğunda:

- Eğer o şişe kırılmasaydı, bizim kalbimiz kırılacaktı ve bir daha birbirimizi göremeyecektik, ihtarında bulundu. Mürîdi tevbe-i nasûh ile tevbe etti ve kurtuldu.

- Bu tarîkat-ı âliye-i Nakşbendiyye hakîkat yoludur. Hakk’ı, hakkı ile idrak ve ona itminan derecesinde iman, emirlerine boyun eğme ve nehy ettiklerinden uzak durma yoludur.

- İster tenhada ol, ister kalabalıkta emir ve nehiylere layıkıyla riâyet gereklidir. Tenhada ayıp ve günah işleyen ve bunda ısrar eden bu yolda değildir. Hele büyük günah işlemekte ısrar edenler gerçek İslâmiyetten uzak kalıyorlar demektir. Bu yolun sâlikleri bu noktalara çok dikkat etmişler, ruhsatlara değil ihtiyatlarla amel etmişler, beyne’l-havfi ve’r-recâ (korku ile ümid arası) titremişlerdir. Bu yolun şakaya, ihmale ve küçük de olsa kötü meyle gelir tarafı yoktur. Gizlide işlenen günahı halk görmüyorsa Hâlık görüyor. Hâlık’ın gördüğünü bilen mü’min bunu yapmaz. Hâlık’ın görmediğini düşünüyorsa mü’min değildir. Irz, namus ve haram meselelerinde mü’minlerin her an dikkatli olması gerekir. Kişi kendini ve eşini, dostunu murakabe etmelidir. Noksan görürse nasihat etmelidir. Nasîhate devam etmelidir. Tutmazsa daireden dışarı itmelidir. Yolu kirletmemelidir.

- İslâmî esaslara ve bu tarîkat-ı âliye âdabına hâlisane riâyet etmeden Hakkın sırrına, zevkine ve tevfikine eremeyenlerin ebedî saadetten nasibleri yoktur, demektir.

-Bu yol ihlas, ihsan, istikamet ve edeb yoludur.

***

Ubeydullah Ahrâr Hazretleri, Semerkand’da, Rebîulevvel ayında hicrî 893’te vefat etmiştir.

Silsilede emâneti Yakub Çerhî Hazretlerinden almıştır. Abdülhâlık Gucdüvânî, Şâh-ı Nakşbend ve Alâeddîn Attar Hazretlerinden de mânen feyz almıştır. “Hâce Ubeydullah Ahrâr” diye anılır.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder