kodeforest

ALTIN SİLSİLE

Vefâtı: Tacikistan-Düşenbe, H.936 / M.1529

 

Şemâili

Zayıf vücutlu, beyaz tenli, güzel yüzlü, seyrek sakallı idi. Takvâ, ilim ve verada zamanının önde gelenlerinden idi. Hal ve hareketleri, kelâm-ı kibârları hâcegân katında huccetti. Yakub Çerhî Hazretlerinin kızının oğludur.

***

Künyesi: Mevlâna Muhammed Zâhid Bedahşî Pârsâ’dır.

Muhammed Zâhid Hazretleri gençliğinden beri kendi kendine riyâzet ve mücâhede ile meşgul olur, senelerce gözüne uyku girmez. Nihâyet mânevî işaretle bir mürşid-i kâmilin irşâdının gerektiği kendisine bildirilir. O mürşid, Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretleri’dir. Muhammed Zâhid, onun bulunduğu yere doğru sefere çıkar. Hâce Ubeydullah Hazretleri de bu gelişten mânen haberdar olur. Bir hayvana binerek onu karşılamaya çıkar. Ağaçlık bir yerde karşılaşırlar; bineklerinden iner, selamlaşıp musafaha ettikten sonra hemen oturup manevî dersi görürürler. Ubeydullah Ahrâr Hazretleri her yönden Muhammed Zâhid Hazretlerini yola girmeye hazır bulur. Daha dersi talim ederken teslimiyetini ve tekâmülünü müşahade eder. Muhammed Zâhid Hazretleri orada az bir zamanda seyr ü sülûkunu tamamlar. Ubeydullah Ahrâr Hazretleri onun halinde bir kemâl müşâhade eder. Ona tarîkat hırkasını giydirir. İrşad için icâzet ve ruhsat verir, birinci halifesi olur. Birbirlerine dua ederek ayrılırlar. Bu ilk ve son mülakatı olur. “İmdadın gelmesi istidada bağlıdır.” kaidesine göre müridde istidad olursa bazen bir görüşmede, bir sohbette seyr ü sülûku tamamlamak mümkün olur.

Mürid, istidadı hâiz olmaz veya gaflette bulunursa, ziyaretler, sohbetler, toplu cehrî zikirler bir âdet ve alışkanlık haline sokulmuş demektir. Gidip gelir, fakat yerinde sayar. Belki de geriler. İkaz edilince itiraz eder. Ve sonra gıybette bulunur. Gıybetten tefrika doğar, bundan da fitne çıkar.

Cenâb-ı Hakk, “Fitne öldürmekten daha kötüdür.” (Bakara/217) buyuruyor. Buna sebep olanlar bu halleriyle kendilerini hala dervişim zannediyorlar. Heyhât! Bu gibi hallerde bulunanlar nefislerinin esiridirler. Şeytan da onları aldatıyor, “Bu böyle olur.” vehmine düşürüyor. Kurtuluş çaresi, kemâl-i ihlâs ve teslîmiyet ile istiğfar edip istidatlarının açılması için Hakk’a yalvarmaktır. Bunlar bir müddet uzlete çekilip kendilerini inceden inceye hesaba çekmelidirler.

Buna tasavvufta tecrîd, tecerrüd ve uzlet hali denilir:

Tecrîd: Mürşidin, müridi daha iyi yetiştirmek için kendinden uzak tutmasıdır, görünmemesidir.

Tecerrüd: Müridin, kendi halinden hicablanarak mürşidin huzuruna çıkmak istememe duygusudur.

Uzlet: Mürşidin müridden, müridin mürşidden zâhiren uzak kalması halidir. Her hâl biiznillah bir hikmete mebnîdir. Anlayana bu kadar açıklama kâfidir.

***

Hâce Muhammed Zâhid, zamanın büyük âlimlerinden olup; edib, şair, ârif, zarif, âşık ve makbûl-i Huda, esrâr-ı İlâhiyye’ye mahrem, mâsivadan ayrı bir zât idi.

Fakr, tecerrüd, tefrid, verâ, takvâ, zühd, ittiba-ı sünnet gibi sûfiyyenin âli makamlarında yükselmişti.

***

Silsilede emâneti Hâce Ubeydullah Ahrâr Hazretlerinden almıştır. “Zâhid-i Fâni” diye anılır.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder