Ali Ramazan Dinç Efendi’den Sözler

1) Yetimler yetimi (Sav)’nin vekaletinde olan Pirân-ı İzamla bizi bu yoksulluktan, yetim ve öksüz kalmaktan kurtar Ya Rabb! (Yetim-YD Şubat 2015)

2) Sanal alemde şaşkın, her türlü uyuşturucuyla sarhoş gençlerimizi kurtaralım yetimlikten (Yetim-YD Şubat 2015)

3) Ruhumuzun babası Muhammed (sav)’in edebiyle, cismimizin babası Adem (as)’ın safiyyetiyle gerçek kimliğimizle buluşalım.(Yetim- YD Şubat 2015)

4) Beden, ibadetle; aile, emr-i Hakk’a riayetle; İslam alemi, tesbihin imamesi gibi kudsiyyussıfat bir emirin sancağı altında kurtulur gurbetten, yetim ve öksüz kalmaktan. (Yetim-YD Şubat 2015)

5) Dünya secdeyle; Ahiret likâ (buluşma), Cemâlûllah ile kurtulur gurbetten. (Yetim-YD Şubat 2015)

6) İnsan beynini boş yere yoramaz. Kalbini isyanla kirletemez. Gözünü harama, kulağını boş sözlere veremez. Ne için yaratılmışsa o yönde âzâsını kullanır. “Kulak, göz ve gönül; bunların hepsi yaptıklarından sorumludur.” (İsra/56) (İsraf-YD 16 Nisan 2015)

7) Şuur maddeye mânânın hükmüdür. Beyni Kalbden gelen İlâhî sesle şekillendirmektir. Nefsini mutmain, huzurlu; rûhunu Hak Teâlâ’ya âyine yapan doğru karar verir. (Şuurlu Tercih-YD Haziran 2015)

8) Sahip çıkılmazsa din gariptir. (Yetim-YD Şubat 2015)

9) Yaratılış sebebini anlamayan beyin de vücut da anadan babadan mahrumdur. (Yetim-YD Şubat 2015)

10) Enfüs olarak bedenimizde bile yetim ve öksüzüz. Kulluk görevini yerine getirmeyen beden sadece bir yüktür. (Yetim-YD Şubat 2015)

11) Kalbinde Kur’ân’dan bir âyet olmayan, yüce kudreti tefekkür etmeyen yetimdir. (Yetim-YD Şubat 2015)

12) Allah (cc) yolunda vermeyen el, yürümeyen ayak yetimdir. (Yetim-YD Şubat 2015)

13) Sünneti seniyye yaşanmayan, helâl kazanç olmayan ev yetimdir. (Yetim-YD Şubat 2015)

14) Akıllı insan nefsini hesaba çeker. Kendine şöyle der:”Sen hayvan değilsin. İnsansın. İslamsın. İhsan mektebine girmiş bir tarik ehlisin. Ne yapman gerekir?” (25 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

15) Son devrin din mazlumları ve 15 Temmuz’da yüzlerce şehid ve binlerce gâzi hep vatanımız derken din ve İslâm için fedây-ı cân ettiler. Zafere az kaldı, kavuşalım nurlu kervâna, zindan gül gülistan diye koştu Ömer Halisdemirler. Doğum gününde, şehâdetle Cennet’e doğan mücâhidler boşuna koşmadı o gecede. (Kıyam-YD Eylül 2016)

16) İdârî noktada olanlara, halkın her bir ferdinden mesûliyyeti, şeyh Edebâliler öğretmiştir. Ülke savunmasında tankın önüne yatmayı, ölümü pahasına canını fedâ etmeyi, ibâdetten haz alıp isyâna vedâ etmeyi bir genç, gönül eğitiminin yapıldığı merkezlerden almıştır. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

17) En huzurlu hayâtı yaşayanlar, şehâdet arzusu içinde olan ve bu uğurda ölenlerdir. Allah Teâlâ yolunda canını fedâ edenlere, Ömer Halisdemir’den Âdem (as)’a kadar uzanan şühedâ, Mevlana (ks)’un buyurduğu gibi ölümü, şehâdeti gerdek gecesi kabûl etmişlerdir.(Hayat-YD Ekim 2016)

18) Baktım Kâbe öksüz, yetim. Ziyâretini yaptığı kimseler az. Beytül mâmurda dolaşan ayak izleri az. Kâbe’nin üstüne seccâdesini atıp, tahiyyatta oturur gibi Rabb-i Zülcelâlin huzurunda boyun büken az. Bâb-ı Kâbe ile Altınoluk arası arşı seyreden basîret ehilleri az. Ne diyeyim bu hâle ancak oturup ağladım. Benim gibi Tavaf sayısını hesâb eden çok. Zinet eşyâsıyla, kap kacakla, elbise kumaşla uğraşan çok. Tefekkür edip Tevhîd akîdesinin mücâdelesinin yapıldığı mekânı düşünen az. Medîne’de cihad emriyle muharebeye koşan ashâb-ı kirâmı hatırlayan az. (Yetim-YD Şubat 2015)

19) Çok derin mütâlaa ettim kudsî dâvâya dört elle sarılanlarımızın kılletini, azlığını; Hak Teâlâ’nın az sayıyı vasfıyla Kur’ân-ı Kerîm’de, biraz teselli buldum. Hep mi böyle yetim kalacağız? Yetimler Yetîmi’nin vekâletinde olan Pîrân-ı İzamla bizi bu yoksulluktan, yetim ve öksüz kalmaktan kurtar Yâ Rabb! (Yetim-YD Şubat 2015)

20) Anadan babadan yetim ve öksüz, illâ çocuklar değildir. Daha ne yetim, öksüz ve gurabâ vardır. Yetimi garib olarak ifâde edersek, Peygamberimiz’in (sav) mübârek diliyle, açılıp okunmayan, duvarda asılı duran Kur’ân-ı Kerîm garib. (Yetim-YD Şubat 2015)

21) Fâsığın hâfızasında garib Kur’ân-ı Kerîm. Sâlihâ hanım bir zâlimin elinde garib. Sâlih zât, huysuz kadının elinde garib. İçinde ibâdet edilmeyen mescid garib. Kadri kıymeti bilinmeyen âlim, kavmi arasında garib. (Yetim-YD Şubat 2015)

22) Hacı Hasan Efendimizin “Resûlüllâh (sav): Kur’ân-ı Kerîm’i Türkiye’ye emânet ediyorum.” müşahedesine candan kulak vererek, ulvî değerlerimizi yetim ve öksüz bırakmayalım. (Yetim-YD Şubat 2015)

23) Âile reisinden en üst kademeye kadar, eli altındakilere ilâhî şefkatle cemiyet, kavuşsun ana babasına. (Yetim-YD Şubat 2015)

24) Beşeriyet, Tevhîd’in hayâtımızın her alanına hitâb etmesiyle, kurtulsun  öksüz ve yetim kalmaktan. (Yetim-YD Şubat 2015)

25) Yetim ve öksüz olmasına rağmen, Âdem (as)’a bile rûhen baba olan İki Cihan Güneşinin (sav), Necip Fazıl’ın tâbiriyle, mantosuna sımsıkı sarılıp felâha erelim. (Yetim-YD Şubat 2015)

26) Kâlbi, paslı yürek olmaktan çıkaran, beyni aydınlatan, âzâları yaratılış amacına uygun hâle getiren, hayâta yön veren îman, İslâm ve güzel huy enerjisidir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

27) Her şeyin var oluşu bir enerjiyledir. Kün/ol emriyledir kâinâtın oluşumu. Kanın deverânından suyun akışına, yağmurun yağmasından meyvenin ürününe, güneşin şu’lesinden ayın doğmasına kadar zuhûr eden ne varsa hepsi “ol” emr-i İlâhîsiyledir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

28) Âdem (as)’dan Muhammed Mustafâ (sav)’e peygamberlerin, vâris-i Enbiyâ olan ulemâ ve sulehânın kemâli risâlet, nübüvvet, velâyet enerjisidir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

29) Bunca nimete mukâbil cemiyetin huzursuz, tatsız ve tuzsuz oluşunun sebebi enerji kaynağının tükenmesidir. Ağacı besleyen köklerin kurumasıdır. Bize hayat veren Kur’ân ve Sünnet nimetinden mahrum kalmaktan başka bir şey değildir kuraklık. (Enerji-YD Temmuz 2015)

30) Gücünü Kur’ân’dan alan ecdâdımızın medeniyet ömrü bin yıldır. Kökü vahye dayanmayan milletlerin ömrü yetmiş iki yıldan öteye geçmemiştir. Nûh kavmi suya gark oldu, Âd kavmi rüzgârla, Lût kavmi semâdan yağan taşla helâk oldu. (Enerji-YD Temmuz 2015)

31) Yeni bir medeniyetin temeli Cibrîl hadîsindeki hakîkatle atılır. İslâm güneşiyle âlem aydınlanır. İnsanın beyin damarlarına tefekkür suyu, kâlbin derinliklerine takvâ azığı, göze ibret, kulağa nasihat, dile hikmet, ele sehâvet, ayağa cihad, aşk ve muhabbet nimetiyle enerji, güç ve kuvvet gelir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

32) Nasıl rüzgâr ve suyla enerji hâsıl oluyorsa, gönülde ilham esintisi ve füyuzat ırmağıyla enerji meydana gelir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

33) Hayattan bıkan toplum; kulluk, ibâdet, tâatle vücud bulur. Şaşıran gençlik, İslâm ile kimliğine kavuşur. (Enerji-YD Temmuz 2015)

34) İnsan acziyyetini itirafla, Rabbinin azametini tefekkürle, dünyânın imtihan yeri, âhiretin ebedî olduğunun bilinciyle, tefekkür güç ve kuvvetiyle çözer problemleri. (Enerji-YD Temmuz 2015)

35) Bedenimiz için aldığımız enerji, bozulan ve biten gıdâlardır. Şu sıcak havada buzdolabına girmeseler bozulurlar. Ama ruh bozulmaz ve bitmez. Gıdâsı da rûhun, ebedîdir. Namaz, cihad, zikir, râbıta ve murâkabe tâatleri bâkîdir, sevap ve emelce de daha hayırlıdır. (Enerji-YD Temmuz 2015)

36) Rûhânî gücümüzü, sıhhat ve âfiyetimizi takvâ, Allah Teâlâ korkusu ve ibâdetteki gayretimize göre tesbit edelim. (Enerji-YD Temmuz 2015)

37) Rabbimizi tanıma enerjimiz, nefsimizi tanımakladır. Kâinât kitâbını ve başta Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı mütâlaa etmektir. (Enerji-YD Temmuz 2015)

38) Kaynak ve imkânlar ebedî değildir. Elektrik, su, yiyecek ve içeceklerde müsrif olmamalı. Tabağımızda bıraktığımız yemek, çöp sepetine atılan ekmekler çok fakirin karnını doyurur. (İsraf-YD Nisan 2015)  

39) İsrâf edenlerin, fırında ekmek kuyruğuna girdikleri müşahede edilmiştir. İş yerine gelen müşterisini horlayanların dilendiklerine şâhid olunmuştur. Apartmanların merdivenlerini temizleyenlerden birinin ifâdesi şu: “Keşke evime gelenlerin giyim ve kuşamını yadırgamasaydım.” (İsraf-YD Nisan 2015)  

40) Denizin kenarında abdest alan, suyun kullanımında bile ölçülü olması îcâb eder. Üçer defa yıkadığı âzâsını dördüncü kez yıkayamaz. İnfâkında bile saçıp savuramaz. Çünkü Cenâb-ı Hakk “Malını lüzumsuz yere saçıp savurma!” buyurur. (İsrâ, 26.) (İsraf-YD Nisan 2015)  

41) İsrâfın sebebi dînimizi öğrenememektir gereği gibi. Alınan malların kalitesizliğidir. Moda ve lükse düşkünlüktür. Yılın seçip biçtiği, renk ve kaliteye verilen önemdir.Açıkçası, haram ve helâli bilmemektir.  (İsraf-YD Nisan 2015)

42) İsraf; yetim annelerinin, ikram edilen yiyecekleri, yavrularını memnun etmek için evlerine götürmelerinden habersiz olmaktır. Somali’de, öğleye doğru avuçlarının içine konan nimetle bir gününü geçiren aç bîilaç kimselerin hâlini bilmemekten ileri gelir israf. Hz. Peygamber (sav): “Kibirsiz ve isrâf etmeden yiyiniz, içiniz, giyiniz ve sadaka veriniz.” der. (İsraf-YD Nisan 2015)

43) İtikâden, inanç yönünden israf, Mâide sûresinin otuz ikinci âyetine göre İsrâil oğullarının fesadıdır. Duhan sûresinin otuz birinci âyetiyle; haddi aşan, zorba firavun ve tâbileridir müsrif. Ahlâkî yapı olarak A’raf sûresinin seksen birinci âyetine göre, sapık Lut kavminin çirkin hâlidir israf. (İsraf-YD Nisan 2015)

44) İsraf, helâl kazancın fâizle, karaborsacılıkla, hile ve haksız kazançla kirletilmesidir. (İsraf-YD Nisan 2015)

45) Evin içinden tutun ta uzak diyarlara kadar bir yığın problem var. Karıyla koca, kardeşle bacı, devletle millet huzursuz. Nedir bunun sebebi? Allah Teâlâ’nın yeryüzünde halîfesi konumunda olan insandır sebep. Kâinattaki bütün varlıklar, bu vekâlete namzet insanoğluna hizmet için vardır. Âlem bu insanı bekliyor. Hz. Îsâ (as) bu insanı müjdeliyor. Cıvıldaşan kuşlar, akan sular ‘Hz. Muhammed Mustafa (sav) doğdu’ diyor. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

46) Peygamber çocuklarının birbirini öldürme hırs ateşinin sönmesi, İlâhî mesaja bakıyor. Dinleseydi İlâhî hükmü Âdem (as)’ın evlâdı, kardeşini katleder miydi? Ya’kûb (as)’ın yavruları atar mıydı Yûsuf (as)’ı kuyuya? Ülkesinden çıkarıp Medyen’e, Medîne’ye gönderir miydi Ulul Azim Peygamberleri? (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

47) Ta Âdem (as)’den günümüze kadar devâm eden bir anarşi var. İlkokul çağındaki çocukların okul kapısından üniversitenin kapısına kadar eli sopalı bekçiler nöbet tutuyor. Hastâneden adliyeye kadar bir bekleyiş var emniyet için. Trafik lambalarından ev ve işyerlerine kadar kameralar mevcut âsâyiş için. Saymakla bitmeyen bu sıkıntının temelinde yatan gerçek, insandır. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

48) İnsanı yaşat ki devlet yaşasın! diyen Şeyh Edebâlî, bu sözü boş yere söylememiştir. Medîne’de İslâm devletini kuran Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimiz, Mekke’de îmanla yoğurduğu Ashâb-ı Güzin’le yapmıştır bu inkılâbı. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

49) Mekke’nin fethi; Mekke’de açık küfürden îmâna, Medîne’de Tevhid’le ihsâna yönelen kutlu erlerle olmuştur. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015) . 

50) İçte ve dışta sulh, insanla başlar. İmam Hatipler’de ve Kur’ân kurslarında kargaşanın hiç yok denecek boyutta olması, insanın ıslâhına bağlıdır. Medresede faydalı ilim, tekkede irfanla yetişen halk, mümin kardeşini kendi şahsına tercih eder. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

51) Rab olarak Rabb’ini (cc), Din olarak İslâm’ı, Resûl olarak Aleyhissalât ü vesselâm’ı seçen toplumda çözüm vardır. (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

52) Bir muhtardan devlet reisine kadar verilen karar; inancı, ibâdet ve ahlâkı düzgün kimseler tarafından çıkar. (Şuurlu Tercih-YD Haziran 2015)

53) Eğri mastardan düzgün sıva çıkmaz. (Şuurlu Tercih-YD Haziran 2015)

54) Menfaati ön plana almayan, âhireti dünyâya tercih eden, bir gün hesâba çekileceğini bilen kişi yanlış bir seçim yapmaz. Kuru kalabalığı değil, Hakk’ın yanında olanı tercih eder. (Şuurlu Tercih-YD Haziran 2015)

55) Şuur, maddeye mânânın hükmüdür. Beyni, kalbden gelen İlâhî sesle şekillendirmektir. Nefsini mutmain, huzurlu; rûhunu Hak Teâlâ’ya âyine yapan doğru karar verir. (Şuurlu Tercih-YD Haziran 2015)

56) İnsanlar, aynı havayı teneffüs, aynı vatanda yaşamak sûretiyle anlaşır. (Uzlaşma-YD Uzlaşma Eylül 2015)

57) Mü’minler, îman ve uhuvvetle kaynaşır. Allah Teâlâ için dost olanlar, ihsan mertebesiyle sevişir. Fakire, yoksula, düşküne ikrâm eder. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

58) Mü’min, pişirdiği çorbanın suyuna yaptığı ilâveyle, konu komşuya verir. Uzak diyarları hatırlar; Arakan’da yakılan mü’mini, Burma’da kesilip et yemeği yapılan kardeşini, Doğu Türkistan’da vs. yerlerde zulme uğrayanları düşünür. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

59) Gıyaben de uzlaşır kişi. Hiç tanımadığı, hayatta görüşmediği kimseye “sana içim ısındı” der. Ruhlar askerler gibidir. “Ruhlar âleminde anlaşanlar bu âlemde de anlaşır.” Bir âh çekip, “ihvânımı özlüyorum” buyurur Fahr-i Kâinat (sav). (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

60) Hayvanât da hasretlik duyar O (sav)’na. Mağarada yıllar öncesi geleceğini duyan yılan, yüzüne hasretle dilberin, Sıddîk (ra)’ın ayağını sokar. Hurma kütüğü, ayrılığın ızdırâbıyla inler. Deve de eşiğinde can verir, Resûlullâh (sav) bu cihandan gitti diye. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

61) Uzlaşma kalbde oluşan muhabbetle, gözü gözünden, eli elinden ayrılmadan afva mazhâriyyet, sadaka mesâbesinde olan tatlı kelâm, öğüt ve nasihat, hastayı ziyâret, cenâzeye iştirakle, kardeşlik akdiyle sağlarlanır. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

62) Makamda uzlaşmayı,“O gece Sen’din gelen Yâ Resûlallâh” diyen aşıklar Fenâ firresûl; Esmâ ve Ef’âl tecellîsine erenler Fenâ fillâh; altı aylık mesâfeyi yürürken, kırk gün kaldığında “şeyhimin kokusu geliyor” diyenler Fenâ fişşeyh olmakla elde ederler. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

63) Hak Teâlâ’ya karşı sorumluluğunu bilen, âilesini İslâm terbiyesiyle eğiten, çevresini gözeten, mahlûkâta şefkat nazarıyla bakan, kâmil bir şahsiyyetle temin eder uzlaşmayı. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

64) Uzlaşmaya işâret eden yazıları şu şekilde okuruz: “Huzur İslâm’da.” Dilek ve temennîmiz, âdil devlet reisiyle halkın kaynaşması; hayatta olanları uyarmak için gelen Kitâb-ı Kerim’le, Asr-ı Saadet’in gelmesidir. (Uzlaşma-YD Eylül 2015)

65) Ticâret için, gönlün sağlıklı olması îcâb eder. Şer güçlere değil İlâhî güçlere teslim olmak gerekir. Çünkü bize müşteri olan Rabbimizdir (cc). “Allah Teâlâ mü’minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 111.) (Ticaret-YD Eylül 2015)

66) Ticârette Amaç Kârdır: “Ne zarar vermek ne de zarara girmek yoktur” dînimizde. Cafer-i Sadık (ks) “Kendinizi cennet karşılığında değil Cemâlüllâh karşılığında satın” der. Hz. Ebubekir’in (ra) “Yâ Suheyb, alış-verişin kârlı olsun” dediği ticârete tâlib olur kazancını bilenler. “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah Teâlâ’nın rızasına ermek için kendini ve malını fedâ eder.” (Bakara, 207.) (Ticaret-YD Eylül 2015)

67) Azabtan kurtaracak hayırlı ticâret, kâmil bir îmanla, malı ve canı sâhibine teslim etmektir fî sebîlillâh. Müşteri, Allah Teâlâ; satıcı, mü’minler; pazarlanan, can ve mal; kâr, cennet ve Cemâl-i İlâhî’dir. (Ticaret-YD Eylül 2015)

68) Aşırı kâr makbûl değildir. Hem maddî hem de mânevî ticârette emeğin karşılığı vardır. “Onlara: İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız.” (A’raf, 43.) (Ticaret-YD Eylül 2015)

69) Ticâretin kâide ve esâsını bilmeyenler tâcir olamazlar. Bakara Sûresi’nin 16. âyetinde, ‘hidâyete karşılık sapkınlığı satın alanlar ziyandadır’ buyurulur. Îmâna küfrü, İslâm’a bâtıl ideolojiyi, itâate mâsiyeti, güzel ahlâka fenâ huyu tercih edenler zarardadır. Haksız kazanç yollarına düşenler ziyandadır. (Ticaret-YD Eylül 2015)

70) Batağa giren müessese, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in tavsiyeleriyle kurtulur. Pazarı teftiş buyuran Efendimiz (sav) mübârek ellerini daldırdığı buğday çuvalındaki ıslaklığı  görünce “Bizi aldatan bizden değildir.” buyurdu. Efendimiz (sav) “Doğru olan tâcir kıyâmet gününde Allah Teâlâ’nın Arş’ının gölgesinde sıcaktan korunur.” buyurur. (Ticaret-YD Eylül 2015)

71) Ticarette mal kusursuz, istifâde edilen; kendisinin malı veya izinle satılan mal olmalıdır. Malın vasıf ve miktârı bilinmelidir. Tama, aşırı hırstan kaçınmalıdır. Az kârı küçük gören, kazançtan mahrûm olur. (Ticaret-YD Eylül 2015)

72) Hak dostları, helâl malın teminindeki sebepleri bile araştırmışlardır. Zâlimlerin kazdığı su kanallarında bile hassas davranmışlardır. İşte bunlar sıddîklardır. (Ticaret-YD Eylül 2015)

73) Vârislerin hakkıdır diye yanan kandili, kişinin ölümünden sonra söndürenler de müttakîlerdir. Cenâze götürülürken, arkadan bir ambulans gelir düşüncesiyle yolu tıkamayanlar da ebrar sınıfındandır. (Ticaret-YD Eylül 2015)

74) Ne kadar müftiler fetvâ da verseler, mutmain, huzurlu gönüllerine mürâcaat eden kimseler de sâlihlerdir. Her mesleğin bir ilmi vardır. Alış-veriş bilgilerini öğrenmek farzdır. (Ticaret-YD Eylül 2015)

75) Hocası ehil, dersini seven talebe yakalar, eğitimde kaliteyi. Mârifetullâh’ı tahsil için okuyanlar bu ilimden nasibdâr olmuşlardır. (Eğitimde Kalite-YD Ekim 2015)

76) İlmi olmayan, velâyete adım da atamaz. “Ağaca baksa yaprağını, denize baksa damlasını, kumların adedini bilir ilm-i ledün sâhibi” buyurur Abdülhakim Arvâsî Hazretleri. (Eğitimde Kalite-YD Ekim 2015)

77) Akıl ilmi, ilim ameli, amel ahlâk-ı hamîdeyi temin etmelidir. Hepsinin özeti, Allah Teâlâ’ya saygıyı temin eden ilim muteberdir. “Allah Teâlâ’ya, kulları içinde âlim olanlar derin saygı duyarlar.” (Fatır, 28.) (Ticaret-YD Ekim 2015)

78) Bollukta O hatırlanırsa, darlıkta da O seni hatırlar. Nimetin bolluğunda, sıhhat ve afiyetteyken uyulursa emrine, sıkıntı ânında yetişir kulun imdâdına. Bir ihtiyaç zamânında, dağ başında, ıssız bir yerde; kimle tanışmışsa insan, onları çağırır yardıma. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

79) Bu dünyâda tanıştıklarımız koşar uhrevî sıkıntılarımıza. Enbiyâ, şühedâ ve ulemânın şefaati, bu dünyâda da mukadderdir. Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimiz, Salât ü Selâm okuyan ümmetine şefî, şefaatçi. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

80) Salât ü Selâm, gönlü daralan streslilerin sadrının açılmasına vesîle olur. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

81) Rûhen yakınlık temin edenlere ağuşunu açmıştır Efendimiz (sav). Hazreti Selman, Bilal ve Süheyb-i Rûmî (r.anhüme) evlâdım dediği gibi içten yanan âşıklarına da evlâdım demiştir Nebîyy-i Ekrem (sav). Ben Mısırlı’yım diye uyanan Ömer ibnül Farız’a mânâ âleminde “Sen benim evlâdımsın” buyurmuştur Efendimiz (sav). (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

82) Ashâb-ı Rakim, girdiği mağaranın kapısını kapayan taştan ittikâsıyla, ibâdet ve taatlerindeki ihlasla kurtulmuştur. Ashâb-ı Kehf, Tevhîd inancından vazgeçmemesi, ölümüne bile olsa zâlim Takyanus’a karşı direnmesiyle zafere ulaşmıştır. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

83) Bin yıllık târihimizdeki şan, devlet-i âlî’yi kuran Osman Bey’in Kur’ân-ı Kerîm’e tâzimidir. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

84) Erkekli kadınlı, farz ve sünnete, edeb ve erkâna riâyetsizlik bozdu ağzımızın tadını. Güne başlarken Rabbimizin Kelâm’ını, kazancımızın helâl ve haramını, nefsimizin ve neslimizin islâhını temin ederek zimmetinde oluruz Rabbimizin. (Rabbim Sana Sığındık-YD Kasım 2015)

85) Ana baba sahih bir itikad, ilim, ibâdet ve güzel ahlâkla ahlâklanır, evlâdlarını da o tarzda yetiştirir. (Manevi Baba-YD Aralık 2015)

86) Bir baba, amel defterimizi kapatmayacak olan evlâdı, Hak Teâlâ’ya hizmete adar. (Manevi Baba-YD Aralık 2015)

87) Toprağı güzel olan memleketin ürünü de güzel olduğu gibi, Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimizin neslinden gelen velîlerin evlâdıydı Hacı Hasan (ks) üstadımız. (Müstesna Bir Velî-YD Ocak 2016)

88) Nüvesini Edeb-i Nebevî ile ıslahlaştıran, bakımını zamânın Kutbul aktâbının üstlendiği bir cevherdi Hacı Hasan (ks) üstadımız. (Müstesna Bir Velî-YD Ocak 2016)

89) Ne kadar temizlensek de, nefsimize aldanarak çok kirlendik. Evliyâullâh, memâtından sonra kınından sıyrılan kılıç gibi olur. Yatıralım nefsi önüne, kesilsin nefsânî hevâ ve arzularımız Biiznillâhi Teâlâ. (Müstesna Bir Velî-YD Ocak 2016)

90) Enerji depolayan merkezlerden elde edilen elektrikle sayılamayacak faydalar hâsıl olur. Hacı Hasan (ks) üstadımızın Arşullâh, Beytullâh, kenzullâh, Allah Teâlâ’nın hazînesi olan gönüllerinden istifâde eden pek çok kimseler vardı. (Müstesna Bir Velî-YD Ocak 2016)

91) Kendilerine “Evliyâullah” yani “Allah Dostları” veya “Allâh’ın Sevgili Kulları” denilen has kullar, öyle bir ömür geçirirler ki tüm hayatlarında, Allah Teâlâ ile birlikte bulunmanın bu huzur halini daimi olarak yaşamanın gayreti ve çabası içinde olurlar. Onlar, Yüce Mevlâ’nın, “Haberiniz olsun ki Allâh’ın dostları için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır. Allâh’a îmân eden ve kulluk şuuruyla hareket eden takvâ sahipleridir onlar…” (Yunus, 62-63.) ayetlerinin muhataplarıdır. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

92) Bizi yaratan Rabb-i Zülcelâlimiz olduğu için hayat programımızı çizen de O’dur. Çünkü O (cc), Mülk Sûresi’nde “Yaratan yarattığını bilmez mi?” buyuruyor. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

93) Hayat O’na kulluk için. Çünkü Cenâb-ı Hakk Habibini bile tavsif buyururken ‘subhânellezi esrâ bi abdihî’, ‘kulu Muhammed’i buyuruyor. Ondan da yüksek bir makam olamaz. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

94) Gençler, çağında bulunan arifân-ı ilâhîyi tanıyacak. Onlarla kopukluk olmayacak. Aynen hadis ravileri gibi, işte an Ebu Hureyre (ra) diyoruz, aninnebiyyu sallallâhu aleyhi ve sellem, Peygamberimiz’den (sav) alınmıştır; ondan sonra rivayet eden kimseler. Aynen bunun gibi ehlullâhın edebini, erkânını, muhabbetini, aşkını, sevgisini, o tecellî ve vâridâtı taşıyan insanları görmüş oluyor. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

95) Hepimiz namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz, hepimiz cihâd için çalışıyoruz. İnsanların irşadı ve ıslahını; kan dökülmesin, insanlar sulh içinde bir hayat yaşasın istiyoruz derken Evliyaûllah’ın bu faaliyetleri bize benzemiyor. Büyük bir tesir var. Meselâ bir insanın irşad ve ıslahında onların sözleri çok etkili oluyor. Sebebi de Allahımıza olan tazimi. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

96) Büyüklerimizin enerjisi bildiğimiz gibi değil, enerji tükenecek gibi değil. Onlar ruhlarına tâbi olduğu için cisim de ruhlaştığından yorulma olmaz onda. Eğer bedene dayalı olsa yorulur beden. Ama beden ruha tâbi olduğu için yorulma diye bir şey yok. Sâdece insanların hâli yoruyordu. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016)

97) Tasavvufun tarifinde ‘Onların ahlâkı Kur’ân’dır’ denilir. Yâni Kur’ân’ın edebiyle edeplenmek. Şimdi Kur’ân-ı Azîmuşşân bizim hayatımızla alâkalı her konuyu ele almaktadır, hem dünya hem uhra. Yemeği nasıl yiyeceğimizi bile haber veriyor. (Nezaketli Bir Velî-YD Ocak 2016) 

98) İllâ ayakla mı yürünecek? Habîbullâh (sav) Mi’rac hâdisesinde burakla, mirac, merdivenle, refref, bir örtüyle seyahat etti. “Leylen” tâbiriyle, çok kısa bir zamanda yaptı yolculuğu. “Esrâ” ifâdesiyle, izn-i İlâhî ile yürütüldü. (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

99) Ruhlar âleminden ana karnına, ana karnından dünyâ evine, dünyâdan uhrâya sefer var. Bulunduğu yerden âlemleri seyir de var. “Sefer der vatan” terimiyle enfüste de var yolculuk. Nefsin, ruh ve sırrın, ilmin mertebelerinde olan ulvî sefer, on sekiz bin âlemin devridir. (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

100) Ruh âlemindeki yürüyüş bir dâvettir. Mâruf olan Pazartesi ve Cuma geceleri toplanır divan heyeti. Teşrif edecek olanlar gönül dâvetiyesiyle gelirler. Bunun sebepleri çoktur. “Şüphesiz gece kalkışı alabildiğine uygun ve kıraete (Kur’ân okumaya) daha elverişlidir.” (Müzzemmil, 6.) “Biz Kur’ân’ı gece indirdik.” (Kadr, 1.) (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

101) Gece yapılan seferde, kalb devreye girer. Gönlün sesi dinlenir. Gecenin sükûneti, kişinin kalbinin selâmeti ve Kur’ân’ın kalbi olan Yâsîn-i Şerîf’in kıraetiyle yapılır yolculuk gecede. Yapılan duâya icâbet, istiğfarla bağışlanma, hâcetlerin giderilmesi seherde olur. (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

102) Dört mevsim içinde bahar gibi olan seher vaktinde meydana gelir alış-veriş. Ürünün bire on, yediyüz, kat be kat fazla verdiği seherde yapılır hasat. Gönlün hâline göre değişir bereket. Bu zamandadır ehlüllâha lutfedilen nimet. (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

103) Kalblerin semâsına inen feyiz, vâridât, tecellî hep gecededir. Aslında gece kendine çağırır âşıkları. Yâr ile buluşma, sarmaş-dolaş olma vaktidir. Seven sevdiğiyle halvette görüşür. Bezm-i hâs olur. Bin bir kelâmın konuşulduğu, mi’rac gecesi olur. Mevlânâ’nın (ks) dediği “şeb-i arus”, düğün gecesi olur. (Bereket Gecede-YD Şubat 2016)

104) Kim dirilirse, o alınır bezm-i hâs’a, özel görüşmeye. Dâvetçileri zâtı olur, ikrâmı da kendisi yapar. Onlar için ölüm yoktur. Dünyâda yeyip içen, gezip dolaşan Sıddîk-i Ekber gibi. Hakk Teâlâ ister onun rızâsını. “Sorun kullarıma ne istiyor?” iltifâtı gibi. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

105) Dirilmek için Üveys olmak gerek. İlimde İmâm-ı Âzam (rh.a) gibi haşyet, İrfanda İmam Şarani gibi gayret, islâh-ı nefisde İbrâhim bin Edhem gibi zahmet, her türlü davranışında örneği Cenâb-ı Ahmed (sav) olmak gerek. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

106) Zehirle pişen aş bal gelirse dirilir insan. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

107) İrşad, ıslah, hasta ziyâreti, cenâze ve bir mü’minin ihtiyâcını giderme, helâl rızık talebi için yapılan yürüyüşler günahlarımızın affına sebeptir. (Oyunda Gâye-YD Mayıs 2016)

108) Ehlûllah, şimdi nerede? Düşmüşler bir derde. Arzuları Allah Teâlâ. Dünyâ cîfe, uhrâ zevk ü safâ onlarca. Emel Cemâlüllâh. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

109) Ölse de diridir ehlûllah. Bir cenâze esnâsında güler Necmeddin-i Irakî (ks). Bunun sebebini şöyle açıklar: “Ölen kimsenin letâifleri bütün zikirde. Fakat telkin veren hocanın yok bundan haberi.” (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

110) Cenâb-ı Hakk, ölüden diriyi diriden ölüyü çıkarır. Ebu Cehiller gibi îmandan mahrum ölülerden, Sahabe-i Kiram’dan İkrimeleri (ra) çıkarır. Münâfıkların reisi Abdullah bin Ubey bin Selüllerden, Hz. Abdullah gibi yiğitleri çıkarır. Bunun tersi de mümkündür. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

111) Yapılan nasihatlerden ders çıkararak dirilme zamânı. Şimdi uyanmazsak, ebedî kendimize gelemeyiz. Kıyâmetin küçük alâmetleri tamâmen belirmiştir. Denizin dibi görülmüştür. Bıçak kemiğe dayanmıştır. Yerel kaynaklar azalarak dünyânın ömrü konuşulmaktadır. Îsâ (as) ile Mehdi (as) buluşmasından söz edilmektedir. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

112) Dînimiz İslâm fıtratı, yaratılışı zorlamaz. Bedeni bütün tâatleri yerine getirirken insanın ihtiyâcı olan eğlenceyi ihmâl etmez. Yapılan bütün hareketleri şer’in, dînin emirleri ölçüsünde yürütür. (Oyunda Gâye-YD Mayıs 2016)

113) Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz çocukların oyununa katılır, bu esnada onlara emr-i ilâhîyi bildirirdi. Her şeyde bize örnek olan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Aişe annemize Habeşîlerin ok atışını, onu omuzuna alarak seyrettirirdi. O seyri tamamlayıncaya kadar bırakmazdı. Annemizle koşu müsâbakası yapardı. Rükane denen bir müşrikle güreşe tutuşmuştur. Dînin galebe çalacağını, bütün görüşlere hâkim olacağını güreşteki başarısıyla da göstermiştir. (Oyunda Gâye-YD Mayıs 2016)

114) Yüce dînimiz İslâm ok, atıcılık, binicilik ve yüzme gibi sportif faaliyetleri hoş görmüştür. Oynanan oyunun her birinde ibâdet ve tâat kastedilmiştir. Dînimizin vazgeçilmez esaslarından biri olan cihadda ok atma: “Sizden hiçkimse oklarıyla eğlenmekten geri durmasın.” Öğrendikten sonra atıcılığı bırakan, unutan kimse için “bizden değildir” veya “bana isyân etmiştir, Allâh’ın bir nimetine küfranda bulunmuştur” gibi tâbirler kullanmıştır. (Oyunda Gâye-YD Mayıs 2016)

115) Günümüzde şifrelerle yapılan siber saldırılar, o günün okları mesâbesindedir. Kalbe işleyen güzel bir sözün de günümüz cihâdında önemi çok büyüktür. (Oyunda Gâye-YD Mayıs 2016)

116) Zehirle pişen aş bal gelirse dirilir insan. Gören göz, duyan kulak, veren el, yürüyen ayak, o nurla yürüsün. Oturduğu meclisin anıldığı mekân kudsî, etrâfı melek, kuşatanı rahmet olsun. Nerede olursa olsun, İlâhî korku onun sermâyesi olsun. Genişlikte gönlü arş, zenginlikte hazîne, dostlukta beyt olur dirilenlerde. (Gönülde Diriliş-YD Mart 2016)

117) Tesettürün çeşitleri çoktur. Vücûdu sâdece bir bez parçasıyla örtmek değildir tesettür. Kumandası kalb olan tesettür, ana merkezden idâre edilir. Beyne verdiği komut ne ise, kafa o şekilde çalışır. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

118) İdâre, hayırsa hayır, şerse şer hükmeder ülkesine. Ümerâsı ve ulemâsı düzgün olanlar, tebaasına salâh hâli yaşatır. Ayak, bir başkasının nâmusunu iğfâle, şahsiyetini rencide etmeye değil, iffetinin benliğinin korunmasına adım atar. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

119) Şahsın hatâ ve kusurları örtülerek, gösterilir asıl tesettür. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

120) Göze bile Cenâb-ı Hakk öyle bir perde lütfetmiş ki, târif edemeyiz. Bu ne esrar Yâ Rabbi! Bakılması câiz olmayan nesneyi görmemek için, göz kapağı örter kusûru. Baş, sağa sola dönmek sûretiyle utandırmaz kimseyi. Yerine göre göz kör, kulak sağır hükmünde olursa, mahcup etmez kimseyi. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

121) Kadınların Peygamber Efendimiz’e (sav) gelerek suâl sormaları, oturup dinlemeleri hicab, örtünme âyeti gelmeden önce idi. Hicab âyeti gelince, kadın erkek artık bir arada oturulmadı. Kadınlar soracaklarını, ezvâc-ı tâhirattan, annelerimizden sorup öğrendiler. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

122) Üstümüzü başımızı setrettiğimiz gibi bir örtüyle, vahyin örtüsüyle de setredelim âzâlarımızı. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

123) İlâhî korku beziyle örtünen ayağımız, mü’minlerin arasını bozmak için fesâda gitmesin. İslâha, irşâda, tebliğ ve cihâda koşsun. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

124) Elimiz harama uzanıp, başkasının hakkını gasp etmesin. Midemiz helâl gıdâ ile nimetlensin. Dilimiz ve nâmusumuz hatâ ve kusurdan korunarak, ateşe düşmesin. Göz ve kulak ne için yaratılmışsa, amacına uygun hareket etsin. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

125) Mümin beyinler bir araya gelerek, ortak bir kararla Hakk’ın hâkimiyeti için çaba sarf etsin. Bilim ve teknolojide en üstün başarıya ulaşsın. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

126) Hakk dostlarının yüzlerine ara ara bakılır. Dâimî bakışla rahatsız edilmez. Konuşurken göz kapalı olmaz. Can kulağıyla dinlenir. Ziyâreti yapılacak kimselerin huzurlarına mahzun bir kalble varılır. Kap boş bırakılır ki, Hakk Teâlâ’dan inen nur kalbe dolsun. (Ziyaret-YD Temmuz 2016)

127) Ehlûllah’ın teveccühlerine mazhariyet, gönlün fakrıyla olur. Çünkü sadaka fakirleredir buyurur Rabbimiz. Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhara’da da durum aynıdır. Ziyâret için verilen kitapçıklarda bile yazar gidiş gelişlerin edebi. (Ziyaret-YD Temmuz 2016)

128) İnsanla kâinâtın iç içe oluşu Kur’ân-ı Kerîm’in sûrelerinin adlarında bile apaçık görülmektedir. Yeryüzündeki, arz ve semâdaki trafiğe, yeraltı gemilerine, insansız uzaktan kumanda edilen uçaklara, balistik Füze tarzı nükleer füzelere, daha sayamayacağımız birçok vâsıtalara işâret edilmektedir. “Hem binesiniz diye, hem de süs olarak atları, katırları ve merkebleri de yarattı. Bilemeyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratır.” (Nahl, 8.) (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

129) Âlemde melâike-i kiram varsa, insanda da ilhâmât-ı İlâhî vardır. (Gönlüne nur inenlere bahşedilen duygular). Arşa mukâbil, insanda da kalb vardır. Hadîs-i şerifde: “Mü’minin kalbi Allâh’ın arşıdır.” buyurulur. (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

130) Ormanlar varsa, insanda da saçlar vardır. Dağlara mukâbil kemikler, nehirlere karşılık damarlar vardır insanda. Bedendeki elementlerle topraktaki elementler aynı özellikleri taşır. Evvelimiz de toprak âhirimiz de. “Sizleri topraktan yarattık, yine oraya döndüreceğiz ve tekrar dirilterek oradan çıkaracağız.” (Tâhâ, 55) (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

131) Kâinât Allah Teâlâ’nın sonsuz kudretinin aynasıdır. Müşâhede edilen ne varsa, o da isimlerinin tecellîsidir. Allah (cc), yüce sanatını göstermek için yaratmıştır insanı. (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

132) İnsan bir damla sudan yaratıldı ama, içinde okyanuslar gizlidir. Mürşid-i kâmillerin de hedefi, insanda gizli olan bu hazîneyi ortaya çıkarmaktır. Letâiflerle, insan vücûduna yerleştirilmiş mânevî, nûrânî cevherleri çıkarmaktır. (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

133)

  1. Kalb, sol memenin altındadır. Nûru sarıdır. Âdem (as)’ın kademinin/ayağının altındadır. İlâhî huzur ve tecelliyat mahâllidir.
  2. Ruh, sağ memenin altındadır. Nûru kırmızıdır. Nûh (as)’ın kademi altındadır. İlâhî aşk ve muhabbet mahâllidir.
  3. Sır, sol memenin üstündedir. Nûru beyazdır. Mûsâ (as)’ın kademi altındadır. İlâhî ma’rifet mahâllidir.
  4. Hafi, sağ memenin üstündedir. Nûru siyahtır. Îsâ (as)’ın kademi altındadır. İlâhî tecellî ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
  5. Ahfa, göğüs kafesinin ortasındadır. Nûru yeşildir. Muhammed Mustafa (sav)’in kademi altındadır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecellîler merkezidir.
  6. Nefs-i nâtıka (külli) latîfesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
  7. Nefs-i Küll, vücûdun oluşumunu sağlayan su, hava, ateş, toprak ve sultânî Zikirle on letâifdir. Nefy ü isbat “Tevhid” ve murâkabelerle donatılan insan, yeryüzünde Allah Teâlâ’nın halîfesidir. O’nun nâmına hükümlerini gerçekleştirmeye çalışan kimsedir. (İnsan ve Tabiat-YD Ağustos 2016)

134) Cenneti de cehennemi de biz oluştururuz bu dünyâda. Dünyâdaki cennet, mutmainne, huzur ehlinin gönlündeki sürur, murâkabe ehlinin aldığı haz, tecelli ve vâridât nurlarıdır. (İki Âlemde Cennet-YD Ağustos 2016)

135) Mü’minin işine şaşarım. Gerçekten onun bütün işleri hayırdır. Bu durum, mü’minden başka hiçbir kimsede yoktur. Kendisine varlık, genişlik isâbet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Sıkıntıya uğradığında sabreder bu da onun için hayır olur. (İki Âlemde Cennet-YD Ağustos 2016)

136) Ateşin cehennem sıcaklığını, baharın cennet serinliğini biz burada duyarız. Dünyâyı cennet kılma, dînî esaslara uygun olarak yaşamaktır bu âlemi. (İki Âlemde Cennet-YD Ağustos 2016)

137) Dünyâda intihar vakalarına baktığımız zaman rûhu daralanların inançsız zümre olduğu görülür. İnananlar ise gönül darlığıyla sabrın ecir olduğunu bilir ve huzûra erer. (İki Âlemde Cennet-YD Ağustos 2016)

138) Gönlü İslâm’la dolanlar ne kadar bahtiyardır. (İki Âlemde Cennet-YD Ağustos 2016)

139) Namazda kıyam, rükû ve secde, insanın bütün davranış biçimini ifâde eder. Selâmla sonuçlanan namaz, tahiyyesiyle cemiyetin huzur ve bekasını temin eder. (Kıyam-YD Eylül 2016)

140) Namaz ibâdetin başıdır. Kolsuz ayaksız, gözsüz kulaksız insan yaşar. Fakat başsız yaşayamaz. Namazda kıyam; îmanda yakîni, ibâdette devâmı, ahlâkda numûne-i imtisâli, örnek olmayı ifâde eder. (Kıyam-YD Eylül 2016)

141) Emr-i İlâhîde kıyam tam olursa, tebliğ ve dâvette, sevgi ve buğuzda, cihâdın her çeşidinde; cennetin kapısında karşılar melekler onu. Nihâyet oraya varıp cennetin kapıları açılınca, bekçileri şöyle derler: “- (Her türlü kederden) selâmet size! (Günah kirinden) tertemizsiniz? Artık ebedî olarak kalmak üzere girin oraya.” (Zümer, 73.) (Kıyam-YD Eylül 2016)

142) Kıyam düzgün olursa, cemiyet yaşar asr-ı saâdet hayâtını. “(Resûlüm!) Sana vahyedilen Kitâb’ı oku ve namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı anmak elbette (ibâdetlerin) en büyüğüdür. Allah yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut, 45.) (Kıyam-YD Eylül 2016)

143) Sulhün temin edilmediği yerde Cuma namazının kılınmasının câiz olmadığını bilen Sütçü İmamlar, ellerine silâhı alıp yurt savunmasına çıkmışlardır. (Kıyam-YD Eylül 2016)

144) “Kâlû belâ”, ‘evet Rabbimizsin’ cevâbıyla kalktık kıyâma. İhrâma büründüğümüzde okuduğumuz “lebbeyk” sadâsıyla geldik kendimize. (Kıyam-YD Eylül 2016)

145)  Allah (cc), Aklını vahye müstenid, haramdan kaçarak ve tâatlere koşarak mı geçiriyor diye  imtihân ediyor kulunu. Zorluklara sabır, nimetlere şükür içerisinde mi geçiriyor diye deniyor Rabbimiz (cc). (Hayat-YD Ekim 2016)

146) Mevlâ’nın yolunda can verenlerin söz ve misâli, bitmez ve tükenmez. Bize düşen, Allah Teâlâ’yı görür gibi tâat yapma yolunu tutmaktır. Ne yapalım ne edelim deyip şaşıracak hiçbir şey yok. (Kıyam-YD Eylül 2016)

147) Unutmayalım bu dünyâ karnından da âhirete doğacağız. Burada kalacak olan cesed, rûhumuzla Rabbül âlemîn’in huzûruna varacağız. Rûhumuzun âzâlarını altı bin altı yüz altmışaltı âyât-ı İlâhî ile tamamlayacağız. Yüz binleri geçen sünnet-i seniyye ile, evliyâullâhın öğüt ve tavsiyesi ile bir kalıba gireceğiz. (Hayat-YD Ekim 2016)

148) Kâfirler inkâr, münâfıklar nifak, mü’minler îman kalıbına girer. Kur’ân-ı Kerîm’de bu ölçüler ara ara verilir. Tamâmını yaşama azminde olanların kalıbı, “O’nun ahlâkı Kur’ân’dı” buyurulan Resûl-i Ekrem’in (sav) edebidir. (Hayat-YD Ekim 2016)

149) “İnsanlar, ‘İnandık’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannederler?” (Ankebut, 2.) Her dönemdeki bütün inananları, inandım demekle yetinmeyip ferdî ve toplumsal değerlerine, hak ve özgürlüklerine, vatanlarına ve bağımsızlıklarına sâhip çıkmaya; bu uğurda özveride bulunmaya, zorluklara ve acılara katlanmaya çağırmakta; gerçekten mü’min ve Müslüman olanlarla sözde müslümanların bu şekilde ortaya çıkacağını, bunların Allah Teâlâ katındaki değerlerinin de bu imtihandaki başarı derecelerine göre belli olacağını ifâde etmektedir. (Hayat-YD Ekim 2016)

150) Eroin meroin ve bonzai içen gençlik yetimdir. Yavrusunu İslâm’a hizmet için adamayan anne ve baba yetimdir. (Yetim-YD Şubat 2015)

151) Alıcı ve vericilerle sağlanan iletişim, rûhî melekelerle temin edilir.(İletişim-YD Kasım 2016)

152) İbâdetten mahrum dünyâ, Cemâl-i ilâhî seyredilmeyen Cennet öksüzdür. (Yetim-YD Şubat 2015)

153) Gün geldi ağaçlara vurarak, dumanla, güvercinle, telgrafla, telefonla, daktiloyla, telefon, fonograf, radyo, fax, bilgisayar ve internetle haberleşti insanlar birbiriyle. Bu teknoloji ellerinde olsaydı Kur’ân âşıklarının, neler yapmazlardı. Atla, merkeple, trenle, sığara dumanıyla tebliğe koşanlar, her yerde dillendirirdi İslâm’ın güzelliğini. O günkü imkânlarla gidilen Komor Adaları’nda okunan ezan sesleri onların eseridir. (İletişim-YD Kasım 2016)

154) Ehlüllâhın gönlüne düşen ilhamlar, vahiyden sonra bir iletişimdir. Kur’ân ve Sünnet’e dayanmak sûretiyle kalblerin bilgisi Rabbimiz’dendir. (İletişim-YD Kasım 2016)

155) Hayâtının her safhasını Kur’ân ve sünnetle tanzim eden ne yetim ne de öksüzdür. (Yetim-YD Şubat 2015)

156) Alıcı îmanda tahkîka ererse, Zât’ına mahsus konuşur. “Bir kulum bana yaklaşırsa (sevgime ve rızâma kavuşursa), ona sesleri duyurur ve saklı şeyleri gösteririm.” (Hadis-i Kudsî)

157) Rabbimizle olan irtibat, sütün içindeki yağ gibi. Ne muttasıl ne de munfasıl. Ayrı da değil, bir de. Yaşandığı zaman bilinen bir haldir. Kulun gayretine göre ikram var. Kul bir tâat yaparsa, karşılığı en az on, yedi yüz, kat be kat ve sonsuzdur. (İletişim-YD Kasım 2016)

158) İdâreciler telefonunu yirmi dört saat açık tutar. Şarjını da ona göre ayarlar. Râbıtayla mürşid-i kâmil vâsıtasıyla, murâkabeyle de bizzat vâsıtasız Rabb-i Zü’l-Celal’den dolar derviş. Hablül verid damarıyla kurar alâka. (İletişim-YD Kasım 2016)

159) İnternet ortamında hıristiyanlara âit birçok web sitesi bulunmaktadır. Sağlıklı web sitelerine girilmeli. Müslümanlar tarafından faydalı ve zararlı web siteleri tesbit edilmelidir. Yayınlarda ve her türlü haberleşme araçlarında hassas davranmalıdır. Gizli mekânlarda değil, çocuklar umûmun göreceği salonlarda meşgûl olmalı internetle. (İletişim-YD Kasım 2016)

160) Cep telefonları sanki bir kütüphane, dünyâyı içine alan bir haberleşme aracı. Bıçağın ekmeği de adamı da kestiği gibi, bu âletleri müsbet yerlerde kullanmalıdır. Attığımız her adım, aldığımız her nefeste niyetimiz İslâm olmalı. (İletişim-YD Kasım 2016)

161) Öğrencinin, müridin, her meslek grubunun alacağı ders, ehlinden olmalı. “Allah Teâlâ size, emânetleri mutlakâ ehline vermenizi emreder.” (Nisâ, 58.) Verici konumunda olan muallim, öğretici; alıcısına, öğrencisine, kalbindeki nurla vermeli dersi. (İletişim-YD Kasım 2016)

162) Bu adam köyümüze kentimize, ırzımıza nâmusumuza zarar verir denen kimseler, her şeyin kendilerine emânet edilmesinin sebebi tarîkat müessesesidir. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

163) Vakıflar, yardım dernekleri, yayın organları, gençlik kulüpleri, eğitim yuvaları, ilim halkalarının oluşmasına vesîle olan tasavvuf mektebidir. Sivil emniyet görevini üstlenip, halkın barışık yaşamasını temin eden, bozulan âileleri bir araya getiren, esrar bağımlılarını câmi-cemâate alıştıran, zikir halkasına oturtturan bu mektebdir. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

164) Zikirden yüz çevirmek; evvelâ bir süre zikir yaparak hidâyete ermek, ondan sonra bırakmaktır. Kişinin göğsünden kalbine açılan nur yolu iptâl edilir. Kalbin içindeki bütün nurlar vücûdu terkeder. Kişinin Allâh’a dönük olan kalbindeki nur kapısı, tekrar şeytâna dönük hâle gelir. Göze perde, kulağa sağırlık, kalbe kilit vurulur. Bu sebeple kıyâmet günü o kişi kör olarak haşredilir.(Hayat-YD Ekim 2016)

165) Tasavvuf kitaplarının başında geçen ilk cümle, “mârifetullâhı tahsîl et”dir. Bu mârifet enformasyon, biyoteknoloji, kuantum mekaniği, nanolazerler, oksijen projesi, manyetometre, doku mühendisliği ve daha nice buluşlara namzettir. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

166) Tasavvuf, silâhın yerine kitâbı, cehâletin yerine ilmi, teknolojide en ileri olmayı “İkra” oku hitâbının, “mârifetüllâhı tahsîl et” deme anlamına geldiğini idrakle sağlamıştır. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

167) Uzay çalışmalarının koordinatörlüğünü bünyesinde toplayan Nasa, Kur’ân-ı Kerîm’den aldığı âyetlerle uzay teleskobu, keşif robotu, uzay istasyonu, güneş sistemindeki insan aktivesini devâm ettirmektedir. (Tasavvuf Nedir?-YD Aralık 2016)

168) Millî paramızdan herşeye kadar bizim hiç kimseye ihtiyâcımız yoktur. Dînimiz mükemmel olduğu gibi, bizim her şeyimiz mükemmeldir. İnsan gücümüz, genç nüfûsumuz, aklımız fikrimiz, sanâyimiz, ekonomimiz, siyâsetimiz, devletimiz güçlüdür. Çünkü biz fânîlere dayanmıyoruz. (İslâm Birliği-YD Ocak 2017)

169) İnsanlık için zarûret hâlini alan beş temel hakkın korunması gerekir: 1. Din Emniyeti 2. Can Emniyeti 3. Akıl Emniyeti 4. Nesil Emniyeti 5. Mal Emniyetidir. Bizi ekonomik yönden çökertmeye çalışanlara karşı, bu beş esâsı korursak sırtımız yere gelmez izn-i İlâhî ile. Çünkü malı uğrunda ölen şehiddir. (İslâm Birliği-YD Ocak 2017)

170) Şimdi taşı gediğine koyma zamânı gelmiştir. Halkı Müslüman olan devletler bir araya gelmek mecbûriyetindedir. (İslâm Birliği-YD Ocak 2017)

171) Rûhumuz için vatan neresidir? Hicr sûresinin 29. âyetine göre, “rûhumuzdan ruh üfledik” buyuruluyor. Ruh arşdan ana karnına, oradan da yeryüzüne inmiştir. Sûfîler buna “hubüt gavsi” derler. İniş mânâsındadır. Rûhun asıl vatanına dönmesini temin için, mürşid-i kâmile mürâcaat edilir. (Vatan-YD Şubat 2017)

172) Bedenin gıdası yemek içmekse, rûhun gıdası da zikir, fikir, velhâsıl Cenâb-ı Hakk’a kulluktur. Sanki ruh, kafeste bir tutsaktır. Hürriyeti, geliş âlemine uçmaktır.(Vatan-YD Şubat 2017)

173) Nasıl beden rûhun vatanıysa, yaratılış amacımızın sırrı da âzâlarımızda gizlidir. Bunun için “mâ hulike leh” tâbîri kullanılmıştır. Vücud organlarını hilâfet, emânet ve esmâ gibi ulvî gâyeler için istimâl etmektir. Bu konuyu tek tek izah yazının hacmine sığmaz. Bizim gibilerin aklı da almaz. (Vatan-YD Şubat 2017)

174) “Lâ mekân” âlemi, ehlüllâh için vazgeçilmez bir gerçektir. Bize gelen bir misâfirin, “bu bedenden nasıl çıkarız” dediği yurttur. Velâyet ölçüsü içerisinde âdetâ bir mi’racdır. Maddesel boyutuyla kendini unutmaktır. (Vatan-YD Şubat 2017)

175) Ölüm tefekkürüyle günâhı, zikir ve istiğfarla dili, hasret ve pişmanlıkla hatâyı, cömertlikle eli, nefse muhalefetle bedeni, helâl taâm ve nâmusu korumakla içi, kanâat ve ümidvâr olmakla gönlü, hayâ ve İlâhî korkuyla rûhu arındırmakla sağlanır asıl vatana hicret. (Vatan-YD Şubat 2017)

176) Rahmânî güzellik, yaşadığımız mülkde kötülüğü devlet olarak el, ulemâ olarak dil, halk olarak da buğz ile sağlanır. (Vatan-YD Şubat 2017)

177) Ferd olarak İslâmî kimlik, Ahzab Sûresi’nin 35. âyeti, Mü’minûn Sûresi’nin on âyetiyle, Kur’ân-ı Azîmüşşan’la ahlâklanarak, âile ve cemiyet ve bütün ülke olarak değerlerimizi savunarak vatanımızı korumak en büyük vazîfemizdir. (Vatan-YD Şubat 2017)

178) Güzel ahlâka misâl, Hacı Hasan Efendimizin (ks) hayatıydı. Tavırlarını görenler, utanırdı kendinden. Müşâhede edenlerin hayâtı değişirdi. Mânâsını görenler hiç konuşmazdı. (Yaşasaydı-YD Şubat 2017)

179) Herhangi bir söz Resûlullâh’a (sav) uymazsa reddolunur. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

180) Tıb ilmi ile tasavvufun hayli münâsebeti vardır. “İlim iki kısımdır. Biri din ilmi, diğeri tıb ilmidir.” (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

181) Hastalıkların tedâvisinde teşhis ve tedâvi çok önemlidir. Bu sebeble Rabbimiz (cc) Şems Sûresi’nde evvelâ kötülüklerden arınmayı, daha sonra da tedâviyi, takvâyı ilhâm eder. İsyanların tedâvisinde, günâha sebep olan yollar hep kesilir. Zinâ fiilini işlememek için, bakmayı, dinlemeyi, dilleşmeyi, elleşmeyi yasaklar dînimiz. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

182) Enbiyâ Sûresi’nin yedinci âyet-i celîlesinde, “Eğer bilmiyorsanız ehl-i zikre, bilene sorun” gerçeğine bakarak, işin ehli doktora, şerîat ve tarîkatin tasdîk ettiği mürşid-i kâmile mürâcaat edilir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

183) İlk insan ve ilk peygamber olan Hazret-i Âdem’e, Allâhü Teâlâ tarafından gönderilen sahifeler içinde tıp hakkında mâlûmat vardır. Dâvûd aleyhisselâm zamânında yaşayan Lokman Hekim tabiplerin pîridir. Peygamberimiz (sav) tıp bilgisini çeşitli şekillerde izah buyurdu. Peygamberimiz, hastaların karantinaya alınmaları, perhiz yapmaları ve temizlenmeleri gibi birçok tedâvi yolları göstermiştir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

184) Hayvansal yağ ve nebâtâttan, bitkilerden elde edilen ilaçlarla tedâvi gerçekleştirildiği gibi, Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Ehâdîs-i Muhammediyye’den çıkarılan esaslardan ilaçlar sunulur. İlaçların kullanım kılavuzu olduğu gibi, mânevî ilaçların da dozajı ve vakti vardır. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

185) Mânevî ilaçların kullanımında tavsiye edilen vakit seherdir. Zâriyât Sûresi’nin on sekizinci âyetinde, Seher vakitlerinde de onlar istiğfar ederlerdi.” der, Allâhü Teâlâ.(Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

186) İlaca, hapa verilen paralar, yerine göre çok yanlıştır. Haramla tedâvi olunmaz. Mikrobu, bir başka tesirli mikropla giderme yöntemi doğru değildir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

187) Kimyâsal maddelerden oluşan ilaçlar Amerika ve Avrupa’da satılmazken, bizim ülkemizde önü alınmaz bir şekilde pazarlanmaktadır. Doktorlar saatlerce düşünüyor, “Mide için verdiğim ilaç böbreklere zarar verir mi?” diye. Allah Teâlâ’nın tabiatta bize sunduğu ilaçlara nazar edelim. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

188) Tehlikeli uçların tedâvideki usullerinin yerine, Nebevî metodu uygulayalım. Hem cebimiz rahat etsin, hem de bünyemiz. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

189) Kokuların ruh üzerindeki etkisi bile önemlidir. Deterjan, sentetik parfümler rûhumuzu öldürüyor. Kokuyla zihin kontrolü bilinen bir gerçektir. Gündüz bir kere gıdâlanmak, bir kere gece de yemek, vücuda sıhhat ve ruha hafifliktir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

190) Hastalıkların sebebi gıdâlardır. Tokluktan korunan kimsenin hayâtı âfiyette olur. Obezler yemeği azaltıp, hamamı çoğaltsın. Hareket edip, sert yerde yatsın. Mercimek, arpa ve eski peynir yesin. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

191) Rezene gözü kuvvetlendirir. Karaciğer tıkanıklığını açar, idrarı düzeltir. Soğuk su mide iltihâbını giderir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

192) Sarımsak müzmin öksürük ve göğüs ağrıları için gâyet faydalıdır. Asalak ve kurtları döker, bitleri öldürür. Sirke kanı inceltir, safrayı söker. Hazma yardımcı olur ve uyuzu önler, yanıklara iyidir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

193) Gülyağı baş ağrısını geçirir, gargara yapılırsa diş ağrısını keser. Sumak şişleri ve urları giderir, diş ağrılarını keser, susuzluğu teskîn eder, mideyi düzeltir ve iştah açar, saçı siyahlaştırır. Üzerlik balgamı söker, mafsal ağrılarını dindirir. Zeytinyağı sürünmek, saçları kuvvetlendirir ve beyazları düşürür. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

194) Tıp ilmini öğrenmek ve tedâvi yapmak farz-ı kifâyedir. Yâni bir toplumda mutlakâ hekim olması gerekmektedir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

195) Her hususta olduğu gibi, bizim tıb alanında da muhtaç olduğumuz kimse yoktur. Dînimiz İslâm her konuda bize bilgi vermiştir. Kaynak Kur’ân-ı Azîmüşşân ve Sünnet-i Seniyye’dir. (Tıb’da Devrim-YD Mart 2017)

196) Eczânede pazarlanan ilaçlar baş, diş, mide bağırsak, göğüs vs. için takdîm edilen devâlardır. Biz şimdi asıl şifâya bakalım, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’i şifâ olarak sunuyor: “Biz Kur’ân’dan mü’minlere şifâ ve rahmet olan şeyleri indiriyoruz.” (İsrâ, 82.) (Hayat-YD Nisan 2017)

197) Devâların başı az yemektir. Aleyhisssalâtü Vesselâm Efendimiz, “doldurulan en zararlı kap midedir” buyuruyor. (Hayat-YD Nisan 2017)

198) Peygamber Efendimiz (sav) kendisine indirilen Kitâb-ı Kerim’le, vahyin ta kendisi olan Hadîs-i Nebevîleri’yle ve Zât-ı Muhammediyye’leriyle tümden şifâdır âleme. Efendimiz (sav) beyin ve gönüllere sunduğu İlâhî mesajla dertlere devâ örnektir.(Hayat-YD Nisan 2017)

199) İnsanda en mükemmele ulaşma duygusunu Cenâb-ı Hakk, tecelliyâtın tümüne mazhar, yaratılış ve huy olarak en üstün olan Peygamberimiz (sav) ile temin buyurmuştur.(Hayat-YD Nisan 2017)

200) Uluslararası diplomasi hukûkunun ve insan hakları hukûkunun birçok hükmünü ihlâl eden Avrupa. Veda Hutbesi’ndeki maddelerle belirtilen İslâm’ın nefesine, hayâtına muhtaçsın. Bu gidişle kendi halkına da barış getiremezsin. (Hayat-YD Nisan 2017)

201) Günümüzde 1 yılda ortaya çıkan suç oranı 600 yıllık Osmanlı Devleti’nde ortaya çıkmamıştır. Buradan, İslâmiyet’in işlenen suçlara ne derecede etkili olduğunu görebiliriz. Öyleki yabancı diplomatların yazılarından gördüğümüz kadarıyla onlar, cezâsının el kesme olduğu hırsızlık suçunun Osmanlı İstanbul’unda yılda 1 veya 2 kez ortaya çıktığını, esnafın kapısını kilitlemeden vakit namazlarına gittiğini yazmışlardır. (Hayat-YD Nisan 2017)

202) İki cihan Serveri Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa (sav)’in hayâtının örnek alındığı devirler ne huzurlu devirlerdir. (Hayat-YD Nisan 2017)

203) Yûnus Emre, dünyâ ve onun içindekilerin yok olup, Zât-ı İlâhiyye’nin kalacağını belirtir. Dünyevîleşmeyi değil, uhrevîleşmeyi tavsiye eder. Daha da öte geçerek, “Ehlüllah, Hakk ehli olun” der. (Yunus’un (ks) Gözüyle-YD Mayıs 2017)

205) Mezheb ve ırk ayırımı sona ersin. Terör ve anarşi bitsin. Küfrün birliğine karşı, ümmetin birliği damgasını vursun çağa. (Tesettürde Esas-YD Mayıs 2016)

206) Her anı tecellidir Ramazan-ı Şerif’in. İstirahatımızı da yapalım ama geceleri boş geçirmeyelim. Rabb’imize boyunlarımızı bükelim. Yalvaralım. Her gün bir cüz Kur’ân-ı Âzimüşşân okumaya çalışalım. Fakiri yoksulu görelim. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

207) İnşâAllah birbirimizi Allah (cc) için seveceğiz. Biz kardeşiz. Bunu devam ettirebilirsek ârş-ı âzamın gölgesi gibi bir nimet var. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

208) Dünya nedir bize? Sıkıntıdır. Sürûr evi değildir. Keder evidir. Sami Efendimiz (ks) derlerdi ki “Allah’ımız Adem (as)’ı yaratınca 39 yıl keder yağmuru yağmış, bir yıl da sürûr yağmuru yağmıştır.” Ondan dolayı Mü’minin kederi çoktur. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

209) İnsanları kazanacaksınız, biz kazanacağız. Biz de sizi kazanmaya çalışacağız. Bu din anca böyle kuvvet bulur. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

210) Evrâd ve Ezkâr’ımızın en önemli safhası tefekkürdür. Târik ehli insanın, bedeni taatinin yanında en önemli olan ruhi taattir. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

211) İçinden çıkması zor bir durumdan kurtulabilmek için Allah’ım deyip gözyaşlarıyla yalvarmaktan başka çaremiz yoktur. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

212) Hicr Suresi 29. Ayette Allahû Teâla “Ben ruhumdan ruh üfledim.” buyuruyor. Bu ruh Allah (cc)’tan bir nevhâdır. Bu ruhta tefekkür var, tezekkür var, tefekkûh var, taâkkul var. Biz bunları çalıştırarak akıllı insanlardan olacağız. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

213) Evrâd ve Ezkârımızı sadece seccadede çekmiyoruz. Çalıştığımız yerde işimizi düzgün ve sağlam yaparsak, Hakka hukuka riayet edersek o anda da dersteyiz demektir. Evimize girerken Eûzü Besmele ile selam ile güzel bir geçimi temin etmişsek bu Evrâd ve Ezkârımızı çekmek demektir. (21 Mayıs 2017 Pazar Sohbeti)

214) İsraf, maddî menfaat için haram yolların helâle tercih edilmesidir. Yeme içme, giyim kuşamda, âzâların kullanımında hakkı zâyi edip kibre düşmektir israf. (İsraf-YD Nisan 2015)

215) İstanbul’un fethi, ordunun içindeki yetmiş velî ile olmuştur. Bütün fetihler, Çanakkale, İstiklâl harbi, bütün fetihler ordunun helâl ve harama riâyetiyle gerçekleşmiştir.  (Çözüm Nedir?-YD Mayıs 2015)

216) Bu günlerde uyanamazsak ebedi uyanamayız. İlle güneş batıdan mı doğsun? Ömür güneşi batmadan ayıkalım. (Twitter-Eylül 2016)

217) Gelsin kalbler bir
Vurulsun neşter
Küfr şirk, zulmet
KUR’AN, âleme pür ziyâ (Twitter-Eylül 2016)

218) İş yerinde istirahat, kazancı kaybettirir. Ahiretin kâr yurdu olan bu âlemde, gaflet de ebedî âlemi kaybımıza sebep olur. “Mü’mine rahat yok” (Twitter-Ağustos 2016)

219) Çekilen sıkıntı, denirse neden?
İşlediğimiz günah ve hatadan.
Tabi oldukça Kur’an ve Sünnet’e
Tebdil olur hayatımız Cennet’e (Twitter-Ağustos 2016)

220) Kurtulan; Çok bilen değil, vâsıl-ı İlallah olandır. (Zât-ıİlâhî’ye kavuşandır. O’nun muhabbetine erenlerdir. (Twitter-Ağustos 2016)

221) Ana karnı, azaların teşekkülü içindir. Dünya ise, ruhumuzun azaları olan 6666 ayetin yaşanması içindir. Kıymetimiz, yaşadığımız ayet sayısıncadır. (Twitter-Ağustos 2016)

222) “Ezanlar dinmez, Vatan bölünmez!” deyip şehadete koşan mücâhidim! Bu aşkınla, geceyi tesbihatla geçirip aldırış etmeyen ham softadan çok üstünsün. .(Twitter-30 Temmuz 2016)

223) “Ezanlar dinmez vatan bölünmez” deyip cihada koşan mücahidim! Gece tesbih çekip ürpermeyen ham softadan çok üstünsün bu şehadet aşkıyla. (Twitter-Eylül 2016)

224) Doğmakla yaşamıyoruz. Bizi yaşatan esas için yaşıyoruz. (Twitter-Temmuz 2016)

225) İnsanoğlu kulluk görevini düzgün yapsın diye âlemi hassas dengelerle yarattı Hallak-ı Zîşân. Böyle bir Rab Teâla’nın emri baş tâcı edilmez mi? (Twitter-Haziran 2016)

226) Kin ve hırsı dizginleme; zihinden önce iradeyi güçlendirme, mideden önce ruhu doyurma bizde esas olmalı. (Twitter-Haziran 2016)

227) Âşık; ten bineğinden can bineğine, âlem-i mülkden âlem-i melekûta uçandır. (Twitter-Haziran 2016)

228) Âh! Açlık bir yana. Yağan kurşunların altında”Teravih namazımı nasıl kılabilirim?”endişesini taşıyanların hali de mi bizi uyandırmayacak? (Twitter-Haziran 2016)

229) Yabani otların bitirmediği fidan değil, çevresi temiz sadıklara yoldaş,”Meryem validemiz (ra)” gibi en güzel yetiştirilen bir fidan olalım. (Twitter-Haziran 2016)

230) İlâhî hakikatlere biz değil, o hakîkatler bize şekil versin.İman tahkîka, İbadet ihsâna, ahlak-ı hamide hayatımıza yansısın. (Twitter-Haziran 2016)

231) Umumen Rabb’imize dönsek O’nun rahmetinden hiçbir şey artıramayız. Bütün isyan edilse yine bir şey eksiltilemez. Rabbimiz “Ğaniyyul Ânil Âlemin (âlemlerden ganidir, hiçbir şeye muhtaç değildir.)’dir. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

232) Allah (cc) demek bize helal rızkın teminini sağlayacak. Allah (cc) demek bize İslam’ın hakimiyetini temin edecek. Yoksa ruhbanlık cahiliyesi olur, hiçbir anlamı yoktur. Bütün kainat Rabbimizi zikrediyor. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

233) Mü’minler olarak sadece isim olarak değil fiilen de cihad eri olmalıyız. Okumamızda, öğretmemizde, çalışmamızda, her zaman Hakk davaya hizmet düşüncesinde olmalıyız. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

234) Ne iş yaparsak yapalım gözetmemiz gereken ilk şey “Bu din nasıl hakim olur” düşüncesi olmalıdır. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

235) Dünya geçicidir. Bunu gönlümüze yerleştirmeliyiz. O iki taşın arasına nasıl gireceğiz, orada nasıl bir hayat süreceğiz daima düşünmemiz gerek. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

236) Nasıl ki elbisenin bir ölçüsü var, dinimizin de bir ölçüsü vardır. Yememizin, giyinmemizin bir ölçüsü var. Dinimizin ölçüsü ise İtikad, ibadet, ahlâk ve muâmelât’dır. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

237) Cenâb-ı Hakk her şey de ölçüsünü vermiştir bize. Aklımızın ölçüsü vahiydir. Kalbimizin ölçüsü İlâhi korkudur. Gözümüzün ölçüsü ise ibretle bakmaktır. (Nimetin Şükrü Nasıl Verilir?-Sohbet 7 Ocak 2017)

238) Münacaat, gönülden bir Cenab-ı Hakk’a yöneliştir. (Kalbe Müracaat Rabb’e Münacaat – Kalbi Selim Sohbetleri – Sohbet 23.01.2017)

239) İslam coğrafyasında yanan bir ateş var.Emniyet yok. Bunun sebebi “Allah (cc) bizimle beraberdir.” düşüncesinin gönüllere işlenmemiş olmasıdır.(Kalbe Müracaat Rabb’e Münacaat – Kalbi Selim Sohbetleri – Ali Ramazan Dinç Efendi 23.01.2017)

240) Muhabbet Cenâb-ı Hakk’tan gelir. Çünkü âlemin yaratılışı muhabbete dayanır. “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeye muhabbet ettim, bilineyim diye mahlûkatı yarattım.” (Ed-Dürerü’l-Müntesire, Celalettin-i Suyuti,125) buyurur Allah Teâla.  (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır? -Sohbet 30.01.2017)

241) Kişi gönlündeki infak duygusunu yakınca sahip olduğu bağ bahçeleri de yakar. (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır? -Sohbet 30.01.2017)

242) Çocuklar için hazır sütler üretiliyor. Bir annenin yavrusunu bağrına basarak ikram ettiği Allah (cc)’ımızın nimeti tarif edilemez. Annenin yavrusunu kucağına alması şefkattir, merhamettir. (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır? Sohbet 30.01.2017)

243) Dört mezheple (Hanifi, Şafii, Maliki, Hanbeli) esaslar tespit edilmiş, işler bitmiştir. Din olgusu adı altında dinin temellerine dinamit atılamaz. Bu esaslar bellidir. (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır?-Sohbet 30.01.2017)

244) Derviş, yemesinde, içmesinde, alışverişinde düzgün olmazsa Evrâd ve Ezkâr’ı ona fayda vermez. (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır?-Sohbet 30.01.2017)

245) Tasavvufun en önemli görevi ilmi ve fikri cihaddır. Günümüz cihaddır. Tasavvuf cihaddır. (ALLAH’ın Lütfuna Nasıl Varılır?-Sohbet 30.01.2017)

246) İnsanların günümüzde büyük sıkıntılar içinde olmalarının sebebi “Rabbimiz Bizi Gözetliyor.” düşüncesinden uzak olmaktır. (Unutma! ALLAH Seni Görüyor⁠⁠⁠⁠-Sohbet 12.02.2017)

247) Kabirlere gittiğimizde orada medfun bulunan büyüklerimizin halini yaşamalıyız. Mesela Ebû Eyyûb El-Ensâri (ra) hazretlerinin huzurunda cihad ruhlu, iyi bir mücahid gibi bir hâl takınmalıyız. (Murakabe Nedir?-Sohbet 31.10.2016)

248) Sufî, aradığı şeyi Kur’ân-ı Kerim’de bulan kimsedir. (Derviş Çeyizi-Sohbet 14.01.2014)

249) Allah (cc)’ın velilerinden birini sevmezsek oraya Allah (cc)’ın gazabı gelir. Bir gülü sevmekle olmayacak biz bahçeyi seveceğiz. (Derviş Çeyizi-Sohbet 14.01.2014)

250) Fıtrat, yaratılışı din olan insan, amacının dışına çıkınca helâke gider. İnsanın kendi eliyle biçtiği gömlek dar gelir, giyemez. Bunalır sıkılır, dar gelir âlem başına. İllâ Yaratan Mevlâ’nın hayat programı huzur verir ona.  “Her kim de Benim zikrimden (Kur’ân’dan) yüz çevirirse, (bilsin ki) ona dar bir geçim vardır ve onu kıyâmet günü kör olarak haşr ederiz.” (Tâhâ, 124.) (Yediulya-Mayıs 2017) 

251) Analar ve babalar olarak çocuklarımızın fıtratını korumalıyız. Mü’minin fıtratı îmandır. Îmanda derinleşmeye göre değişir tabiat. (Yediulya-Mayıs 2017)

252) Müttakîlerde ahlâk, Hakk Teâlâ korkusu; mukarrebûn zümrede huy, Allah Teâlâ’ya yakınlıktır. Âlimde haşyet, velîde hullet, dostluktur. Üns ve verâ vazgeçilmez sıfat-ı memdûhadır. Ebrar, bütün iyi hasletleri kendilerinde toplayan, sağlam bir itikâda sâhip olan, doğru sözlü, ibâdetlerinde samîmî kimselerdir. (Yediulya-Mayıs 2017)

253) Ramazân-ı Şerif, ilim irfan ayıdır. Kur’ân-ı Kerîm okumakla, ilmihâl bilgileri ve hâdis-i şerif mütâlaalarıyla geçer bu ay.
Geceleri, bilhassa seher vaktinde evrâd-ı ezkârla, gözyaşlarıyla Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarmakla, fakir yoksul gözetmekle, hayra delîl olmakla geçer bu günler. (Bu Ay-Yediulya 2017)

254) Akıl at gibidir. At her yere saldırır. Hak hukuk sınır tanımaz. Geminden tutulunca engellenir. Aklın gemi vahiydir. Mazlumlara zulmeden, Müslümanları ezenler akılsız değil, zekîdir. Ne kadar zekî olsalar da, Kur’ân-ı Kerim’le desteklenmediği için akıl ve zekâ, çılgınca hareket ediyorlar. (Yediulya-Nisan 2017)

255) Gülecekse yüzümüz, “O gün nice yüzler vardır ki pırıl pırıldır. Gülmekte ve sevinmektedir.” ayetiyle gülsün. (Abese, 38-39.) Cemâl-i İlâhi’nin bahtiyarlığıyla sevinsin. “O gün bir kısım yüzler parıldayacaktır. Rablerine bakacaklar.” (Kıyame, 22-23.) (Ağla Gözüm Ağla Gülmezem Gayrı-Yediulya Nisan 2017)

256) Marifet ehli münib, Allah Teâlâ’ya tamamen rabt olan kullar gözlerinden yaş akıtırlar. Gerçek müridler gönülden ağlarlar. Muhabbet ehilleri sır, eşyanın hakîkatine erdikleri için sürurdan gözlerinden yaş dökerler. (Ağla Gözüm Ağla Gülmezem Gayrı-Yediulya Nisan 2017)

257) Hakk’ın hâkimiyeti için gece gündüz gözyaşlarıyla nefsi ıslâha, nesli irşâda, malı canı yolunda feda edelim. (Ağla Gözüm Ağla Gülmezem Gayrı-Yediulya Nisan 2017)

258) Hakk Teâlâ’yı tanıma bahtiyarlığına eren, en büyük nimete mazhardır. O’nu nasıl tanırız? Ma’rifetullâh’ın önündeki engelleri kaldırmakla. (Bismillah-Yediulya Nisan 2017)

259) İnsanın yaratılışında din vardır. Dinsiz millet düşünülemez. Herkesin tâkib ettiği bir kural vardır. Bize biçilen kaftan İslâm’dır. İlk babamız Âdem (as)’dan bu zamana kadar gelen dînin adıdır İslâm. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

260) Bir yapıtla yapan aynı değildir. Yapıt, yapan ustanın eseridir. Hâlikımız (cc) kâinâtın Hâlikıdır. Kulunun her ihtiyâcını karşılayan Kur’ân-ı Kerîm’i ve onun mübelliği, tebliğcisi Peygamberimiz’i (sav) bize örnek olarak göndermiştir. Yaşantısı, sözleri ve sükûtu İlâhî hüküm giyen Efendimiz (sav) her hususta numûnedir bize. (Sünnetullâh’a uygun yaşamak-YD Ocak 2015)

261) Fıtratımıza, yaratılışımıza uygun olan İslâm, her ihtiyâcımızı karşılar. Bilimsel izah edilen her şeyin aslı İslâm’dadır. Trahom göz hastalığına, günde bir kez olsun yüzleri yıkamayı önerirler. Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimiz “gözlerinize abdest suyundan içiriniz” buyurur. Gazablanan kimseye “abdest alınız” emr-i Muhammedîsi (sav), enerjinin en yüksek olduğu mahalli teskin eder su ile. Yemeklerin sıcak yenmemesini tavsiye eden dînimiz, midede kanser hastalığının oluşmasını önler. Namaz taatindeki incelikler hep sıhhattir. Rükûda bel ve sırt eklemleri rahatlar. Secdede, beyne az giden kan, rahatlıkla ulaşır. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

262) Diyet uzmanlarına gidenlere, Server-i Âlem (sav)’den gelen tavsiyeler şunlardır: “Acıkmadan yemeyin. Yemeye arzulu iken kalkın.” Yemede ve giymede yaptığı tavsiyeler, günün vebâsı olan kanserden korur insanı. İki Cihan Güneşi (sav) giyimlerin bol olmasını öğütler. Dar giyimli kadınların, günümüzde kanser rahatsızlığına yakalandığını söyler uzmanlar. Birçok hastalıkların sebebi olan dişler hakkında şöyle buyurur: “Azı dişlerin arasında kalan yemek kırıntıları dişleri zayıflatır.”(Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

263) Şikâyetlerin ardı arkası kesilmiyor. Doğusu da batısı da, bitsin bu sıkıntılar diyor. Mahkemelerin boş kaldığı, ezilenlerin kalmadığı cemiyetin tuttuğu yolu izleyelim. İçtiği pınardan kanalım. Mesud ve bahtiyâr olalım. Ayırımcılığın körüklendiği günümüzde “takvâ”, Allah Teâlâ korkusunu, belirleyici vasıf olarak kabûl edelim. Üstünlüğü fizikî şartlarda değil, İlâhî korkuda arayalım. Çerkezi lazı, acemi arabı, kürdü türkü derin bir nefes alsın. Kılavuzumuzu Nebî, sıddîk, şehîd ve sâlih olanlardan seçip, kargaların peşinden gitmeyelim. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

264) Mehdimizi gerçek Mehdilerden seçip, karların üstünde de olsak, O’na tâbi olalım. Üşenip tembelliğe gitmeden, kolumuz da kopsa, sancağı burcuna dikelim. Felaha götüren bu şemsiyenin altında toplanalım. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

265) Yolumuz İslâm, kuralımız Kur’an ve Sünnet olsun. Sanki farz gibi moda tâkib ediliyor. Modayı tâkib ettiğimiz kadar asıl modeli örnek alalım. Bizim modelimiz Resûlüllâh’ın (sav) sünnetidir. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

266) Ne kadar uyarsak Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimiz’e, o kadar Kur’ân-ı Azîmüşşân’a uymuş oluruz. Sünnet-i Seniyye ile Kitâb-ı Kerîm’in nûruna nâil oluruz. Onun sünneti Kur’ân’dan bağımsız bir kaynak değildir. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

267) Akıl, anlama âletidir. Her âletin bir göstergesi vardır. Aklın göstergesi, kılavuzu da vahiydir. Âlemin neden teşekkül ettiğini bilebilir akıl. Ama ne maksatla yaratıldığını Kitâb-ı Kerîm’le bilir. Hayâtın sona ereceğini bilir akıl. Fakat bu hayâtın ötesinde, yaptığımız amellerin karşılığını bulacağımızı vahiyle anlar. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

268) Akıl olgunlaştıkça insan kemâl bulur. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

269) Akıl, rûhî derinliktir. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

270) Kâmil akıl; güzel ve çirkini, cemâl ve celâli birbirinden ayıran akıldır. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

271) İnsan doğuştan zekidir. Ama imanla teyid olan, güçlenen akıl herkeste olmaz. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

272) Kâinatta görülen her eşyânın ibret için yaratıldığını kavrayanlar ancak akıl sâhipleridir. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

273) Kâmil mü’min, yaptığı her işi aklı başında yapandır. İhsan mektebinin öğrencileri bu terbiye ile yetişir. Hayâtının her ânı böyle geçer. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

274) Sıcak yatağın kabri, uykunun ölümün arkadaşı, uyanışın mahşerde diriliş olduğunu bilir aklı başında olanlar. (Akıl-Yediulya Şubat 2015)

275) Kıyâmeti koparan biziz. Biz bütün gönlümüzle Allah desek, Allah nidâsına kulum hitâbını duysak, kopmaz kıyâmet. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

276) Nefsinde, Allah deyip kulluk yapan, evinde âilesinde, Resûlüllâh (sav) sevgisi, ehl-i beyt muhabbeti ve Kur’ân kıraati olan, işinde ticâretinde, helâl kazanca tâbi olan, idâresinde, âdil devlet reisi bulundukça kopmaz kıyâmet. Çünkü kıyâmet, hayırlılar üzerine kopmaz. Ne kadar kıyâmeti beklesek de, ölünce kopar kıyâmetimiz. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

277) Hayâtımızı Kur’ân’la amel ederek geçirelim. Kitâb-ı Kerîm’imiz, hayâtımızın her alanına hitâb eder. Kendi arzusuyla konuşmayan Aleyhissalât ü Vesselâm Efendimizin kelamları da Kur’ân’ın tefsiri, tebyini, açıklayıcısıdır. Hüküm koymaya hak sâhibi olan, Şâri-i Mübîn’dir. Ayağımızın biri Kur’ân, bir diğeri de Hadîs-i Şerif’ler olsun. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

278) İlâhî korkuyu taşıyarak, Âhirette emniyette olacağımız bir hayâtı düşleyelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

279) Âhirete hazırlık yapalım. Kazılan kabre, amel sandığına takvâyı azık edelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

280) Küçük alâmetleri kıyâmetin, bütün tahakkuk etmiştir. Büyükleri de, tesbih tâneleri gibi ard arda gelecektir. Kopacağını bilsek dahi kıyâmetin, dikelim elimizdeki fidanı. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

281) Âhiret tarlasına, Allah ile kendi aramızda gerçekleşen taate, melek ve Nebiyy-i Mürsel’in dâhil olmadığı hâlis ibâdeti dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

282) Kopacağını bilsek dahi kıyametin, Ehlüllâhın gönlünden akan ırmakta yıkanarak, dinlediğimiz Hak kelamları dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

283) Arşın açıldığı zamanı gözetleyerek, Kur’ân kıraatini, münâcaat ve mürâcaatımızı dikelim hâlvet mekânlarda. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

284) Dikelim ahirette yeşerecek fidanları. Hak Teâlâ’nın huzûrunda, mütevâzi hâlimizi dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

285) Kopacağını bilsek dahi kıyametin. Rabbimizin (cc) İsim ve Sıfatlarının tecellîsini dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

286) Dikelim ahirette yeşerecek fidanları. Zâhirî ve bâtinî nimet ve ihsâna şükrü dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

287) Kopacağını bilsek dahi kıyametin, her an ve vakitte yaptığımız istiğfar, tevhid ve Salât ü Selâm’ı dikelim. Nefsânî isteklerimize, Rabbimizin arzusunu tercih etme bahtiyarlığını dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

288) Dikelim âhirette yeşerecek fidanları. Tekbir, Tehlil, farz ve nâfile taatlerle Allah Teâlâ’ya olan kurbiyyetimizi, yakınlığımızı dikelim. (Amel Sandığına Takvâyı Azık Edelim-Yediulya Şubat 2015)

289) Yediklerimiz, içtiklerimiz müstesna. Koltuklarımız, yataklarımız müstesna ama rahat edemiyoruz. Ruhumuz gıda almadığı için biz, maddi nimetlerden de gıda alamıyoruz ve bu yüzden birçok müzmin rahatsızlığımız var. Ruhumuz doyumsuz. (Hatalardan Kurtulma Yolları-Sohbet 01.05.2015)

290) Bir işi elimizle değil kalbimizle tutalım. Canımızla, ruhumuzla yapalım. (Hatalardan Kurtulma Yolları-Sohbet 01.05.2015)

291) Kur’ân-ı Azîmüşşân, bizi ebedi olarak huzura eriştirecek olan bir nimettir. Ruhumuzun gıdasıdır. Ruh ebedi olduğu için ruhun gıdası da ebedi olan Kurân-ı Azîmüşşân’dır. (Hatalardan Kurtulma Yolları-Sohbet 01.05.2015)

292) Bizim vücud ülkemiz ancak muhafazasız olursa şeytan girer. Allah’ımızı zikrettiğimiz zaman, Kurân-ı Kerîm’i okuduğumuz zaman şeytan erir, helak olur. (Cahillerin 5 Hususu – Mekke Sohbetleri 22.01.2015)

293) Tarikât-ı İlâhîye’de edep farzdır. (Ölüm-Kalbi Selim Sohbetleri 11.02.2015)

294) Edeb nurdan bir elbisedir. Bu edebi giyen insanlar her beladan emin olur. Namazda edeb, oruçta edeb, hacda edeb, zekatta edeb, anne babaya karşı edeb, evlatlarına karşı edeb. Her yerde edeb ile hareket etmek gerektir. (Ölüm-Kalbi Selim Sohbetleri 11.02.2015)

295) Nasırlaşmış ele iğne batırsak acı hissetmez. Kalbimiz isyanlarla, gafletlerle, gece namazlarına kalkmamakla, Evrâd ve Ezkâr’ımızda tembellik göstermekle nasırlaştığı için bize kabir de gösterilse tesir etmez oluyor. (Ölüm-Kalbi Selim Sohbetleri 11.02.2015)

296) Ruhumuzla Allah’ın huzuruna varacağımız için ruhumuzu güçlendireceğiz, onu kuvvetlendireceğiz. (Uyuyan Kalbin Uyanması- Kalbi Selim Sohbetleri 24.12.2015)

297) Bir dinî meseleyi öğrenmek yerine göre geceyi aylarca, yıllarca ihya etmekten üstündür. ( Uyuyan Kalbin Uyanması- Kalbi Selim Sohbetleri 24.12.2017)

298) Diller, Hakk’ın kalemidir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

299) İlâhî mahşerde açılan defterimiz, büyük küçük her şeyi kaydeden dîvânımız hayır kelâmın dışında olursa hâlimiz ne olur? (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

300) Diller, Hakk’ın kalemidir. Bu Hakk’ın kalemin mürekkebi defterinize Kur’ân, Hadîs ve Esrâr-ı İlâhî’den esintiler, gönle düşen hikmetler, ilâhî kaynaktan gelen kokular olsun. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

301) Bütün âzânın “kurtuluşumuz sana âit” dediği dilimizi küfürden, şirkten, nifaktan kelime-i şahâdetle temizleyelim. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

302) Büyük ve küçük günahları ve mâsivâyı terkle dilimizi Hakk Teâlâ’nın kalemi edelim. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

303) Kelime-i tevhîdi şuhud makâmında tadını ve lezzetini duyarak okuyanın hâli ne olur? Sadrına yazılır, nefy-ü isbât olursa ne olur? Murâkabelerden sonra rüzgârlı havada ağacın sağa sola meylettiği gibi meylederse ne olur? Zikr-i küll ve zikr-i sultâni olursa mübârek zâtın erişeceği mükâfat ne olur? Zikr-i küll ve zikr-i sultâni, bütün vücûdun Allah Lafzı Celâli ile bir dil olmasıdır. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014) 

304) Beyni dil olan azameti ilâhiyyeyi tefekkür eder. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014) 

305) Kâlbi dil olan havf-i ilâhî (Allah korkusu) ile dolar. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014) 

306) Gözü dil olan ibretle bakar. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014) 

307) Kulağı dil olan hikmetle söz dinler. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

308) Eli dil olan verenel, ayağı dil olan mücâhid olur, rûhu dil olan ğayb âlemiyle, lahut âlemiyle dilleşir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

309) Sırrı dil olan Hak Teâlâ ile kelâm eder. Velâyet ölçüsü içerisinde Mûsâ’nın (as) Kelîmullâh olma sırrını elde eder. Dil hâmûş, suskun, gönül kelâm eder. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

310) Affı talepte Rabbimizden gözünden yaş döken tevbekâr, özüyle konuşur Mevlâ’mızla. Gözyaşı kelâmsız ve sessiz bir talebin işâreti değil midir? (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

311) Zamanın sâhipleriyle oturulan birkaç dakîka ârif için ciltlerle kitap okumaya bedeldir. İşin bu ciheti bize lütf-i ilâhî ile açılır. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

312) Dilimiz, âhirette konuşacağımız elbette ki Kur’ân’ın dilidir. Habîbullâh ile kelâmımız hadîs-i şeriflerdir. Evliyâullâh ile muhabbetimiz Allah (cc) ve Rasûlü’ne (sav) sevgimizdir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

313) Râbıtayla konuşalım Ehl-i irfânla. Murâkabeyle halleşelim Zât-ı Kibriyâ ile. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

314) Dağ taş, tuyur u vuhuş, hayvan ve kuş, bitkiler arz ve semâ konuşsun ister misiniz kendi diliyle? O zaman Süleyman (as) olalım, “Süleyman kuşdilin bilir dediler.” (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

315) Ölmeden evvel ölme sırrına erenler için dünyâ ve âhirettekiler fark etmez. Bu âlemde o diyârın sâhipleri ile de konuşurlar. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

316) Gönül dilini açanlar için mümkündür elbet kâinatla dilleşme. Dilleri acemî, kalbi arabî olanlara yabancı dil mi olur? (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

317) Kişi bir söz söylemez ki melekler onu kaydetmesin. Dilimizin hatâları ile atmayalım kendimizi ateşe. Dilini ve nâmusunu koruyanların cennete girmesine kefildir Rasûlullâh (sav). (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

318) Îmân, yalan söyleyen dil sâhipleri ile bir arada olmaz. Sözün doğrusunu konuşalım. Büyük günahları sıralarken Allâh’ın Rasûlü’nü terleten, yalancı şâhitlik sözü oldu. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

319) Lânete mazhâr olanlar iki kişinin arasını açmak için söz getirip götürenlerdir. En büyük azâba düçar olacak olanlar kâlbleri ve gönülleri bulandıran söz sâhipleridir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

320) Mü’minler arasında itikâda, ibâdete, ahlâka aykırı söz söyleyenler, sevmekle yükümlü olduğumuz mânevî büyüklerimize teslimiyetimizi lekeleyen söz söyleyenlerdir. Ali Kerramallâhu veche: “Dost dostun aleyhinde konuşmaz, konuşturmaz.” buyurur. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

321) Dost, dostunun dostunu dost, düşmanını düşman bilir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

322) Mü’min, dili gönlüne, gönlü diline uygun söz söyleyendir. Münâfık da bunun tam tersidir. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

323) Dil hâli nasıl anlatsın? Ancak hâl ehilleri birbiriyle dilsiz konuşurlar. Muhammed Bahaüddin (ks) “Sükûtumdan anlamayanlar kelâmımdan anlayamazlar.” buyurmuştur. Hele hâli birbirine yansırsa âlem bir başka olur. (Gönül Dili-YD Ağustos 2014)

324) Tasavvufi hayat, İslam’ın ruhudur, özüdür. Lâilâheillallah kelimeyi tayyibesi de, İslam’ın anahtarıdır. Buna inanmak sûretiyle İslam’ın kapısı bize açılır. Bu kelime-i tayyibenin ilk anlamı: “Ancak sana ibadet ederiz.” demektir. İkinci anlamı: “Ancak senden yardım bekleriz.” Üçüncü anlamı: “Her zaman Hakk’ın rızasını istemek, Ya Rabbi! Gayem, isteğim, Senin rızandır.” demektir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj) 

325) Mürid kelimesi, bir sûfinin, irade noktasında iradeyi Allah’a teslim etmesini ifade eder. Mürid, sınırlı iradeyi, sınırsız iradeye teslim eden kimse demektir. İrademizi bir kısım insanlara verecek olursak, mürid olamayız. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

326) Bizi insanlara ulaştıracak araçları, İslam’ın güç ve kuvvet kazanması uğruna kullanmamız gerekir. ( Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

327) Sürekli yasakçı olmayı biz kabul etmiyoruz. Cenab-ı Hakk zeka vermiştir, akıl vermiştir; hatta müminlere çok büyük bir yardımı vardır. İlahî bir çizgi, feraseti vardır müminin. Kafirin bir feraseti de yok. Çünkü feraset, Allah’ın nuruyla bakmak demektir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

328) Batılıların teknolojideki ilerlemelerinin sebebi, Cenab-ı Hakk’ın vermiş olduğu zekâdır. Akıl ise Allah’ın vermiş olduğu bir nurdur. Mümin, bu zekasının yanında bir de inancıyla, imanıyla akıl sahibi olur, iç gözlerinin (basiret diyoruz), kalp gözlerinin açılmasıyla onlardan daha ileri işler yapar ki; bu şartlar altında onların değil, Müslümanların öncü olması gerekir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

329) Efendimiz (sav): “Dünyada bir tane kafir ve fitne bırakmayıncaya kadar Allah’ın dinini yayın.” buyuruyor. Biz, üç beş kişiyle kalacak olursak, bugüne damgamızı vuramamış oluruz ve bugünkü vasıtaları da İslamlaştırmamış oluruz. Halbuki bizim bunu onlardan daha iyi bilmemiz, daha ileriye götürmemiz icab eder. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

330) İçimizi ıslah etmedikçe, dışımızı ıslah etmemiz mümkün değildir. Yalnız, bir kısım kardeşlerimizde çok acı yaşantılara, hadiselere şahid oluyoruz. “Nefsimizi ıslah ederken biz büyük cihadı yapıyoruz.” deyip, bir köşeye çekilerek, dinlerine yapılan sataşmalara göz yumuyorlar. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

331) Fezayı keşfedenler, Kuran’ı inceleyerek, tıp ilminde muvaffak olanlar yine Kuran’ı inceleyerek başarıya ulaşmışlardır. Kafirlerde öyle bir anlayış var ki, Kuran’ı belki bizden daha iyi biliyor, ondan birçok ilmî keşifler elde ediyorlar; yalnız adına İslam demiyorlar. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

332) Bugün Avrupalı’nın, Batılı’nın ilerleyişine, her yönden üstün olduklarına baktığımız zaman bunun temelinde İslam âlimlerinin olduğunu görürüz. Fakat bunun üzerinde bugünün Müslümanı bir çalışma yapmamış. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

333) Biz, sohbetlerimizde bazen Arapça anlatıyoruz ve diyoruz ki, mekanlarımız bir yabancı dil eğitimini de evlatlarına yaptırmalıdır. Bugün yapılacak en uygun iş insan eğitimidir. Kardeşlerimizin ilmen, fikren gelişmesine, değişik alanlarda branşlaşmalarına yardımcı olarak ancak görevimizi yapmış oluruz. Bugünün dervişliği budur. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

334) İsraf, sadece çok fazla yemek anlamına gelmez. Yediğimiz yemeklerin hakkını da verebilmeliyiz. Onu isyana malzeme etmemeli, Allah’ın dininin hakimiyeti uğruna çaba göstererek eritmeliyiz. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

335) Bugün dervişler yemek toplantısına geldiği kadar, cemaatla namaz kılmaya gelmiyorlar. İsterseniz araştırın bakın; giyimlerine, kuşamlarına, altlarındaki arabalarına bakın, eğer bunlar tebliğ ve davet yolunda kullanılıyorsa baş üstüne, yok nefsimiz uğruna kullanılıyorsa biz bunu garibsiyoruz. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

336) Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e bakıyoruz, Ashabın oyunlarına katıldığını, bu esnâda onları irşad eden sözler söylediğini görüyoruz. Peygamberimiz (s.a.v.)’in kapılarında bekçileri yoktu. Direkt, konuşulabilirdi, görüşülebilirdi, manevî bir vakarı vardı, ondan insanlar sarsılırdı. Şimdi ise üç beş kapıdan geçtikten sonra bazı zevâtla görüşebiliyorsunuz. Bu, hakikaten doğru olmayan davranışdır. Şimdi nerdeyse dergahlar dert dinleyen yerler olmaktan çıkıp, istirahat edilen, rahat yaşanılan, yenilen, içilen, kendi cemaati dışında hiç kimseyi kabul etmeyen bir yer haline geldi. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

337) Maalesef insanlarla bağlar kopmuş, üç beş insanla, kendisini seven cemaatle oturup kalkılmakta. Bu da insanlar arasında ilişkinin kopmasına neden olmaktadır. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

338) Peygamberimiz (s.a.v.), alemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Rahmet, çorak toprağa yağacak ki toprağın çorağı gitsin. Rahmet, o toprakta güzel nebatın yetişmesine sebep olur. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

339) Dergâhlarda çay nasıl içilecek, kaşık nasıl tutulacak, ekmek nasıl bölünecek, bunlar konuşuluyor. Sofrada bir intizam yerine, kalpte intizamı düşünelim. Evet mü’minin her işinin intizamlı olması gerekiyor. Fakat mü’minin gönlündeki intizama neden riayet edilmiyor? Sadece şekle bakılıyor. Yani biz, onlarla oturup çay bile içemeyiz. Onun bir usûlü var. Yemenin onlara göre bir şekli var, biz bu işi anlıyoruz. Nerdeyse tarikatlar ağniya (zenginler) tarikatı olma yolunda. Halbuki Efendimiz (s.a.v), ortada iki sofra olacak olsa fakir sofrasına otururdu. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

340) Herkes kendisine göre bir kalıp çizmiş. Onun dışına bir türlü çıkamıyor. Meselâ diyor ki: “Benim cemaatimin dışında başka bir cemaatte bulunursanız, onların sohbetine giderseniz, evradınız, ezkârınız iptal edilir.” Diğer tarîkin mensubu, eğer tesadüfen sohbetimize gelmişse Allah demiyor, canı çıkacak gibi kendini yerden yere vuruyor. Çünkü değişik bir cemaatle Allah diyecek olursa, onun tarikatı bozuluyor. Bu kalıplardan malesef dışarı çıkılamıyor. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

341) Makamın-mansubun, dünyanın, insanı değiştirebileceği Kuran’ı Kerim de anlatılmaktadır. Hadisi Şerif’te de geçmektedir.Bugünkü değişmeler iç aleme dönmeyişimiz, nefsimizin ıslahı yönünde bir çalışmamızın olmayışı ve bunları üstünkörü geçmek, mühimsememek, önemsememekten ileri gelmektedir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

342) Bir müridin ölüm tefekkürü insana neyi hatırlatır? Dünyanın, mutlaka bir gün biteceğini hatırlatır. Ölüm tefekkürü, canı ve malı Allah yolunda feda etmenin egzersizidir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

343) Eğer tasavvufî bir eğitimde iyi bir Mürşid-i Kamil’in elinde bulunacak olursak, ölüm tefekkürüyle dünya muhabbeti yok olur, öyle olur ki dünya kalbimizde kaybolmuş olur. Ahireti tercih eder, dünyaya önem vermeyiz. İnsanlara hizmeti daha çok önde tutarız. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

344) Bir idare noktasına, yüksek bir makama Müslüman geldiği zaman eğer yaşantısında bir değişme oluyorsa, İslam’ın dışında bir yaşayışı taklide başlıyorsa bu, aşağılık kompleksinden ileri geliyor demektir. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

345) Biz, çalışmalarımızdan, gayretlerimizden, Allah indinde nasıl sorumlu olacağız? Müjdenin gelmesi bizim kendimize gelmemize bağlı. Bizim hayra gelmemize, bizim Peygamberimiz (s.a.v.)’in sünnetine gelmemize, Kur’an’ın emirlerine gelmemize, O’nu yaşamamıza bağlıdır. Ra’d suresinin 11. ayeti celilesinde: “Siz kendinizde olanı değiştirmedikçe, Allah sizi değiştirmez.” buyruluyor. Ümit varız, hayırlı kimseler olma yolunda gayretli olduğumuz müddetçe de ümitvar olacağız. (Temmuz 1994 YD Süleyman Şensoy İle Röportaj)

346) Gâyesiz olamaz insan. Bâtılın bile bir amacı vardır. Melun, “onların hepsini azdıracağım” diyor. Yolunu tâkib edenler de belli bir hedefe doğru yürüyor. Yaratan Halik-ı Zü’l Celâl’in emirlerine karşı bir metot izliyor. Bunun için de plan ve proje yapıyor. Hem de yüz senelik, iki yüz senelik. (Strateji-YD Aralık 2014)

347) Doğru yola davet, ibadet bilinciyle olmalıdır. (Cuma sohbeti-03.01.2014)

348) Yol İslâm, esas Kur’ân-ı Kerîm, imam Fahr-i Âlem (sav). (Strateji-YD Aralık 2014)

349) Gayret etmeyen kişinin sıkıntılardan, kötü gidişattan şikayet etmeye hakkı yoktur. (Cuma Sohbetleri 03.01.2014)

350) Amaç kulluk olunca hedef ne olmalı? Îmânın kemâli, ibâdetin salâhı, ahlâkın ahlâk-ı cemîle olmasıdır. Îmân taklidden tahkîke geçerse, kul Allah Teâlâ’ya tâzim, mahlûkâta şefkat gösterir. (Strateji-YD Aralık 2014)

351) Dînimizin gereklerini yerine getirerek, hayâta anlam kazandırmalıdır. Âile fertlerinin, akraba ve komşunun, bütün bir milletin maddî ve mânevî görevlerini belirleyerek, kurumsal yapı oluşturulmalıdır. (Strateji-YD Aralık 2014)

352) Allah (cc)’ın muhabbeti, Habibi (sav)’nin sevgisi, Evliyaûllah’ın muhabbeti diye diye yanan kimseye dünya dardır. O zaman neden burda duruyorlar? Bizim gibi insanları Allah (cc)’ımıza muhabbetli kılmak için, Habibullah (sav)’a sevgili kılmak için. (Onların Leylası-Sohbet Şubat 2014)

353) Cehâletle kahrolan milletlerin ilimle dirilişi sağlanmalı. (Strateji-YD Aralık 2014)

354) Bir âlimin bin âbidden üstün olduğu gerçeği vurgulanmalı. İlimsiz velâyetin bile gerçekleşemeyeceği bilinmeli. (Strateji-YD Aralık 2014)

355) Evliyaûllah, Kur’ân-ı Kerim’i Leyla kabul etmiş, Efendimiz (sav)’in muhabbetini Leyla kabul etmiş Mecnun misali. Fahr-i Kainat’a aldığı ve verdiği nefeste yanacak gibi gözünden dökülen yaşlar yüzlerini yakmıştır. (Onların Leylası-Sohbet Şubat 2014)

356) Dînimizin gereklerini yerine getirerek, hayâta anlam kazandırmalıdır. Âile fertlerinin, akraba ve komşunun, bütün bir milletin maddî ve mânevî görevlerini belirleyerek, kurumsal yapı oluşturulmalıdır. İnsan insanın kurdudur târifi cemiyetin altüst olması demektir. Bu yapı olgunlaşırsa, bin yıllık târihin altın sayfaları açılır önümüze. (Strateji-YD Aralık 2014)

357) Allah dostları, yaptıkları ibadeti görmüyor, Mâbud-û İlahi’yi görüyor. İbadet ettiği taatleri emreden Rabbi Zülcelâl’imizin sevgisini, muhabbetini görüyor. O’nun gönlüne indirdiği nûr ile adeta çalkalanıyor. (Cenneti Önemsemeyen Allah (cc) Dostları-Sohbet 13 Temmuz 2014)

358) Mü’min, Sıddîk-ı Âzam gibi Hak Teâlâ’ya adanmalı. Fedâke ebi ve ümmi denmeli. Bütün servetini koyduğu keseyi eline, başını da ayağının altına koymalı. Cennet mukâbili satışa kendini sunmalı. Ucuza gitmemek için Cemâl-i Bârî’ye adanmalı. Son haddine kadar gayreti İlâhî bir görev bilmeli. (Strateji-YD Aralık 2014)

359) Arifân-ı İlahi’de nefis yoktur. Nefsi konuşmazlar. Onların konuştukları ruhun, sırrın mertebeleridir. (Cenneti Önemsemeyen Allah (cc) Dostları-Sohbet 13 Temmuz 2014)

360) Melekler ordusunu çalışıp çabaladıktan sonra beklemeli. (Strateji-YD Aralık 2014)

361) Mü’min beli kırılıncaya kadar sabrın netîcesinde dostluğun tadına varmalı. İki gözünü kaybedince Yusuf’un gömleği gelmeli. ”Mete nasrullâh” zafer ne zaman deyince, ateşlere atılan “ashâb-ı uhdud” misâl verilmeli. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez. (Strateji-YD Aralık 2014)

362) Olayların seyrine göre günlük, haftalık, aylık, yıllık planlar yapmalı. İki ray demirinin biri Kur’ân-ı Kerîm, biri de Sünnet-i Seniyye olmalı. Vücud, rayların üstüne konan vagon gibi lokomotife takılmalı. Önünde Nebîler, sıddîklar, şehidler ve Sâlihler olmalı. (Strateji-YD Aralık 2014)

363) Mü’min suya batana değil, sâhil-i selâmette olana sarılmalı. Kılavuzu karga olmamalı. (Strateji-YD Aralık 2014)

364) Mü’min, inançsızlık belâsından, îmân ve takvâ ile kurtulmalı. İnanç bir güçtür. İki yüz elli kiloluk mermiyi namluya, tankı yalnız başına tepenin başına koydurur. Çünkü o, Hayberin kapısını tek başına kaldıran Allah Aslanına, elinde dokuz kılıç parçalanan seyfullâha gönül bağlamıştır. Dünyâyı kendisine dar gören pâdişah ve atını denize süren mücâhidlere imrenmiştir. (Strateji-YD Aralık 2014)

365) Çözüm, Mü’minin azmindedir. Bedenlerini nefse değil rûha tâbi kılan murâbıt, cihad erleridir. (Strateji-YD Aralık 2014)

366) Giyim ve kuşamının, köşk ve saltanâtının, göz kamaştıran ihtişâmının hakkını veren, zâhirde halkla, bâtında Mevlâ ile olandır. Dünyâ nimetlerinin bedelini, hizmetle ödeyendir. (Yediulya-Haziran 2017)

367) Ramazân-ı Şerif, ilim irfan ayıdır. Kur’ân-ı Kerîm okumakla, ilmihâl bilgileri ve hâdis-i şerif mütâlaalarıyla geçer bu ay. (Bu Ay-Yediulya Mayıs 2017)

368) Ramazan-ı Şerif ayı geceleri, bilhassa seher vaktinde evrâd-ı ezkârla, gözyaşlarıyla Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarmakla, fakir yoksul gözetmekle, hayra delîl olmakla geçer. (Bu Ay-Yediulya Mayıs 2017)

369) Su akmakla, hayat vermekle, hava kokuşmayı önlemekle, ateş ısı ve enerjiyle, toprak ürün vermekle, sayılamayacak hizmetle kendi yaratılışına uygun görevi icrâ eder. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

370) Öyle âlemler vardır ki, o âlemlerin yanında dünyâ, iğne ucu kadar dahi yer işgâl etmez. Bu dünyâda, insanın muhatab alınması ne kadar mânidardır. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

371) Bizim aksal gâyemiz O (cc)’nu tanıyıp, tanıtmaktır hemcinslerimize, bütün insanlığa. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

372) Fıtrat, yaratılışı din olan insan, amacının dışına çıkınca helâke gider. İnsanın kendi eliyle biçtiği gömlek dar gelir, giyemez. Bunalır sıkılır, dar gelir âlem başına. İllâ Yaratan Mevlâ’nın hayat programı huzur verir ona. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

373) Mü’minin fıtratı îmandır. Îmanda derinleşmeye göre değişir tabiat. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

374) Müttakîlerde ahlâk, Hakk Teâlâ korkusu; mukarrebûn zümrede huy, Allah Teâlâ’ya yakınlıktır. Âlimde haşyet, velîde hullet, dostluktur. (Yaratılış-Yediulya Mayıs 2017)

375) Cenâb-ı Hakk’a vuslatta sınır yoktur. Hidâyet nasîb olmazsa kişiye, Nuh (as)’ın ömrü kadar ömrü de olsa nâil olamaz vuslata. Hayâtında bir gün namazı ve orucu olmadığı halde Kelime-i Tevhid’le Cennet ve Cemâl’e eren şehid çoban Yesâr gibiler de, bir anda erer Hak Teâlâ’nın lütfuna.  (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

376) En’âm Sûresi’nin 75-79. âyetlerinde İbrâhîm (as)’ın Rabbimizin varlığını isbâtı, seyr ü sülûkün kırk günde tamamlandığına örnektir. Yıldızın, ayın ve güneşin doğup batmaları, ezelî ve ebedî olan Rabbimize vuslatın, kavuşmanın isbâtıdır. Bu misâllerle bize yol gösteren İbrâhîm (as) seyr ü sülûkün, Rabb-i Zü’l- Celâl’imize kavuşmanın hakîkatini bildirir. “Doğrusu ben, yüzümü Hanîf, Allah Teâlâ’yı birleyici olarak tamâmen gökleri ve yeri yaratan Allah Teâlâ’ya çevirdim. Ben müşriklerden değilim.” (En’âm, 79) (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

377) Sihirbazların iplerini sopalarını Mûsâ (as)’ın mûcize olarak kendisine verilen asânın yutmasının netîcesi sihirbazların secdeye kapanıp, Mûsâ ve Hârûn Aleyhimesselâm’ın Rabbine îmân ettik demeleri seyr ü sülûkün bir anda tecellîsidir. (Tâhâ, 70.) Ashâb-ı Güzîn’in, Efendimiz’i (sav) görüp, seyr ü sülûkde zirveye ulaşmaya misâldir. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

378) Ğaybe îmanları olan mü’minlerin, mürşid-i kâmilin terbiyesinde, îmanda yakîne ermesi (tereddütsüz îmânı) inançta seyrdir. Rabbimizin muhabbetine kavuşmaktır. İbâdete şâibe, riyâ, süma, ucüb, kibir karıştırmadan ihlâsa ermek ibâdet ve tâatte seyrdir. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

379) Ahlâkın ahlâk-ı hamide olması, huy ve karakterde seyrdir. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

380) İlmin mertebelerini geçip, ilmel yakîn ve Hakkal yakîne ulaşma, ilimde seyrdir. İlmin, yaşanır hâle gelip, sırlarına mazhâriyettir mâlûmatta seyr. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

381) Yûnus Emre’nin şerîat, tarîkat, mârifet ve hakîkat esaslarını belirtmesi, irfanda (Hak Teâlâ’yı tanımada) terakkî, gelişme seyridir. Nefsin, rûhun ve sırrın mertebelerini geçme, kemâlâtta bir seyrdir. Enfüste, kendi içimizde seyrdir. Âleme gelişin amacı da budur. “Kesb-i kemâl, Seyr-i Cemâl” (olgunluğu elde etme ve İlâhî Cemâl’i seyrdir.). (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

382) Âfak, kendi dışımızda da seyr vardır. Hem şahsımızı, hem de yakınlarımızı İslâm’a hâdim kılma, eğitimde seyrdir. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

383) İşimizi düzgün yapıp, alışverişte hileye gitmemek, ticârette seyrdir. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

384) Âilede, çevrede ve bütün insanlarla güzel geçinme, âdâb-ı muâşerette seyrdir. Seyr ü sülûkün anlamı, hayâtın her alanında Kitab ve Sünnet’e mütâbakat, uygunluktur. (Kırk Gün-YD Haziran 2014)

385) Genç, îmân ve hidayet üzere olandır. İnsan hayatının baharında imanın tad ve lezzetini duymalı. (Aranan Genç-YD  Ağustos 2014)

386) Genç, batıla karşı dimdik ayakta durandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

387) Genç, İbrâhim (as) gibi Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ikrarda, yakîne, kesin inanca, bütün zerresinde îmânın zevkini duyandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

388) Genç, inancı uğrunda ateşe de atılsa yılmayandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

389) Genç, iffet, namusunu koruyandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

390) Genç, Yusuf (as) gibi güzel ve ahlâken de mümtazdır. Rabbi Zül-Celal’den korkuyla âhiretini kazanandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

391) Cenâb-ı Hakk’ın Kitâb-ı Kerîm’inde vasfettiği gençlere, öğretilecek olan evvela îmân esaslarıdır. Sonra ilim ve ibâdettir. Güzellik, zindelik, dinçlik, metanet ve cesaretinin kaynağı Mülk sûresinde ki birinci ve ikinci ayettedir. “Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” Gençliğin, hayatın bir imtihân olduğunu bildirir ayet-i celîle. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

392) Dinin, îmânın, ibâdetin, ahlâkın, marifet ve hakîkatin doyasıya yaşandığı an, gençlik anıdır. “Yavrum, bu işe şimdiden soyunma yorulursun. Kızım, şimdiden örtünüp ninene benzeme” diyenler  Kitâb-ı Kerîm’e Hadis-i Muhammediyye’ye kulak verirse çok iyi olur. Altında pantolon, üstünde bir gömlek giyinmeyi adet edinmenin yanlışlığı artık bilinmeli. Hem erkek hem de kadında vücut hatları giyimde belli olmamalı.(Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

393) İslâm’ın bir kuyumcu hassasiyetiyle yaşandığı takvâ esasının umde, kaide olarak belirtildiği ihsân mektebinde asıl okuyacak olan gençlerdir. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

394) İletişim araçları, çevre, okul ve aile etkiler gençleri. Aile sağlam olursa nesil sağlam olur. Neslin itikad, ibâdet ve ahlâkta sağlamlığı millet ve devleti yenilmez bir güç hâline getirir. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

395) Genç, dini bilgileri ibâdet ve ahlâkî değerleri aileden alır. Çevre ise onu tümden etkileyen bir faktördür. Efendimiz (sav), kişi arkadaşının dini, huyu üzeredir buyurur. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

396) Eğitim gençliğin şekillenmesinde en büyük âmildir. Sanki eğitim bir bahçıvanın, bahçenin yabani otlarını temizlemesine benzer. Çağın en son teknolojisi beyninde, gönlünde de îmân olmalıdır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

397) Kitle haberleşme araçları internet, bilgisayar, sinema, televizyon, radyo ve basının kirli oyunlarından kurtarılmalıdır gençlik. Alkol ve uyuşturucu yarı semtinden geçmemelidir. Gençlik, süratli bir hayat, genciken ölmek değil, Tekâsüf sûresinin 8. âyetini derin derin tefekkürdür. “Sonra, andolsun, o gün elbet ve elbet size nimetler sorulacaktır.” (Aranan Genç-YD Ağustos 2014) 

398) Genç, Rabbi Zül-Celâlinin emrini, nefsanî isteklere tercih edendir. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

399) Genç, insanlara karşı mütevazı, Allah Teâlâ’dan korkan, namusunu koruyan, her an gözetildiğini bilen, namaz ve oruca müdavim, rızây-ı ilâhiyi gözeten, nefsine karşı çıkan ve Mevlâ’ya itâatkâr olandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

400) Genç, tabiatı cömert, kin ve hasetlik bilmez, şer ve tamadan uzak, Hakk Teâlâ’dan korkusu çok, hayâlı, hayırlı insanlarla arkadaş, şerlilerden uzak iyilik erbâbı, gönlü nûr olandır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

401) Genç, her zaman, her meslekte tercih edilen kimsedir. Yaşları çok ileri olmasına rağmen gönlü dip diri olan, cihâda can atan yaşlılar elbette hürmete layıktır. (Saçını, sakalını müslüman olarak ağartan affolunur.) buyurur Efendimiz (sav). (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

402) Peygamberlere, ilim ve hikmet genç yaşlarda verilmiştir. Yaşlı iken Peygamber olan yok. Varis-i Enbiya olan ulema ve fudala, Piran-ı İzam da öyle. Çünkü aşı sağlam ve genç fidanlara yapılır. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

403) Gerek Kur’an-ı Kerim’de, gerekse Hadis-i Şerif’lerde ilim ve hikmet, tezkiye, arınma manasına gelen aşılanma genç iken olur. İhsan mektebi olan bu münevver yola genç iken dahil olunur. (Aranan Genç-YD Ağustos 2014)

404) İbretle bakan, alemde bir itaat görür. Bütün varlıkların insan oğluna hizmet ettiğine şahid olur. (İtaat-YD Ağustos 2014)

405) Aile ferdleri, anne ve babaya, mürid Mürşid-i Kâmil’e, halk adil idareciye itaatla sorumludur. “Ey îman edenler, Allaha itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir sahiblerine de itaat edin. Eğer bir şey hakkında çekişirseniz onu Allaha ve peygambere döndürün, eğer Allah ve âhiret gününe inanıyorsanız. Bu, hem hayırlı, hem netice i’tibâriyle daha güzeldir.” (Nisa. 59.) (İtaat-YD Ağustos 2014)

406) İman, Sokrat’ın görüşüne göre değildir. Rabbimiz Yarattığını, aynı zamanda idare edendir. Koyduğu kurallarla, sorumlu kılandır.”İnsan, başı boş bırakılacağını mı zannediyor?” (Kıyame. 36.) (İtaat-YD Ağustos 2014)

407) Bütün analarımız Meryem, kızlarımız Fâtımâ olsun. (Devrinin Râbia’sı Meryem Anamız-YD Ağustos 2014)

408) Geceleri uykusuz, gündüzleri susuz, mâşukundan başkasını görmez, âh ü vâh eder durur âşık. (Aşk-YD Ağustos 2014)

409) Aşk, sevdiğinde kaybolmaktır. Hak Teâlâ bâkî olunca, elbette fânî onda yok olur. (Aşk-YD Ağustos 2014)

410) Aşk, Elest bâdesinden tadıp sarhoş olmaktır. (Aşk-YD Ağustos 2014)

411) Vatanını özleyip garip yaşamaktır aşk. (Aşk-YD Ağustos 2014)

412) Âlem-i Ervâh’ın hasretini çekmektir bu dünyada aşk. (Aşk-YD Ağustos 2014)

413) Atomdaki çekirdeğin etrâfındaki elektronlar aşkla döndüğüne göre, zerrelerin birikiminden olan kâinât da aşkın eseridir. (Aşk-YD Ağustos 2014)

414) Hakîkî aşk, kulun Rabbini tanımasıdır. Emr-i İlâhî’den haz duymasıdır. (Aşk-YD Ağustos 2014)

415) Gerçek sevgiye iki şey ulaştırır. 1)Mâsivâyı terk. 2)İbâdet ve tâate muhabbet. (Aşk-YD Ağustos 2014)

416) Bedenden yedi bin sene önce yaratılan kâlb, kurb-i İlâhî, Allah Teâlâ’ya yakınlık için halk olunmuştur. Kâlbden yedi bin sene evvel halk olunan ruh, üns, Mevlâ ile dostluk için yaratılmıştır. Ruhtan yedi bin yıl önce yaratılan sır, Hâlik-ı Lemyezel’e vuslat, kavuşmak için yaratılmıştır. (Aşk-YD Ağustos 2014)

417) Aşkın kademeleri: 1. Sevdiğinizi Allah için sevmek. 2. Habîbine (sav) ve Zâtına (cc) kavuşturacak olan mürşid-i kâmillere saygı. 3. Kendisine itâatle emrolunduğumuz Efendimiz’e (sav) derin bir sevgi. 4. Bütün bu sevgilerin husûlüne sebep olan Rabbi Zülcelâlimize muhabbet. (Aşk-YD Ağustos 2014)

418) Çekilen Evrâd ve Ezkâr, yapılan Râbıta ve murâkabe hep ilâhî aşk içindir. O’nu bulmak, O’na ermek içindir. (Aşk-YD Ağustos 2014)

419) Allah (cc), eserde mümessiri görerek, baktığı eşyâda O’nu bularak, zâtına muhabbet eden kullardan kılsın bizi. (Aşk-YD Ağustos 2014)

420) İnsanın olmadığı yerde bir şey olmaz. İhtiyacından dolayı insanın, devlet vardır. Birlikte yaşayabilmesi için insanın, toprak gerekir. Aralarında çıkan anlaşmazlıkta otorite şarttır. Emniyet içinde yaşam da, bir düzene bağlıdır. Mimarla sanatı bir olmayacağına göre, “yaratan yarattığını bilmez mi?” ( Mülk. 14. ) gerçeğinden yola çıkarak, hayatın her bölümünde Halik-ı Zül celalin emrine teslim olunur. O’nun bizim için tesbit buyurduğu hakikatlere uyulur. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

421) Her şeyin insan merkezli olduğunu bilen şanlı ecdadımız, ordu, medrese ve dergâh üçlüsüne dayandırmıştır devleti. Medresede ilim, dergâhta irfanla yetişen toplumu, tesbihin tanelerinin bir imameye bağlandığı gibi, cümlesi bir imama teslim olmuştur. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

422) Sürü olmayın, çoban olun, ayak olmayın, baş olun. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

423) Bir devletin başkentinden gelen emir ne kadar sağlıklı olursa, tebaa da o kadar sağlıklı ve mükemmel olur. Kaynağından akan su berrak, temiz olursa, içenler de sıhhat ve âfiyet bulur. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

424) Baş düzelirse, ayak da düzelir. Kâlb sâlih olursa, bütün vücud da sâlih olur. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

425) Kalbde imanı reis-i cumhur, aklı başbakan, güzel ahlakı da bakanlar olarak tesbit edilirse, asr-ı saadet hayatı yaşanır. Başkent olan kalbde, İman Kur’an-ı Kerim’le hükmeder, iller mesabesinde olan azalar da yaratılış sırrına uygun hareket eder. Şeytan reis-i cumhur nefis başbakan fena huylar da bakanlar olursa, el ayak, göz kulak isyana gider. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

426) Ecdadımız, geleceğin padişahlarını en mükemmel bir şekilde yetiştirilmişlerdir. Devletin idari yapısı öğretilirken, fikri ve ruhi eğitimleri de verilmiştir.Şefkat ve merhametle büyüyen bu insanlar, karınca bizden şikayetçi olur mu acaba diyerek sızlanıp durmuşlardır. Bu nezaketle nice ülkeleri fethedip, haçlı ordularını da durdurmayı başarmışlardır. Halkla iç içe yaşayan bu şahsiyetler, halkın tüm dertleriyle ilgilenmişlerdir. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

427) Fatih Sultan Mehmetler, ruhunun eğitimini gerçekleştiren Akşemseddin veli, beynini aydınlatan Güranilerle gerçek devlet adamı oldular. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

428) Zulüm, hakkı yerine getirmemektir. Herhangi bir konuda haddi aşmaktır. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

429) Sadece seccade üzerinde değil, devlet makamında da kişi derviştir. En güzel ahlaka sahip olması Efendimiz’in (sav) şahsi ve toplumsal bütün alanlarındadır. İtikad, ibadet, ahlak ve muamelatındadır. Aile hayatında, beşeri münasebetlerde, savaşta barışta, ticari ve hukuki bütün alanlardadır. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

430) Müslüman idareci görevin ağırlığını hissederek, kemikleri çatırdamalı. Riyâsette tamahkâr olmamalı. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

431) Hz. Ömer’in (ra) ahlâkıyla ahlâklanmalı idârede. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

432) Allah Teâlâ’nın gazâbından korkarak, İlâhî haşyetle dolmalı. Devenin üzerinde giderken, “Allah Teâlâ’dan kork Yâ Ömer!” deyince, devesinden inip yerlere kapanarak, “Ömer de kim oluyor” diye feryâd eden gibi idâreciler görmek istiyor cemiyet. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

433) Verilen nimet, âhirete hazırlık için kullanılmalı. Malı muhtâcına infakta, canı yolunda hizmette, âzâları sorumlu tutulacağımız hususlarda vebâl altında kalmamada sarfetmeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

434) Mümin, idâresinin altında bulunanlara lütuf ve ihsan etmeli, onları yasaklanan kötülüklerden korumalı. Neslini isyandan, canını ateşten, nâmusunu kirlenmekten muhafaza etmeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

435) İş ve güç, Hak Teâlâ’ya ibâdetten alıkoymamalı. Farzları ve sünnetleri ihmâl etmemeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

436) Fakihlerle, sâlihlerle, sâdıklarla düşüp kalkmalı. Berâberindekileri hayra teşvik etmeli. Yaptığı her işte hayr gözetmeli. “Allah, bir yönetici için iyilik isterse, ona iyi bir yardımcı ihsân eder ki, unuttuğu zaman hatırlatır, hatırladığı zaman da ona yardım eder. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

437) Her yönüyle araştırmadan insanları cezâlandırmamalı. İnsanlar hakkında verilen kararda acele edilmemeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

438) Mü’min, geçmişte zulümleri sebebiyle helâk olanlardan ders alarak adâletle muamele etmeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

439) Mü’min idareci fakir ve yoksulun derdini üstüne almalı. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

440) Onun bunun sözüne itibâr edilmemeli. Halka değil Hakk’a teslim olmalı. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

441) Hak olan sözlere kulak vermeli. (Kaynağından Gelen Su-YD Ağustos 2014)

442) Kader, Allahü Teâlâ’nın, olacak şeyleri ezelde bilmesidir. Kazâ, kaderde bulunan şeyleri zamânı gelince yaratmasıdır.Allah her canlının durduğu yeri ve sonunda bırakılacağı mekânı bilir. Hepsi açık bir kitapta (levh-i mahfuzda)dır. (Hud, 6)Allah, dilediğini siler, dilediğini değiştirmez. (Kader-YD Mart 2015)

443) Kader, Allah Teâlâ’nın hükmüdür. Allah Teâlâ’nın emri, takdîr edilmiş bir kader, kesin bir hükümdür. (Ahzab, 38.) (Kader-YD Mart 2015)

444) Kaderin levh-i mahfuzda yazılması kazâdır. Belâ kazâ-i muallak ise, o kimsenin duâ etmesi de takdîr edilmişse, duâ eder, kabûl olunca belâyı önler. Duânın belâyı önlemesi de kazâ ve kaderdendir. (Kader-YD Mart 2015)

445) İnsan hatırına gelenden mes’ul değildir. Gerçekleşecek olandan da sorumlu değildir. Mes’ul olduğu ancak niyetidir. Meselâ: Kalender Camii’ne gitmek gönlüne düşer, gitmek için arabaya binmesi kasıt, niyet ve ameldir. Ama ne var ki yolda telefon çalar, ‘eve dön, bir sıkıntı var’ derler ve niyetini gerçekleştiremez. (Kader-YD Mart 2015)

446) Ma’rifetüllah, Allah Teâlâ’yı tanıma ilmi. Zât-ı İlâhî’si hakkında aslâ bir tanım yapılamaz. Sıfatları, fiilleri ve esmâsı hakkında ma’lûmât sâhibi olunabilir. Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanmak da, Esmâ-i İlâhî’sini öğrenip hayâta geçirmektir. “El-Settâr” İsm-i Celîl’ini, günahları örtüp bağışlayan olmasını bilip huy hâline getirmektir. İnsanların hatâlarını görmemezlikten gelip, bağışlayıcı olmaktır. (Bismillah-Yediulya Mayıs 2017)

447) Yaşımızın gençliğini Fatih Sultan Mehmed’in (ra) azmiyle donatalım. Aleyhissalât ü Vesselâm’ın övgüsüne, sünnet-i seniyye’sine riâyetle mazhâr olalım. Gece rüyâmızda, gündüz hülyâmızda olsun. Âhirette bağrını açarak kucaklasın bizleri. (Sünnetullâh’a Uygun Yaşamak-YD Ocak 2015)

448) Asıl mültecî, yurt yuva bulamayan bâtıl zihniyettir. Allah Teâlâ’nın zikrinden Kur’ân’dan ayrılmakla sıkıntılı bir hayat yaşarlar dünyâda Tâhâ sûresinin 124. âyetinde belirtildiği üzere. Âhirette ise azab ve ikab, cezâ içindedirler. (Mülteci-YD Haziran 2017)

449) Yere göğe sığmayan Hakk Teâlâ’nın muhabbeti, kâmil mü’minin gönlüne girmekle bahtiyardır.  Cecdmâl-i İlâhî’nin yanında cennet bile ona dar gelir. (Mülteci-YD Haziran 2017)

450) Keramet istikamettedir. (Alemdar)

451) Ölmediğimiz için değil, Allah Teala için hayat sürmeliyiz. (Twitter-27 Mayıs 2016)

452) Fettah İsm-i Celâl’inin esrârına vukûfiyyetle nice fetihlere.. (Twitter-29 Mayıs 2016)

453) Yaratanımıza saygının gereği, kılalım teravih namazını cemaatle yirmi rekat. Unutmayalım bu mesajı, kula gereken Rabbinin emrine riayet. (Twitter-30 Mayıs 2016)

454) Hayatı bize ışık tutan Ârif Rivgirî (k.s); İlim, Hilim, Zühd (dünyaya meyletmeme), takva, riyâzet (nefsi dizginleme), ibâdet, sünnet üzere idi. (Twitter-12 Temmuz 2016)

455) İstikâmet, basîret, hikmet, ve vuslatla nâil olunan bayrama kavuşma arzusuyla, selam ve tebrîkâtımı bildiririm mü’minlere. (Twitter-05 Temmuz 2016)

456) Öğrenimi başarılı geçirelim ki, hayatımızın geriye kalan kısmı rahat geçsin diye plan yaparız. Asıl plan, ebedi hayat için olmalı bu dünyada. (Twitter-06 Haziran 2016)

457) Terör yürekte,
İç islah dış islah,
Kabiller korkacak, Habiller hür olacak,
İlâhî ürperti, ne mükemmel emniyet… (Twitter-07 Haziran 2016)

458) Hastayız, önümüzde de devamız olan ilaç var, bakıyoruz kabındaki süse. Zinetli kılıfa bakmaktansa, içindeki Kur’an’ı açıpta okuyalım tatbik için. (Twitter-09 Haziran 2016)

459) Terkedip dû cihânı,gül edenle nîrânı, zikrolanla her ânı, bulalım Hak dîvânı. (Twitter-10 Haziran 2016)

460) Cemaatle namaz, evrad ezkâr, zikir, sohbet, rabıta, emir ve nehyi, kulluğumuzu unutmayalım. DİKKAT! PÜR DİKKAT! ZAMAN İMANI KURTARMA ZAMANI… (10 Haziran 2016)

461) Helal, haramı terkle gelir. İlacın alındıktan sonra tesiri gibi, İslâmî ahlakla nefsânî arzular biter. (Twitter-11 Temmuz 2016)

462) İnsan, dert paylaşmak içindir. Muhabbet, iki kalbin birleşmesidir, tek bir merkezden atmasıdır. Diriltecek dost bul, sadıklarla buluş, Gerçeğe ulaş. (Twitter-11 Haziran 2016)

463) Adil olmak, bir şeyi hak ettiği yere koymaksa, bizim yerimiz nere? Zulmetmemekse adalet, hilkatimizde mevcud kulluğu icra etmemenin adı nedir? (Twitter-12 Haziran 2016)

464) Ne olur misafirimize ikram edelim
Gece gündüz Kur’an zikir
Yolcu oldu oluyor
Gözümün yaşı
Gönlümün ateşiyle diyorum
Takva libasını giyelim. (Twitter-15 Haziran 2016)

465) Dünya ve ahiret insan için
İnsan da Zât’ı için
Kainat sonsuz kudretin aynası
Görünen sanat isimlerinin tecellisi. (Twitter-15 Haziran 2016)

466) Biz anmadan bizi anan
Biz sevmeden bizi seven
Biz istemeden bize veren

Hiç sevilmez mi? (Twitter-14 Haziran 2016)

467) Ramazan-ı Şerif, bir cihad ayı
Kahrolur batıl melun, Allah deyi
Kırılır bir gün elbet küfrün beli
Kursa ümmet, arada râbıtayı (Twitter-17 Haziran 2016)

468) Gevşemeyin Üzülmeyin Mü’minler oldukça üstünsünüz(Âl-i İmran 139 ) Üstünlük: İman, sabır, direnme, azim, takva. Her hususta geçerli olan esas bu. (Twitter-29 Haziran 2016)

469) Teşekkür; O’nu düşünmektir. Huzuruna kavuşmaktır. O’nun istediği gibi olmaktır. (Twitter-16 Haziran 2016)

470) Geçmez ele Ramazan
Afv-ı İlâhî her an
İndi bu ayda Kur’an
Verdi âleme nizam. (Twitter-16 Haziran 2016)

471) Cuma namazına gelindiği gibi sabah namazına da gelinir, camiler dolup taşarsa, o vakit müslümanlar kurtuluşa erer. (Twitter-03 Temmuz 2016)

472) Hevesin değil, yolunun takibcisi ol! (Twitter-19 Haziran 2016)

473) Orucu bozan şeyler… Bir önemli olanı da var. O ne? İmanı bozan hatalar… (Twitter-20 Haziran 2016)

474) Okudukları Kitâb-ı Kerîm’i yaşamanın zevkiydi onlardaki. Allah Teala onlardan, onlar da Allah Teala’dan razıdır, Hitâb-ı Celîl’indeki lütfe nâil kılan. (Twitter-27 Haziran 2016)

475) “Genç ortam” Öğrencilerinin müfredatı: Şerafeddin Gölcük – İslam akaidi, Ömer Nasuhi Bilmen – İslam ilmihali, Mahmud Sami Ramazanoğlu (ks) ve Hacı Hasan Efendilerin tüm eserleri. (Twitter-29 Haziran 2016)

476) Akıl, vahiyle vardır. (Twitter-07 Temmuz 2016)

477)  Belâ ve musîbetin def’i için fakir ve yoksula, yetim ve öksüze, muhtaç olanlara ikram için kurban kesip sadakalar verelim. (Twitter-16 Temmuz 2016)

478) Neşemiz; Resulüllah Hz. Muhammed (sav)’ın hayatına uygun yaşantıdır. Her an O’nu örnek alma dileğiyle hayırlı cumalar. (Twitter-01 Temmuz 2016) 

479) Secde edelim, bizi başıboş bırakmayan, 6666 ayetiyle, yüzbinlerce hadisiyle, Ulema-i k. tavsiyesiyle hayatımıza hayat veren Rabbimize şükür için. (Twitter-01 Temmuz 2016)

480) Sevginin çoğalmasını sağlayan râbıtadır. Râbıta, gafletten uyanıp huzura ermek içindir. Sevgi gerçek olunca müminin kalbinde zikrullah uyanır. (Twitter-14 Temmuz 2016)

481) Günahların guslü, göz yaşı. Bir bakın kaldı mı? (Twitter-30 Haziran 2016)

482) Senden öte seni sevdireni sev. (Twitter-05 Temmuz 2016)

483) Değil dışımızda, içimizde de artçı sarsıntı bitmez. Çünkü şeytan hayatta. Adem (as)’den beri devam eden Hak – batıl mücadelesi kıyamete kadardır.YILMA! (Twitter-19 Temmuz 2016)

484) 15 Temmuz Direnişi ile Peygamber Efendimiz (sav)’in Türkiye’ye emanet ettiği Kitâb-Kerîm’in ve bu vatanın Bedir ashabı gibi savunulmasını tebrik ederim. (Twitter-22 Temmuz 2016)

485) Kalbdeki nur, eder azaya sirayet.
Beyinde tefekkür
Gözde ibret
Kulakta nasihat
Dilde hikmet
Elde sehavet
Ayakta cihad
Bedende taat olur. (Twitter-29 Temmuz 2016)

486) Gün, îmanda hakikata
Tâatte ihlâsa
Muâmelede sadakate çok muhtaç olduğumuz andır
Hepimiz birden sarılalım, Allahın Kitabına, dinine sımsıkı. (Twitter-07 Ağustos 2016)

488) Mideye inen taam, göze görme, kulağa duyma melekesi temin ettiği gibi kalbe arşdan inen nur da göze ibret, kulağa hikmet olarak güç verir. (Twitter-07 Ağustos 2016)

489) Ölüm bir gelir, gelince de gitmez. Buna göre hazırlanalım. (Twitter-19 Ağustos 2016)

490) Murâkabe
1- Rab Teala’yı tanıma
2- Hak Teala’nın düşmanı iblisi tanıma
3- Kişinin nefs-i emmarede olduğunu tanıma
4- Amelin Hak Teala için olup olmadığını tanıma (Twitter-31 Ağustos 2016)

491) Murakabe, Hak Teala’nın kulunu gözetlemesidir. Hak Teala’dan haya etmek, utanmaktır murakabe. Allah Teala’nın, bütün hallerini bildiğini kulun, canlı tutmasıdır. (Twitter-31 Ağustos 2016)

492) Ehlüllahın üç vasiyeti
1- Kim İlâhî emre uyarsa, Allah da onun ahiretini ihya eder.
2- Kim içini islah ederse Allah da onun dışını islah eder.
3- Kim insanlara arasını düzeltirse Allah da onunla kendi arasını düzeltir. (Twitter-31 Ağustos 2016)

493) Kurban bağışıyla yoksul ve yetimin duasını alalım. Allah Teala’ya yaklaşalım. Verenel Olalım. İyiliği yayalım. Geç kalmayalım, bağışta bulunalım. (Twitter-06 Eylül 2016)

494) Yetimler sizi bekliyor. Aç, fakirler sizi bekliyor. Yurdundan yuvasından mahrum olanlar sizi bekliyor. Kurban bağışımızla haydi yaraları sarmaya. (Twitter-06 Eylül 2016)

495) Boğazlanan hayvan, çok şeyler söyler bize dilsiz.
Kelime-i Tevhid uğruna verin, canınız siz. (Twitter-08 Eylül 2016)

496) Kurban bayramını tebrik, mü’mine Cennet’te.
Salih kullara müjde, İlâhî Cemâl’i seyrde. (Twitter-08 Eylül 2016)

497) “Ehl-i küfr inancı için servetini ortaya koyuyor. Müslüman kardeşim! sen de bir kurban olsun feda eyle!” (Twitter-09 Eylül 2016)

500) İnsanda mevcut duygudur sonsuzluk. Bu sebeple tarikât-ı âlî bu olu takip eder. Gönlü, arşa; beyni, sonsuz kudreti tefekküre; kalbi, Allah Teala ve Rasülüne (s.a.v) muhabbet; bedeni, salih amele; Dünyanın fani oluşunu, idrak ile ebedi âleme hazırlığı öğütler. (Twitter-12 Eylül 2016)

501) Husüf, ay tutulma namazını unutmayalım. (Twitter-16 Eylül 2016)

502) Hanımlara örnek, Fatımat’üz – Zehra (R.Anha) kitabını okuyalım baştan sona. (M.Cemal Öğüt) (Twitter-16 Eylül 2016)

503) Âriflerin gönlü güler, gözü ağlar. (Twitter-19 Eylül 2016)

504) Ârifler; Feyz, İlham, Vâridat, Zikir, Münîb (Hak T.ya dönüş), Tecellî ve Muhabbetle kalbleri hoşnut olur güler; gözleri, haşyetullahla ağlar. (Twitter-19 Eylül 2016)

505) Fitne ve ateşle ülkeyi yakanlara karşı kalbimizi sohbet, zikir, rabıta ve murakabeyle yakalım. İç fethiyle alemin fethine vesile olalım. (Twitter-20 Eylül 2016)

506) Dedik, şehadet düğünümüz
Zât’ına vuslat emelimiz
Yolunda ölmek niyetimiz
Yücelmesi dînin, gayemiz. (Twitter-22 Eylül 2016)

507) Gönlün paklığına göre gönlün misafirleri… (Twitter-28 Eylül 2016)

508) Hicri yıl, hayatı tanzim için, Kitab ve Sünnet bize başlangıç olsun mürşidi kamilin delaletiyle. “Dualar ve zikirler”M.S.R.0 kitabına bakalım. (Twitter-01 Ekim 2016)

509) Yeni yılımız “Hayâten tayyibe”
İbadet, İtâat, Aşüremiz, zemzem, Kevser, Azbün fürât, Cumamız, Yevmül Mezîd, Müşâhede-i Cemâll Rü’yet olsun. (Twitter-07 Ekim 2016)

510)  1. Allah, Hz. Musa (as)’ya Aşura Günü’nde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordularını sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (as) gemisini Cûdi Dağı’nın üzerine Âşura Günü’nde demirlemiştir.
3. Hz. Yunus (as) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem (as)’in tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf, kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Aşure Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (as), o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.
7. Hz. Davud (as)’un tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim (as)’in oğlu Hz. İsmail, Aşure Günü doğmuştur.
9. Hz. Yakûb (as)’un, oğlu Hz. Yusuf (as)’un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (as) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.
Hz. Âişe’nin belirttiğine göre Kabe’nin örtüsü daha önceleri Âşura Günü değiştirilirdi.
İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asr’ından beri Müslümanlarca hep kutlanagelmiştir. Bu günlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın bu günlerde yapılan ibadetleri, edilen tevbeleri kabul edeceğine dair Hadis’ler mevcuttur. Âşura Günü’nde ilk akla gelen ibadet ise oruç tutmaktır. (Twitter-08 Ekim 2016)

511) Her bölge aşure ziyafeti vermeli. Bir muallim vasıtası ile bu günün önemi belirtilmeli. Sohbet, zikir, rabıta ve infakla fakirler gözetilmeli. (Twitter-08 Ekim 2016)

512) Bedenin taat, ruhun marifet, aklın yüce kudreti tefekkür gıdasını verme arzusuyla hayırlı cumalar. (Twitter-14 Ekim 2016)

513) Her kim taleb kılar Mevlâ’yı
Yok bilir yedi kat semayı
Dalar seyre arş-ı alayı
Eder tesbih Hak Tâlâ’yı (Twitter-15 Ekim 2016)

514) Safer ayında ilk ve son çarşamba namaz ve duaları Sami Ramazanoğlu (k.s.)’nun “Dualar ve zikirler” kitabından öğrenelim. Cenab-ı Hak hıfz u himayesine alsın. (Twitter-01 Kasım 2016)

515) Ordumuz gelsin hep galib
Mağlüb olsun ehl-i salib
Ümmet şehadete talib
Elbet Hak dinine sahib  (Twitter-04 Kasım 2016)

516) Esrâr-ı kudret özdedir
Nazar-ı ibret gözdedir
Rabb-i Zü’l-Celal buyurur
Şevk-i Cemal nur yüzdedir. (Twitter-11 Kasım 2016)

517) Enfüste nefsin ruha ünsiyeti
Afakta ehl-i imanın vahdeti
Temin ettikçe mü’minler ülfeti
Gelir Hakk’ın “zafer yakındır” vaadi  (Twitter-18 Kasım 2016)

518) Bizden sadece bir hatırlatma (Ğaşiye 21)
Yatıp uyuyacak vakit değil (Furkan 64)    (Twitter-21 Kasım 2016)

519) Cem olur müminler Cuma gününde
Cemaat saf olur, imam önünde
Cihad eder Hakla batıl sonunda
Canımız feda olsun din yolunda  (Twitter-25 Kasım 2016)

520) Safer ayının son çarşambasının gecesi veya gündüzü iki rek’at namaz kılıp birinci ve ikinci rek’atta, Fâtiha’dan sonra on bir İhlâs-ı Şerîf okunacak. Namazdan sonra yedi defa istiğfar edip, el kaldırıp on bir defa Salât-ı Münciye ve sonlarında 3. dua okunacaktır. (Twitter-29 Kasım 2016) 

521) Sami Ramazanoğlu (K.S)’nun “dualar ve zikirler” kitabından, safer ayının son çarşamba gecesinde yapacağımız vazifeleri öğrenelim. (Twitter-29 Kasım 2016)

522) Şüheda yurdumuzu koruyalım. TL’yi destekleyelim. Hak hakim olsun ! (Twitter-07 Aralık 2016)

523) Bu mübarek Velâdet kandilinde
Buluşalım Kalender Camii’nde
Doğsun İslam güneşi kalbimizde

Versin ziya âlemin her yanında.  (Twitter-07 Aralık 2016)

524) Heybet, Allah Teala’ya saygı; Haya, üns, Hak Teala ile dostluk, Marifetullahın (Allah T tanımanın) aynasıdır, der arifler. Ülkemiz ve bütün müminlere dua… (Twitter-23 Aralık 2016)

525) Yeni yıl muhasebedir. “İki günü aynı olan, ziyandadır” (ilerlemeyen, öğrenmeyen) Beyheki, Hadis).  İlim, İrfan, Nefs, Ruh ve Sırrın sınıflarını geçmeyen ziyandadır. (Twitter-31 Aralık 2016)

526) Çamur içinde soğuk havada tir tir titreyen, kucağında çocuk inleyen mümin kardeşlerimizin ihtiyaçları için Allah rızası için yardım edelim. (Twitter-03 Ocak 2017)

527) Müslüman olmanın anahtarı, Sünnet-i Seniyye’ye uymaktır. Allah Teala’dan korkmanın alameti, Zât-ı İlâh’iye vuslattır. (Twitter-06 Ocak 2017)

528) Üstaz-ı Âlîmizin ilâhî davete icâbetlerinin sene-i devriyesi münasebetiyle ferd ve gruplar halinde hatimler yapalım. Cenab-ı Hak şefaatlerine mazhar kılsın. (Twitter-09 Ocak 2017)

529) Mekke’nin havası
Ne de güzel oldu
Doğunca Nebî’si (S.A.V.)
Her ne nimet varsa
Resül’den (S.A.V.) cümlesi. (Twitter-19 Ocak 2017)

530) Cebrail (as)’a Peygamberimiz (s.a.v), ihlas nedir diye sordu. Cenab-ı Hakk da: “İhlas, benim sırlarımdan gizli bir sırdır. Onu halis kullarımın kalbine koydum.” (Twitter-25 Ocak 2017)

531) Arab alfabesinin yarısı, surelerin başında müstakil olarak yer alır الم gibi. Bu harflerin anlamı Hak Teala’ya ve bildirdiği kullarına ait sırdır. (Twitter-25 Ocak 2017)

532) “Hak T.nın her kitapta sırrı vardır, Kur’an’daki sırrı ise sure başlarıdır” Ebu Bekir (R.A). Musa (A.S.) ile Hızır (A.S)’ın Kehf Suresi’ndeki kıssası bir sırdır. (Twitter-25 Ocak 2017)

533) Selim, huzurlu kalb;
1-Dünyaya meyletmeyen
2-Mevlâ muhabbetiyle dolan
3-Musibetten şikayet etmeyen
4-Takva elbisesini giyendir.  (Twitter-26 Ocak 2017)

534) Manası iman ve hidayet
Mayası ibadet ve taat
Muhtevası tebliğ ve cihad olan
Genç Ortam üyelerinin şüheda için yaptıkları tavafı Hak kabul etsin. (Twitter-01 Şubat 2017)

535) E) El uzatalım hayr hasenata
(V) Veda edelim tüm seyyiata
(E) Efendimiz(S.)rahmet kainata
(T) Tutan yolun, çıkar selamete. (Twitter-01 Şubat 2017)

536)  Hafta bayramı, Cuma bize
Huzur versin Hak, ülkemize
Cihad ruhu lütfetsin Mevla
Sahip çıkalım dinimize (Twitter-17 Şubat 2017),

537) İhlas; Şeytanın ifsad edip bozamadığı, Meleğin kaydedip yazamadığı ameldir. (Twitter-24 Şubat 2017)

538) Cehaletin alameti şu beş şeydir:
1)Hayırsız söz,
2)Hak Teala’dan gayriye meyil,
3)Hak etmeyene ikram,
4)Habib, dostla düşmanı farketmeme,
5)Haksız yere gazab.   (Twitter-03 Mart 2017)

539) Üç ayları müddetince her gün bin Kelime-i Tevhid okuyalım. İki ay süresince de düa-i Nebi (s.a.v) “Allahümme bâriklenâ fî Recebe ve Şabân ve belliğnâ Ramazân” (Twitter-23 Mart 2017)

540) Mirac aşktır “Gel Habibim sana aşık olmuşam. Cümle halkı sana bende kılmışam” (Twitter-23 Nisan 2017)

541) Bize emanet edilen nimetleri zayi etmeyelim. (Twitter-05 Mayıs 2017)

542) Said kullardan olma dilek ve temennisiyle Berat gecemizi tebrik ederim. Gündüzünü oruçlu, gecesini ibadetle geçirelim. (Twitter-09 Mayıs 2017)

543) Ahde vefa, Emre riayet, Yokluğa sabır, Elde olana rıza. Bütün ibadetler bu dört şeyledir, buyurur hikmet ehli. (Twitter-09 Haziran 2017)

544) Gizli ve açıkta İlahi korku, kullukta samimiyet, Hak Teala’ya tam teslimiyet, söz, amel ve niyette ihlas, her nefeste murakabe, takib edilecek yoldur. (Twitter-16 Haziran 2017)

545) Her anımız “Kadir Gecesi” olacak evsafta kılsın bizi Rabbimiz (c.c). (Twitter-21 Haziran 2017)

546) Geceyi uykusuz geçiren, seheri ganimet bilen aşıklar o anda manevi avlarını beklerler. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996)

547) Ayaktayken, otururken, yanımızdayken, velhasıl her halimizde dikkat edeceğimiz, unutmayacağımız dördüncü şart ‘Zikir’ dir. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996)

548) Toplumun halini göz ardı edip, beş yüzlük tesbihinin tıkırtısıyla bir köşede yan gelip yatmak değildir zikir. Zaman ve mekanına göre en uygun görevi yerine getirerek sûfi meşreb (Peygamberimiz (s.a.v.)’in ahlakı) sahasında uzman insan yetiştirmektir zikir. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996)

549) Dergahında, insanları Hakk’a davet için, ”Kardeşlerim burada yabancı dil de öğrenilir, burası gönülleri tâatlerin zevkiyle ihya ederken, kafaları ilimle tezyin eden bir üniversitedir aynı zamanda’ demektir zikir. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996)

550) İsyan yuvalarındaki kardeşlerine bir devâ sunmak, onları şeytanın yolundan Hakk’ın yoluna nasıl girdiririm gayretini elde etmek için sadıklarla beraber olmak gerekir. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996) 

551) Sâlihlerin salahı (kurtuluşu), yaptıkları ferdi tâatelere bağlı değildir. Onları kurtaran, cihadları, tebliğleri ve Allah için sevip Allah için buğz etmeleridir. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996) 

552) “Münkirden kaç, aslandan kaçtıkları gibi.” tekerlemesine riayet edeceğim diye, intisab ettiği zatın gayrılarından bile kaçan zavallıya bu tavsiyeyi yapanlara sözümüz; müşrikler arasında panayırlarda dolaşıp, bir kişiyi olsun Rabbime kul edebilir miyim çabasıyla ayakları kanlar içerisinde kalan, mübarek yüzü yarılıp, diş-î saadetleri kırılan (şehid olan) Peygamberimizi (s.a.v.) hatırlamalarıdır. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996) 

553) Günahkar kuldan kaçan kişinin durumu, kapısına gelen yaralıya, ‘tedavi ol da öyle gel’ diyen doktorun durumu gibidir. “İsyanını terk et de gel.” diyenlerin hali buna benzer. ‘Mürşid kapısında hasta isterler’ der şair. İtikatsıza iman esaslarını, mü’mine tâatlerini, âbide ibadet zevkini tattırmak için sadıklara beraber olalım. (Dervişin Künyesi-YD Ekim 1996) 

554) İsimleri, sıfatları ve bütün fiilleriyle eşsiz olan Cenâb-ı Hakk’ın karşısında hiç bir kimse varlık gösteremez. İbrahim (a.s.)’le cedelleşen, ‘Ben de öldürür ben de diriltirim’ diyen Nemrud, Hz. İbrahim (a.s.)’in, ‘Rabbim güneşi doğudan getirmekte, haydi sen de onu batıdan getir’ dediğinde, apışıp kalması gibi, zalimin emsali küfür yobazları da Allah’ın (c.c.) ayetleri karşısında kahrolmuştur. (Fakr-YD Kasım 1996)

555) Bir sivrisineğin kanadını yapmaktan aciz kalan kibirlilerin, kendilerine ilah diye tapanların elleriyle heykelleri yıkılmış, insanlığa saadet getirmeyen düzenleri boşa çıkmıştır. (Fakr-YD Kasım 1996)

556) Okyanusa nisbetle damlanın ne önemi olur. Bunun için arifler azâmet-i ilahinin karşısında acziyetlerini itirafla, manevi rızkın gönüllerine inmesine vesile olan fakrı ihtiyar etmişlerdir. (Fakr-YD Kasım 1996)

557) Fakr; ihtiyaç, yokluk manalarına gelir. Fakrın maddi ve manevi yönü vardır. Elde, avuçta bir şeyin olmaması maddi fakr, kişinin her halde kendini Mevla’ya(c.c.) muhtaç bilmesi manevi fakrdır. ‘Ey insanlar sizler fakirsiniz, Allah’a muhtaçsınız, zengin olan ve senâya layık olan ancak O’dur.‘ (Fatır: 15) (Fakr-YD Kasım 1996)

558) Maddi değerler varlıkla ama manevi nimetler yoklukla elde edilir. (Fakr-YD Kasım 1996)

559) Anlattığımız Fakr hali ferdidir. İhtiras sahibi olup elindeki güçle Afganistan’ı, Bosna’yı, Çeçenya’yı, Somali’yi, Keşmir’i, tarûmar etmeye kalkışan zalimler gibi olmamak, adalete, hukuka riayetle cemiyet ve devlet olarak zengin olup başkalarını da düşünen, belki de kendi menfaatini başkalarına feda edecek kadar sahi olan Muhammedi ahlaka, Muhammedi fakra erişmektir. (Fakr-YD Kasım 1996)

560) Dergahlar kapatıldı da çok iyi mi bir toplum ortaya çıktı? Ruhunu, gönlünü ihmal ettiğiniz bu millet tezkiyeyi nefs ve tasfiye-i kalble huzura kavuşacaktır. (Temiz Toplum-YD Ocak 1997)

561) Aşık ve sadıklar etrafını aydınlatan lambalar gibidir. Kendisi de aydınlanmış çevresini de adeta nura kavuşturmuştur.Bir gün Yahyalı’nın Yerköy beldesinden geçen kaymakam ve personeli tarlalarda namaz kılan erkek ve kadınları görünce ‘Muhakkak burda Hacı Hasan Efendi (KS)’nin hizmeti vardır’ der. (Temiz Toplum-YD Ocak 1997)

562) Kabe-i Muazzama’nın gölgesinde ekseriyetle Celâl sıfatının tecellisine mazhar olan nice Allah dostları vardır. Yatağı yer, yorganı güneş-semâ olan nazlı kullarını ancak Rabbimiz kendisi bilir. (Gönülden İkrâm-YD Mayıs 1997)

563) Cemâl sıfatıyla yoğrulan Ravza-i Pak-i Nebi’ye âşık, Fuzûli’nin ifadesiyle Medine sokaklarında dolaşan köpeklere yem olmayı arzulayan, âşkından pâre pâre olup havada uçuşan zerrecikler gibi Rasulullah’ın Kabr-i Saâdeti’ni kuşatan demir parmaklıklara yapışmak isteyen sevgililer bize her halleriyle Allah (cc.)’ı hatırlatıyordu. (Gönülden İkrâm-YD Mayıs 1997)

564) Arzın her neresinde veliyyi kâmil olsa severiz. Tasavvufî edep, intisap ettiğimiz zâtın tavsiyelerine bihakkın riayetle diğerlerine de ikramda kusur etmemeyi gerektirmektedir.

565) Fetih, salt bir üstünlük kavgası, güçlünün kuv­vetliyi ezmesi değil, Peygamberimiz (s.a.v)’in insanlı­ğa gönderilişi gayesi, zihinlerin, gönüllerin İslâm’ın nuruyla aydınlanmasıdır. (Fetih-YD Haziran 1997)

566Fetihler sadece askerî ve stratejik yönden algı­lanmamalıdır. İran ordu komutanı Rüstem, Sa’d b. Ebî Vakkas’m kendisine gönderdiği elçiye savaş aç­malarının sebebini sorduğunda, elbisesi yamalı, çarı­ğı eski elçinin, ‘Bizim istediğimiz dünya değil, ahirettir.’ cevabıdır fetih. (Fetih-YD Haziran 1997)

567) Peygamberimiz (s.a.v)’in, ‘Bu, hak dindir. Ondan yüz çeviren kimse yoktur ki, zillette; ona bağlanan hiç kimse yoktur ki, izzete kavuşmasın… Gayemiz insanları, insanlara kulluk­tan kurtarıp Allah’a kul etmektir.” buyruğundaki manadır fetih ruhunun anlamı. (Fetih-YD Haziran 1997)

568) Hicri 43. seneden beri İstanbul’a akınların dü­zenlenmesinden maksat, dünyanın küçük devletleri­ni hegemonyasına almak için yarışa giren İran ve Bizans devletlerinin önüne geçmektir. Hz. Peygamber’in, ‘Lâ ilahe illallah deyin, İran ve Bizans sizin olacak!’ hadis-i şerifi uğ­runda, miladî 1453 yılında, 29 Mayıs Salı sabahı Fatih Sul­tan Mehmet Han’ın ordusu ta­rafından biiznillahi Teâlâ feth olunmuştur. (Fetih-YD Haziran 1997)

569) Osman Gazi’nin Orhan Gazi’ye, ‘Kuru kavga için de­ğil, Allah içindir gazamız’ sö­zünden ilham alan Süleyman Gazi, Çanakkale Boğazı’nı kırk gençle bir sal ile geçtikten sonra, gece yarısı kalenin ka­pısı önünde askerlerine, ‘Bu­raya gelmemizden gaye, i’layı kelimetullahtır.’ sözü fethin amacının yakmak, yıkmak, kan dökmek olmadığını bildi­rir. (Fetih-YD Haziran 1997)

570) Efendimiz (s.a.v)’in asr-ı saadetinde 87 seferde ölenlerin sayısı bini bulmamıştır. Bizim inancımızda fetih, sa­adet, huzur ve medeniyet demektir. Nitekim Fransız şair Gustav Le Bon, Fransa’nın sınırlarına kadar ge­len Osmanlı ordusunun memleketine girmesine izin verilmeyince, ‘Bırakın gelsinler. Onlar girdikleri yer­lere hayat ve medeniyet getirirler.’ demiştir. (Fetih-YD Haziran 1997)

571) Genç, yaşlı demeden kundaktaki çocukları bile acımasızca doğrayan, akıl almaz zulümler yapan al­çak Sırplar, üç asır müslümanlardan gördükleri in­sanlığı, saadet ve huzuru hiç kimseden görmemişler­dir. (Fetih-YD Haziran 1997)

572) Bütün fetihlerde olduğu gibi İstanbul’un fet­hinde de Fatih Sultan Muhammed Han hazretleri Hâlıkımız’m (c.c), ‘Ve sizinle mukatelede bulununlar ile siz de fisebilillah mukatelede bulununuz. Fa­kat haddi aşmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ öyle mütecâviz olanları sevmez’4 düsturuna riayetle Bi­zans halkına düşmanca davranmadı. (Fetih-YD Haziran 1997)

573) Ayasofya ma­bedini hınca hınç dolduran, ayaklarına kapanarak eman dileyen Bizans halkına Fatih Sultan Muham­med Han, ‘İnancınızda hürsünüz; canınız, malınız, ırz ve namusunuz teminatım altındadır. İşinize, gü­cünüze bakınız.’ diyerek kendi idarecilerinden gör­medikleri hak ve imtiyaza kavuşmalarını sağladı. (Fetih-YD Haziran 1997)

574) 50 yıla varmayan ömründe iki yüze yakın şehir, on yedi devlet, on bir prenslik (dördü krallık), iki imparatorluk kuran Fatih Sultan Mehmet hazretleri bu kudreti, bütün gazalarda Peygamber (s.a.v)’den ayrılmayan, iki defa İstanbul’un kuşatmasında bulunan âhir ömründe ‘Cihada doymadım, beni asker­lerin ulaştığı en nihaî noktaya defnedin, belki mücahidlerin atlarının altında kabrim çiğnenerek doya­rım’ diye vasiyette bulunan, Bayraktar-ı Nebî (s.a.v) Hz. Halid Eyyûb el Ensâri (r.a.)’nin cihad ruhun­dan alıyordu. (Fetih-YD Haziran 1997)       

575) Hz. Fatih’e, ‘İstanbul tekrar düşman eline düşer mi?’ diyenlere, ‘Dış düş­manlarının eline geçmez ama (frengi ve AİDS hastalıkları­na sebep olan) zina, ruh ve beden sağlığını bozan içki, fakir ye yoksulu sömüren fa­izle İslâm’a kavuşturmak için geldiğimiz İstanbul’u diyar-ı küfürden farksızlaştırırlar’ sözüyle içimizi sızlatan acı manzaraların zuhurunu kerametle o günden haber ve­rirler. (Fetih-YD Haziran 1997)

576) Bu günlerde küffar, Fa­tih Sultan Mehmet Han ve askerlerine olan kinini, gü­zellik yarışmaları adı altında evlatlarımızı baştan çıkarta­rak, Hristiyan âleminin pa­pazlarına, İstanbul’da top­lantılar düzenleyerek kus­maktadır. (Fetih-YD Haziran 1997)

577) Üzülmeyin; Fatih­lerin gönlündeki mirasa konan, şehadeti gül gibi koklayan erler Arjantin’de, Avusturalya’da Avrupa ve Amerika’da emperyalistlere karşı mücadele vere­rek, Mısır’da, Sudan’da, Kenya’da, Zaire’de, Kon­go’da, Zambiya’da, Gana ve Senegal’de, daha bir­çok yerde Hakk’ı hâkim kılmak için inancı yolunda kendilerini feda ederek ecdadına layık evlad olma yolunda yarıştadır. (Fetih-YD Haziran 1997)

578) Bütün Hakk erleri, şehadeti özleyen aslanlar, Filistin’de, Çeçenistan’da, Karabağ’da, Afganis­tan’da düşmanın tankına, kurşununa, her türlü iş­kencesine aldırış etmeden zafere koşmaktadır. Gönlümüz, Ebû Eyyûb el Ensâri (r.a), Akşem­seddin, vücudumuz Ulubatlı Hasan ve Fatih Sultan Mehmet Han oldukça korkmayın; fetih yakındır. (Fetih-YD Haziran 1997)

579) Kadının, paranın pulun, arabanın, çek ve senedin, malın mülkün çokça konuşulduğu meclisler var şimdi. İnsanlar bi­le maddeye göre değer kazan­makta. Böyle olunca bir avuç insan mesud iken diğerleri he­saba katılmamakta. Ölçünün ilahi kaynak olduğu devreler samimiyet ve takva günümüzde değer yargısı olarak kabul edil­mektedir. (Zikir-YD Ekim 1997)

580) Doğudaki esir olsa batıdaki, batıdaki esir olsa doğudakinin onu hatırlamak mecburiyetin­de olduğu devirler, zulmün yerine adaletin tesis edildiği devirlerdir. (Zikir-YD Ekim 1997)

581) Komşusundan tutun, neslinden bir mümin gelir diye küfrün bile kahrını istemeyen Peygamber’imiz (s.a.v)’in edebinde olanların zikri, değil mümin, kafire bile kucak açmak, hidayetini is­temektir.El, dil ve kalble isyanı önlemek fitne bulmayıncaya kadar çalışıp insanlığın sulhünü temin etmektir.  (Zikir-YD Ekim 1997)

582) Zikir, ahlâki bütün güzelikleri üzerimizde bulundurup, mü’minlerden olduğu­muzu ilan ederek, batıldan alakayı (ilgiyi) kes­mektir. (Zikir-YD Ekim 1997)

583) Nefsimizin rahatını unutup insanlığın sa­adetine koşmaktır zikir. (Zikir-YD Ekim 1997)

584) Sırattan geçerken ‘Tez geç ya mü’min, senin nurun benim narımı söndürecek.’19 diyen Cehennem, nimetlerine iltifat etmeyip Cemâl-i ilâhiyi isteyen aşık kuldan cennet de şikâyetçidir. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

585) Aşktan murat Allah (c.c)’a vuslattır. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

586) Hevâ ve hevesine kapılan şair ve edipler ıyş-ü işâretten, mey-ü meyhaneden, pir-i muğandan, sâiri ve sâğardan hep dünyanın geçici zevklerini anlamışlardır. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

587) Aşk merdivendir, gâye değil maksada ulaşmaya, ermeye, ilâhi aşka vasıl olmaya vesiledir. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

588) Beşerî aşkta, dağı taşı, tabiatı, kadını, kızı sevmede ipin ucunu Mevlâ’ya teslim edenler, eserden müessire, nakıştan nakkaşa (yaratılan eşyanın yaradanına) geçenler kainatta bulunan her eşyanın Cenab-ı Hakk’m varlığına bir delil olduğunu görenler, yanılmamış, ilâhi aşka ermişlerdir. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

589) Yaratılanı yaratandan dolayı severek, bir gayr-i müslimin dâhi hidâyetini isteme gönül zenginliğine eren kul, bütün mü’minleri kardeş bilerek hatta onları kendisine tercih ederek32 Rasulullah (s.a.v)’ın izini, takibe vesile olan üstazına sevgisiyle, fahr-i Kainât ‘ın mehabbettine, O’ndan da ilâhi aşka ererek bahtiyar olur. (Kemale erer.) (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

590) İçimden kopup gelen sevgi
Lâl edip dili, köreden sevgi
Kalbi ince ince yaktıkça
Er geç Hakk’a ileten sevgi
Rahmetin gönle sağanağı
Şarıl şarıl iner sevgiyle
Allah (c.c) ile kuranlar bağı
Tutarlar cihânı sevgiyle
Aşk ile yakanlar ocağı
Nârı nûr ederler sevgiyle.
Allâh’ı (c.c) bulurlar sevgiyle. (İlâhi Aşk-YD Kasım 1997)

 591) Maddi değerlerin Allah (c.c)’ın olduğunu, birgün hepsinin yok olacağını tefekkür edenler, Cenab-ı Hakk’ı sonsuz sevmeye başlar. Âh-ü vahlar, şikayetler, ızdıraplar biter. Ebedi âlemin saâdetini temin eden duygular belirir gönülde. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

592) İlahi aşka ermenin yolu:
1- Günahlardan arınma, samimi olarak Allah’a yönelme, ‘tevbe’.
2- Uhrevi yolculuğun erzakını temin edeceğimiz hayatın (dünyanın) geçici olduğunu bilme. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

593) Hayatı nefsine bağlı olanın ruhunun gitmesiyle hayatı da gider. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

594) Hayatı Rabbi’ne bağlı olan ise, tabii hayattan asli hayata intikal eder. Hayat-ı hakîki de budur. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

595) Asılmaya giderken gülüyordu. Haline hayret edenlere, ‘Kurban yerine gidiyorum.’ dedi. ‘Son sözün nedir?’ dediklerinde, ‘Sevgili Muhammedim beni davet etti. İftarı O’nunla açacağım.’ diyen Atıf Efendiler gibi olmalıyız. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

596) Cennet gerçek aşıklarındır. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

597) Aşıkların niyaz ve yakarışları cennete değil, cemâle aşklarını ve isteklerini bildirir. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

598) Aşk ehlinden Cehennem şikayet eder. Sırat’tan geçerken, âşık mü’mine Sırat, ‘Tez geç ya mü’min! Senin nurun, benim narımı söndürecek.’ diye feryat eder.  (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

599) Tâlib, ibadetiyle mesrur olandır. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

600) Cenab-ı Hakk’ın didarına aşık olma temenni ve niyazı, Leylalar’dan Mevlâ’ya geçme arzusuyla, hakiki bayrama ermeyi dileriz maşuku-u Hakîki’mizden. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

601) Âlemi, dağı, taşı, toprağı ve tabiatı, arzın bağrından fışkıran çağlayanı, ırmağı, gölü, meyveler veren bitkiyi, rengârenk açan çiçeği, gülü severiz. Dalında şakıyan bülbülü, etinden, sütünden, derisinden, yününden, kemiğinden istifade ettiğimiz mahluku severiz. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

602) Cemâl ve celâl sıfatlarının tecellisi rûhundan üfleyip isimleri öğrettiği, halife kılıp en güzel biçimde yarattığı, mükerrem insanı irşâda memur evliyayı, nübüvvetle şereflenen enbiyayı ‘Sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım.’ hadis-i kudsisinin muhatabı, kainatın hülâsı Muhammed Mustafa (s.a.v)’yı severiz. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

603) Bütün bu güzellikleri bahşedenin Halık-ı Zülcelâl olduğunu idrak edersek Zâtını herşeyden fazla severiz. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

604) Bu dünyada gördüğümüz eşya bile, gerekli bakımı yapılan toprak, itina gösterilerek yetiştirilen nebat, okşanan bebek, ikram edilen ana-baba, alaka gösterilen insanlar hep sevgiyle mukabele eder. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

605) Maddi değerler; paramız pulumuz, ekmeğimiz aşımız harcamakla tükenir ama aşk öyle değil. Bağın bahçenin ağaçları budadıkça arttığı gibi, aşk da çoğalır. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

606) İkram ile, çam sakızı çoban armağanı bir hediye ile, bayramlarda hiç olmazsa bir tebrikle, selamla, kelamla sevgimizi esirgemedikçe bu haslet artar, eksilmez. Bire en az on veren mahsul gibi karşılığını kinin yerine sevgi, buğzun yerine şefkat, adavetin yerine muhabbetle semeresini bol bol verir. (İlâhi Aşk II-YD Aralık 1997)

607) İhvan arasındaki sevgi nereden geliyor denirse, hiç şüphesiz, Şems-i Hakikat, Nûr-i Nübüvvet (s.a.v)’den geliyor. Her muhabbet ki, Allah için olmazsa nihayeti düşmanlıktır. (İki Şey Doymaz-YD Mayıs 1998)

608) Dua, şeytanın yalan yemini üzere yasaklanan ağacın meyvesinden yiyip yeryüzüne inen, iki yüzyıl zellesine ağlayan ebü’l-beşerin, gözyaşını silen el’dir. (Dûa-YD Haziran 1998)

609) Dua, azgın kavmin, bütün ikazlara rağmen söz dinlemez asilerin sulara gark olup, kahrına sebep olan dildir. (Dûa-YD Haziran 1998)

610) Derdi, Eyyub’a aşk olan peygamberin ızdırabına sürülen merhem… Ateş-i Nemrud’u, İbrahim’e gül… İlâhi minberin hatibini, bülbül kılan sırdır dua. (Dûa-YD Haziran 1998)

611) Dua, Enallah iddiasıyla küçücük bir sineğe mağlup olan cebbarların, gaddarların acı akıbeti… Doğarken mübarek parmağını ‘ümmetî ümmetî’ diye arşa kaldıran, düşmanına bile hidayet talebinde bulunan Peygamber’in merhametidir. (Dûa-YD Haziran 1998)

612) Allah (c.c)’ın, ‘Bana dua eden kulumun duasını kabul ederim.” sözü, Habibullah’ın tarifiyle, ‘İbadetin de özüdür.’ dua. (Dûa-YD Haziran 1998)

613) Allah’ın azameti karşısında kulun, aczini itiraf ile, dergâh-ı ulûhiyetten hayır ve rahmet ricasında bulunmasıdır, dua. (Dûa-YD Haziran 1998)

614) Dua, âsiler için Allah’ın affına erdiren merdivendir. (Dûa-YD Haziran 1998)

615) Dua, kul ile Allah arasında manevî bir alış veriştir. (Dûa-YD Haziran 1998)

616) Dua, sevgiliye sunulan iştiyak lisanıdır. (Dûa-YD Haziran 1998)

617) Doğarken, ölürken hayatla memat arasında. ferdî ve içtimaî bütün görevlerimizde duanın ehemmiyeti pek büyüktür. (Dûa-YD Haziran 1998)

618) Salat kelimesinin de asıl anlamı dua olduğuna göre günde beş vakit namazımızda ve nafile taatlerimizde Allah’a dönmekteyiz. Sadece biz değil, bütün mevcudat Rabb-i zü’lcelâl’e yönelmektedir. ‘Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı teşbih etmektedir.’ (Haşr/1) (Dûa-YD Haziran 1998)

619) Âciz, fâni varlığın âlî ve bakî olan varlığa halini arz etmesidir dua. (Dûa-YD Haziran 1998)

620) Dua, kulun Mevlâsına yalvararak ve korkarak iltica etmesi sebebiyle en iyi ibadet şekli sayılmıştır. Cenâb-ı Hak ‘Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua ediniz.’ buyurur. (Ar’af/55) (Dûa-YD Haziran 1998)

621) Allah’ı medh ve senâ ederek, O’na aczimizi arz edip, lütuf ve yardımı beklemektir dua. (Dûa-YD Haziran 1998)

622) Duadan maksat, kulluk, tevazu ve alçak gönüllülük, arz ederek münâcaatta bulunmaktır. Kaza ve kadere rıza ile beraber Allah’a dua etmek, Allah’ın kudretine her şeyden fazla saygı duymaktır. (Dûa-YD Haziran 1998)

623) Bütün olaylar sebeblere bağlı ise, dua da o sebeblerden biridir. Ezelde duaya bağlı olarak takdir edilen taleplerin de herhalde dua şartıyla olacağının bilinmesi gerekir. (Dûa-YD Haziran 1998)

624) Duanın âdâbı:
1- Şerefti vakitleri aramak: Arefe günleri, Ramazan-ı şerif ayı, Cuma günü ve geceleri ve seher vakitlerinde.
2- Şerefli hallerden istifade etmek: İslam ordusu küffar ordusuyla karşılaştığı an, yağmurun yağdığı anda, namaz sonlarında, ezan ile kamet arasında, oruçlu iken ve secde halinde dua etmek.
3- Kıbleye dönerek, koltuklarının altı görülecek şekilde ellerini kaldırıp dua etmek.
4- Duayı gizlice hafif sesle yapmak.
5- Duada yapmacık sözlerden sakınmak.
6- Huzur ve huşu içinde Allah’tan korkarak ve kabulünü ümid ederek, istediği şeyde ısrarla durmaktır.
7- Duasında azimli ve Allah’a karşı hüsn-i zanda bulunmak.
8- Tekrar tekrar isteyerek duasında ısrar etmek.
9- Duaya besmele ile başlamak.
10- Asıl duanın kabul olmasında bâtını edebe riayet etmek. (Dûa-YD Haziran 1998)

625) Duada gönlü tamamen Allah’a vermek gerekir. (Dûa-YD Haziran 1998)

626) Dua gök kapısının anahtarı onun dişleriyse helal lokmadır. (Dûa-YD Haziran 1998)

627) Müslümanın duası üç sebepten biri dışında reddolunmaz:
1- Ya günah olan ya da akraba ile ilişkiyi kesme v.b ile ilgili bir konuda dua ederse.
2- İstediği şey kendisi için ahirete bırakılacak olursa.
3- Veya duası nisbetinde kendisinden bir kötülük silinecek olursa. (Dûa-YD Haziran 1998)

628) Duanın kabülü üç şeye mütevakkıftır:
1- Kazaya muvafık olmak.
2- O kimse hakkında duanın kabülü hayır olmak.
3- İstenilen şey muhal olmamak. (Dûa-YD Haziran 1998)

629) Adalet ancak tezkiye ile ortaya çıkmaktadır. Tezkiye ise ilimdir, ameldir, salâhdır ve vakardır. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

630) Vasat’ın ‘adalet’le tefsir edilmesi, ifrat ve tefridi ortadan kaldırdığı içindir. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

631) İslam dini diğer dinlerin en hayırlısıdır ve Allah (c.c) onlardan ağır yükleri, zor teklifleri kaldırmıştır. Bu ağır yükler, İsrailoğullarının kendisiyle mükellef oldukları şeylerdir. Bunlar tevbe yerine nefsin boğazlanması, necasât yerinin kesilmesi, bir günde elli namazın kılınması ve ma’siyet esnasında helâlin haram kılınması gibi şeylerdir. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

632) İslam hiç şüphesiz fıtrat dinidir. İnsan, iradesini dilediği yönden kullanmakla ya âsî olur, ya da mûtî olur. İnsanın fıtrata zıt davranışları asiliktendir.(Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

633) Allah (c.c)’ın fıtratı, insanla birlikte tüm kainata da hâkimdir. Rabbimiz insanı eşitlik anlamına gelen müsâvât bir ölçü içerisinde yaratmıştır. Cenâb-ı Hakk, insanı kendi ruhundan üfleyerek vücûda getirmiştir. (İnfitar, 7-8) (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

634) Cenâb-ı Allah, kâinâtın tümünü bir denge üzerinde yaratmıştır. Kainatın düzeni mizan, kısd ve adi, şeklinde üç kavramla ifade edilir. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

635) İslam toplum yapısının temelinde kitap ve mizan vardır. İnsanlar, kitaba uyar ve mizan çerçevesinde davranırsa ‘kısd’ yapmış olurlar. İnsan başıboş değildir (Kıyame 36) ve her şeyin yaratılışında bir ölçü vardır. (Talak 3, Râd 8) (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

636) Allah Teâlâ, yarattıklarını İslam üzere yaratmıştır. Allah’ın dininde değişme yoktur. Din ve fıtrat İslam’dır. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

637) Rabbimiz, göğü yükseltmiş, mizanı koymuştur. Mizandan maksat adâlettir. İnsanlığın doğru hareket etmesi için kitap ve ölçü indirilmiş (Hadid 25), her şeyin hak ve adalet üzere olması için yaratılış eksiksiz yapılmıştır. Nitekim Cenâb-ı Allah, ‘Akraba dahi olsa adaletli davranınız.’ (Maide 8, Nisa 135) buyurmaktadır. (Vasat Ümmet-YD Şubat 1999)

638) Şükür, Allah’ın nimetlerini yolunda sarfetmektir. (Röportaj-YD Nisan 1999)

639) Şükür üç kısımda mütalaa edilir. Dilin şükrü, be­denin şükrü ve kalbin şükrü biçiminde. Dil, şükrünü ‘elhamdülillâh’ diyerek yerine getirir. Beden, sahip olduğu azaları Cenâb-ı Hakk’m emirlerinin doğrultu­sunda hareket ettirmekle şükrünü tamamlar. Kalbin şükrü ise Allah (c.c.)’ın verdiği nimetlere karşı büyük bir tazim içerisinde olmasıdır. (Röportaj-YD Nisan 1999)

640) Şükür denildiği zaman, sadece Allah (c.c.)’ın verdiği maddî nimetlere karşı şükür anlaşıl­mamalıdır. Müslüman her şeye ayrım gözetmeksizin şükreder; yani İslâm’a şükür, imân’a şükür, Kur’an’a şükür en mükemmel şükür örneğidir. Burada yalnız maddî olanlara yönelik değil, aynı zamanda manevî değerlere karşı da şükür etmemiz gerektiğinden söz ediyorum. İşte mânevî olan değerlere de şükretme­miz, bu nimetlerin ziyâdeleşmesine vesiledir. (Röportaj-YD Nisan 1999)

641) Sabır, Kur’ân-ı Kerim’de değişik şekillerde târif edilir. Umumî tariflerde, ‘Allah’tan gelen musibetlere karşı sabır’, İbâdete sabır’, İsyan istememeye sabır’ bir de ‘sabrı cemil’ vardır ki, musibeti Hakk’tan geldi diye bir nimet olarak, bir hediye olarak telakki etmektir. İnsanlarımız sabretmeyi sadece tek yönlü, tek taraflı olarak yorumlamaktadırlar. Sabır, yalnızca yüzün bir tarafına vurulduğu zaman öbür tarafı dönme anlamında değildir. Sabır aynı zamanda ‘direnme’ mânâsına gelir. (Röportaj-YD Nisan 1999)

642) Taatler mâlî, bedenî, hem mâlî hem de bedenî ibadetler diye kısımlara ayrılır. Dinin kıyamı (ayakta durması) zenginlerin cömertliğine bağlıdır. Okuma imkânından mahrum tâlipler, bir dilim ekmeğe muhtaç yoksullar, zulme uğrayan mazlumlar mü’minlerin infâkıyla saadete erecektir. (Zühd-YD Mayıs 1999)

643) Mâlî taatlerden zekâtın verileceği yerlerden biri de mücahitlerdir. Doğuda bir mü’min esir edilse batıdaki, batıda bir mü’min zulme uğrayacak olsa doğudaki ‘Müslüman, müslümanın yardımına koşar’ esâsına sâdık kalarak bütün gücüyle kardeşlerine destek verir. Böyle bir muvahhit, geceleri uykusunu kaybettiği gibi, elinde, avucunda ne varsa onu infak etmek için yardıma koşar. (Zühd-YD Mayıs 1999)

644) 1986 yıllarında isimleri değiştirilen, camileri park haline getirilen, Bulgar’ların zulmü altında inleyen müslümanların ızdırabını gönüllerinde hisseden H. Hasan Efendimiz (k.s) uykularını kaybetmişlerdir. Akşam namazını edâ ederken bir yakınına ‘Evimizden un çuvalını al, altı çocuğu ile açlıktan kıvranan fakire yetiştir.’ diyerek yoksulları gözeten Üstadımız’ın bu merhametini hiç unutamayız. (Zühd-YD Mayıs 1999)

645) Nefsin mertebelerini geçip emmareden (sufli, hayvani duygulardan), nefs-i kâmileye (zulmetten nura) geçiştir fetih. “Allah (cc)’tan bir zafer ve yakın bir fetih” nazm-ı celiliyle Saff Sûresinin 13. ayetinde ifade buyurulan hakikate erişir kul. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

646) Esma-i İlahiyye’nin tecellilerine mazhar olup, velayet makamına eren arif de, “Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsan ettik.” hitab-ı ilahiyyesiyle Fetih suresinin 1. ayetinin sırrına nail olur. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

647) Masiva’dan (Allah’tan gayriden) geçip, müşahede-i cemale (sevgiliyi temaşa etmeye) başlayan sâlik, “Allah’ın yardımı ve fetih geldiği zaman” Nasr suresinin 1. ayet-i celilesiyle fetihlerin en üstünü olan mutlak fethe kavuşur. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

648) Fetih; kafa ve kalbi İslam’a açmak, daha sonra İslam’ın önündeki engelleri kaldırmaktır. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

649) Fatih Sultan Mehmed’in “İstanbul elbette fetholunacaktır. Onu fetheden emir ne güzel emirdir ve onu fetheden asker ne güzel askerdir.” şeklindeki Efendimiz (s.a.v)’in müjdesine ermesindeki sır, mürebbii, mürşidi Akşemseddin (k.s) ile olan kalbi irtibatı, Ricalûllahın ordusunda bulunması, ulemadan Molla Gürani ve Şeyh Sinan gibi Zevat-ı Kirâmla kurduğu münasebettir. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

650) Osmanlı’yı ayakta tutan değerler; Nizam ve intizamı temin eden ordu, ilim ve irfanı aşılayan medrese, edep ve erkânı öğreten tekkedir. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999)

651) Kıyamete kadar mühlet isteyen şeytan ve avanelerine karşı mücadeleyi her an diri tutup, kafalardaki ve gönüllerdeki karanlıkları ilimle, irfanla, zikirle aydınlığa kavuşturmalı, “İki günü birbirine eşit olan ziyandadır.” gerçeğini kendimize şiar edinip her zaman yeni fetihlere yönelmemiz gerektiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. (Kalplerin Fethi-YD Haziran 1999) 

652) Müslüman günlük programını yaparken şu hususa dikkat eder:
1- İbadet,
2- Geçimini temin,
3- Sabah, öğle ve yatarken kendini hesaba çekme. (Sarf Etme Zayi Vaktini-YD Temmuz 1999)

653) Allah (c.c)’a kulluğu engellemeyen dünya hayatı mezmum değil, muhteremdir. Mezmum (kötülenen) dünya, ahiret üzerine tercih edilendir. (Helâl Kazanç-YD Ağustos 1999) 

654) Haram lokma şöyle dursun, gafletle pişen taamdan da yemez arifler. (Helâl Kazanç-YD Ağustos 1999) 

655) Helâl yoldan temin edilen kazanç bizim de, evlatlarımızın da ıslahına vesile olur. (Helâl Kazanç-YD Ağustos 1999) 

656) ‘El kârda gönül yarda’ düsturuna riayetle yapılan çalışma Hak (c.c) katında makbuldür. (Helâl Kazanç-YD Ağustos 1999)

657) İbnül-vakt (içinde bulunduğu zamanda kendisinden istenen ne ise onu yerine getiren) kul, Mevlâsına âşıktır her zaman. (Gecenin Bereketi-YD Eylül 1999)

658) Güneş doğuncaya kadar istiğfar, Tevhid ve Salat-û Selamla meşgul olunur. Her rekatta İhlâs-ı Şerif okunarak işrak namazı kılınır. Daha sonra istirahat edilir. Kuşluk vakti de namaz ve zikirlerle ihya edilirse ecre nail olunur. (Gecenin Bereketi-YD Eylül 1999)

659) Kuşluktan öğleye kadar,

  • İlimle
  • Zikirle
  • Yoksullara infakla,
  • Ticaretle meşgul olunur.

660) Zamanın değeri o anda zuhur eden hadiseden dolayıdır. Gecenin kıymeti Kur’ân’ın nuzûlü sebebiyledir. (Gecenin Bereketi-YD Eylül 1999)

661) Gece yetişen nefis daha olgundur. (Gecenin Bereketi-YD Eylül 1999)

662) Gece; âşıkın husûsi tecelliye mazhar olduğu, marifetin nihai makamına erdiği, sevgilinin yanında kadrini bildiği andır. (Gecenin Bereketi-YD Eylül 1999)

663) En büyük nimet olan takvaya kişi, imtihanla erişir. (Belâ ve Musibet-YD Ekim 1999)

664) Tozlu, topraklı maden taşlarının fabrikada işlenerek demir, kurşun, bakır, gümüş ve altının çıkarıldığı gibi, üzümlerin teknelerde çiğnenip, ateşte kaynatılarak pekmez olduğu gibi, güllerin dalından koparılıp, ezilip süzülerek en kıymetli esans hâline geldiği gibi mü’minler de, benliklerini ehlullahın potasında eriterek, Allah ve Resulü’nün muhabbetiyle, insanlara faydalı olan en hayırlı insan olurlar. (Belâ ve Musibet-YD Ekim 1999)

665) Kendi gayretlerimizle erişemediğimiz makama ancak musibetle erişiriz. (Belâ ve Musibet-YD Ekim 1999)

666) Âdem (as)’den kıyamete kadar devam eden süreçte, hayvan gibi sorumsuz, melek gibi nurdan yaratılan bir varlık olmadığımız için büyük bir mücâdele içindeyiz. Çünkü insan, iki zıt kutba sahnedir. Allah (cc)’den nefh (üfürülen) olan ruhuyla a’la-i illiyîne (en yüksek mertebeye), isyana sürükleyen nefs-i emmâresiyle esfeli sâfilîne (cehenneme) gider. (İblis Aleyhilla’ne-YD Kasım 1999)

667) Ateşten yaratılan şeytana, alevinden halk olunan nefse esir olmasın diye Mevlâ (cc) bize Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Semi’nâ ve ata’nâ (işittik ve itaat ettik) diyen muti kulla, (neûzü billah semi’nâ ve asaynâ) işittik ama itaat etmedik diyen âsiyi birbirinden ayırmak için Cenâb-ı Hakk şeytanı musallat etmiştir bizlere. (İblis Aleyhilla’ne-YD Kasım 1999)

668) Âdem ;(as)’in kusurunu itirafla (kabul etmekle) nedametle, nefsini yermekle, tevbeyle ve rahmet-i ilâhiyeden ümid kesmekle, şeytan aleyhilla’neden karakter olarak ne kadar farklı olduğu ortaya çıkmaktadır. (İblis Aleyhilla’ne-YD Kasım 1999)

669) İsm-i mefûl sîgasıyla belirtilen Allah(c.c)’a kullukta samimi, rızây-ı ilâhîye tâlip muhlis kullar, şeytana da pabucu ters giydirirler. (İblis Aleyhilla’ne-YD Kasım 1999)

670) Her varlık, Bab-ı Rahman’a koşar. Bizi bağrına basan, okşayıp öpen, rahmeti ile rahim Mevlâ’nın arındırıp temizleyen Beytullah’a, her gün inen yüz yirmi rahmetin; altmışı namaz kılanlara, kırkı tavaf edenlere, yirmisi de nazar edenlere buyurulan ‘Baba Ocağı’na koşarız hep. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

671) Kendisini dokuz ay karnında, iki yıl bağrında, bir ömür boyu kalbinde sevgisini taşıyan anaya, parmağına taş değse gönlü sızlayan babaya, başına bir sıkıntı gelse, yardıma koşan akrabaya, şefkat duyar insan. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

672) Bir intizam içinde seyreden gök cisimleri ve yıldızlar, birbirini sevgiyle tutmasa; güneş, ay’dan ışığını esirgeyip şefkatle bakmasa, alemde düzen mi kalır? Toprağa küsüp, yönünü çevirse güneş, nebat mı biter yerde? (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

673) Semavat ve arz, halk olunan bütün mahluk, sevgisinin, şefkatin, engin rahmetin eseridir. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

674) ‘Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım’ buyurulan Fahr-i Kâinât, Hülasa-i Mevcudât Muhammed Mustafa (s.a.v)’ya duyulan sevgi, yaratılış sebebidir âlemin. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

675) Rahmet Allah’ın zatının gereği, azab ise kullarının günahlarının icabıdır. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

676) Mahşer meydanında terlere batan asilerin, ‘Bizi bu ter deryasından kurtar da, cehennemine at’ diyen kafirlerin hesabının tez görülmesi de rahmet olmuştur kafirlere. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

677) ‘Vucud-u Saadetlerini, saran toprağın Kabe’den semadan, Beytü’l Mamur’dan, Sidre-i Munteha’dan, Arş-ı Azam’dan da daha kıymetli olan Kabr-i Şeriflerini ziyaretle Ebu’l Beşer Rasulü Ekrem’in ‘Ana kucağı’na atılırız hep. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

678) ‘İlmi ile amil olan alimin, yüzüne bakmak ibadettir.’ Hadis-i Şerifi ile övgüye mazhar önderlerin dergahına da Habibullah’ın ve Zat-ı Ecellu A’la’nın muhabbetine erişmek için eşiğine baş koyarız hep. (Rahmet Mevlâm Hâlime-YD Aralık 1999)

679) İslam, sevgiyi bize emrettiği gibi onun sınırlarını da çizmiştir. Evvelâ üzerimizde en çok hakkı olan Cenab-ı Hakk’ı seveceğiz. Zira Kur’ân- Kerim’de:[6] “İman edenler en çok Allah (cc)’ı severler.” buyurulmaktadır. Cenab-ı Hakk’tan sonra en çok Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’i sevmek durumundayız. Zira Kurân- Kerim’in neresinde “Allah Teala kendisine itaatı emrettiyse aynı yerde Peygamberimize itaatı da emrettiği gibi Cenab-ı Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur. (İslâm’da Sevgi ve Hoşgörü-YD Ocak 1994)

680) Sevgi önemli bir gayeye bağlı bulunduğundan sevilecek kişide bir kısım özelliklerin bulunması tabiidir. Sevilmeye layık kişiler sevilmelidir. (İslâm’da Sevgi ve Hoşgörü-YD Ocak 1994)

681) Sevginin de hoşgörünün de bizzat kaynağı Cenab-ı Hakk’tır. Allah’ın terbiyesiyle yetişen sevgili Peygamberimiz (sav) ve O’nun güzide ashabı bu hususta dünya durdukça bütün insanlığa örnek bir hayat tarzı sergilemişlerdir. (İslâm’da Sevgi ve Hoşgörü II-YD Şubat 1994)

682) Beşikteki bebeğe bile sevgi dolu gözle bakar gülerseniz, o da size güler. İnsan sevmeli ve sevilmelidir. Yalnız hepsi Allah (cc) için olmalı. (İslâm’da Sevgi ve Hoşgörü II-YD Şubat 1994)

683) Ya Rabbi! Bizi sevdiğin kullarının zümresine ilhak buyur, bizi sevdiğin gibi sevdiğin kullarına da sevdir. Sen’i seven ve Sen’in sevdiğin kullarının sevgisini gönlümüze nakş eyle, ebedi alemde de bizi onlardan ayırma. (İslâm’da Sevgi ve Hoşgörü II-YD Şubat 1994)

684) Peygamber Efendimiz (sav), Din ve dünya işlerini beraberce yürütüyor, kapitalizm ve sosyalizm gibi sadece malla değil, din, akıl, can, nesil ve mal emniyetini devamlı garanti altında tutuyordu. (Peygamberimizin Devlet İdaresi-YD Mart 1994)

685) Almanya ve benzeri ülkelerde binlerce camiyi görüp ezan sesiyle irkilip bu lâhûtî sesle imana gelenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. İnsanlar çan seslerinin sömürüden başka bir şey getirmediğini çok iyi öğrendiler. Ve “Artık yeter!” diyorlar. (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

686) Namazı, sadece bedenen kıbleye dönüp rükû, sücûd, ve tahiyyatla tamamlayanları, sadece orucu, haccı ve zekatı anlatanları da çok iyi tanıyor insanımız. “Onların kıldıkları namaz ancak kendilerini Allah (cc)’tan uzaklaştırır.” Hadis-i Şerif’i, Müslümanları bedenlerinin yanında bütün varlıklarıyla o yüce makama yöneltiyor. Onsuz namazın olmadığı Fatiha’da belirtildiği üzere Rabbimizin, Yahudilerin ve Hristiyanların yörüngesine girmememizi emrettiğini artık hepsi çok iyi biliyor. (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

687) Namaz kılan bir Mü’min ABD’siz siyasetin olmayacağını düşünemez. Bu hareket namazın onu Rabbinden uzaklaştırdığını gösterir. Hac teâtinin ibadi yönünden çok siyasi yönünün ağırlıkta olduğunu gençlerimiz çok iyi biliyor.  Altı-Yedi ülkenin bir araya gelmesine AGİK denir de Arafat da 46 ülkenin bir araya gelmesine niçin “Hac Zirvesi” denmiyor? (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

688) Zekat’ın verileceği sekiz sınıftan biri de “fi sebilillah”tır. Artık gençlerimiz” Benim zekatım niçin Bosna’daki mücahidimizin yarasını sarmıyor, bacımın namusunu korumuyor, yetimimin gözyaşlarını bir nebze olsun dindirmiyor?” diye soruyor. (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

689) Gençlerimiz artık ibadetlerinin devlet yönünü çok iyi bildiği için “belam tipi” nasihatçilere kulak vermiyor. Zikrin, Tevhidin en önemli şartının mâlikiyyeti Cenab-ı Hakk’a vermek gerektiğini anlatmayan müteşeyyihe de iltifat etmiyor. Uyanan Mü’minler Tevhid nâmesiyle, kılıç şakırtılarını hem ahenk beraber götüren önderlere iltifat ediyorlar. (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

690) Gençler menkıbe veyahut keramet dinlemek istemiyorlar. Cihad kerametine kulak veriyorlar. Ana karnındaki yavruyu biiznillah bilen Muhammed Bahaüddin Şah-ı Nakşibendi (ks)’lerin müşrikleri imana getiren cihad kerametlerini arzuluyor, Abdulkadir Geylani (ks)’nin Afrika’yı İslamlaştıran mücahidlere verdiği huzur ateşi dolu cihad kerametlerini istiyorlar. (Mâlikiyeti Allah’a Vermek-YD Nisan 1994)

691)  Her taatin şeriat, tarikat, hakikat ve marifet yönleri vardır. Şeriat vücudla, tarikat kalple, hakikat ruhla, marifet ise sırla yapılan vazifedir. (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

692) Hac taatinde şeriat, vücudun Beytullahı tavafı, kalple nefsin mertebelerini her dönüşte geçmek tarikat, huzuru Rabbani’de kalbin tavafı hakikattir. Bütün bunların yerine getirilmesine marifet denir. Beyti muazzamanın suretini ziyaret etmekle Beyt’in sahibini ziyaret etmek arasında büyük fark vardır. (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

693) Bir cevizi düşünelim: Şeriat cevizin koruyucu kabuğu, tarikat sert kısmı, hakikat ise onun meyvesidir. Cevizin dış kabuğu yaralansa içindeki meyve çürür. Şer’i vazife aksatılsa, tarikat meyvesi ölür. Tarikat ve hakikat şeriatın kemale ulaştırılmasından başka bir şey değildir.” (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

694) Hac taati insanın ruhunun anlaşabileceği, gönlünün Mevlâ muhabettinden alabileceği zevkin derin manasını muazzam bir topluluk içinde kalpten kalbe aktarır. (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

695) Hac ibadeti bir futbol maçı, bir güzellik yarışması, bir festival ve eğlence yeri değildir. Müslümanların büyük bir kongresi, dünya Müslümanlarının dertlerinin dile getirilip çözümler üretildiği yerdir. Tağutlara karşı bir gövde gösterisidir. (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

696) Emin bir beldedir diye köpeklerin bile öldürülmesine fetva vermeyen Mekke ulemasına karşılık siyonizme direnenlere ölüm cezası verilmesi cidden düşündürücüdür. Hac taatimizi Sahabe-i Kiram’ın ibadî ve siyasî boyutlarıyla yerine getirdiği gibi icrâ etmeyi Rabbimiz hepimize nail eylesin. (Sûret Yerine Beytin Sahibini Ziyaret-YD Mayıs 1994)

697) Biz Müslümanlığımızdan asla taviz vermeden imanın lezzetiyle İslamı tebliğe koyulmalıyız. Başta kendimizi ıslah etmeye çalışmalı, yavrularımızın yetişmesinde en önemli faktör olan aile, ikinci olarak okul, son olarak da çevre sosyal hayat ve basın yayını, inancımıza uygun bir hale getirmeliyiz. Yani yeniden Mü’min olmalıyız. (Canımızı ve Malımızı Feda Etmek-YD Haziran 1994)

698) İman nimetinin şükrünü, hâlikımızın yolunda canımızı malımızı feda etmekle elde edebiliriz. (Canımızı ve Malımızı Feda Etmek-YD Haziran 1994)

699) Ne kadar kilise ihya ederseniz edin, her yıl en az yirmi kilise kapanıyor, binlerce camii yapılıyor. Putperestlik haline getirilen bu dinin bize vereceği bir mesaj yok. (Canımızı ve Malımızı Feda Etmek-YD Haziran 1994)

700) Hicret, bir mekandan farklı bir mekana göç etmenin çok ötesinde anlamlar taşımaktadır. Tam manasıyla tefekkür ettiğimizde hicrette Hz. Peygamber (sav)’in iki büyük hususa önem verdiğini görürüz. Bunlar ilki fikir aleminde, ikincisi ise gönül deryasında olmak üzere hicretin gerçekleştirilmiş olmasıdır. (Hicret Devlet Olarak Geri Dönüştür-YD Temmuz 1994)

701) “La İlahe İllâllah” diyen Ashab-ı Kiram cahiliyye sistemlerinin tüm safsatalarını tamamıyla reddediyor, çile ve zulümle yoğrulmuş tağuti düzenden, özgürlük ve saadetin ışıklarının yanmaya başladığı ilahi düzene geçildiğinin müjdesini veriyordu. (Hicret Devlet Olarak Geri Dönüştür-YD Temmuz 1994)

702) Ashab-ı Güzin’in gönüllerinin en derininden gelerek okudukları tevhid, kafalarındaki bütün yabancı ideolojileri temizleyerek sulha eriyordu. (Hicret Devlet Olarak Geri Dönüştür-YD Temmuz 1994)

703) Ey Mü’minler! kafamızı ve gönlümüzü Rasul-i Ekrem Efendimiz (sav)’in Ashab-ı Güzin’e telkin ettiği (öğrettiği) tevhide uyarlamak suretiyle tekrar iman edelim. (Hicret Devlet Olarak Geri Dönüştür-YD Temmuz 1994)

704) Mazlumların omuzlarında yükselen tevhidi hayata karşı zulüm, işkence ve halkın sömürüsüne dayalı düzenlerinden endişe eden müşrikler, baskılarının şiddetini iyiden iyiye artırıyorlardı. Ama onlar imanı bütün hücrelerinde hissettikleri için küfre pirim vermiyorlardı. (Hicret Devlet Olarak Geri Dönüştür-YD Temmuz 1994)

705) Ameli terk edip sözle yetinmek, münafıklık alametidir. (Bildiklerimizle Amel Etmeliyiz-YD Ağustos 1994)

706) Gerçek mânâda ilim sahibi olmak birçok Âyet-i Celile’de anlatıldığı üzere bildiklerini yaşamakla olur. (Bildiklerimizle Amel Etmeliyiz-YD Ağustos 1994)

707) Gecelerini taatle süsleyen insanlar ashabın yolunu kolay izlerler. Onlar ki malumatından ziyade ma’mulatı çok olan kimselerdir. (Bildiklerimizle Amel Etmeliyiz-YD Ağustos 1994)

708) Günümüzde akıl, fikir veren çok. Ama söylediklerini gerçekleştiren insanlar gayet azınlıkta. Oysa Ashab-ı Kiram cihadın sözünü etmekten öte canlarını bu uğurda feda ederlerdi. (Kabına Sığmayan Heyecanlılar-YD Eylül 1994)

709) Eli tesbihli kardeşlerim, tesbihatımızın yanında asıl vazifelerimizi yerine getirelim. (Kabına Sığmayan Heyecanlılar-YD Eylül 1994)

710) Kıralım üzerimizdeki atalet zincirlerini. Ağlamaklı ifadelerle Mü’minlerin yaraları sarılmaz. (Kabına Sığmayan Heyecanlılar-YD Eylül 1994)

711) Günümüzde ise en büyük savaş kültürel savaştır. 609 yıllık Osmanlı İmparatorluğu en yetenekli insanların tüm masraflarının karşılanarak yurt dışına gönderilip, kafa ve gönüllerinin masonlukla zehirlenmesi sebebiyle çökmüştür. Bu masonların eğitiminden geçen genç nesillerimiz fuhuş, kumar ve futbolla vakitlerini harcar oldular. (Sadaka Malı Eksiltmez-YD Ekim 1994)

712) Bir insan ailesinde en güzel bir şekilde eğitim alsa bile, okul ve benzeri ortamlarda hem bozulması hem de daha güzele doğru ilerlemesi mümkündür. Maarifimiz, her hareketinin bir gün hesabını vereceğini düşünen, gönlü Allah (cc) korkusuyla çarpan ideal bir nesli ortaya çıkarmak zorundadır. (Sadaka Malı Eksiltmez-YD Ekim 1994)

713) Dini, fuhuş ve esrar gibi tehlikeli görenler terörle ancak zina ile başa çıkabileceğine inananlar, devleti ve milleti soyan eşkiya çetesini üretirler. (Sadaka Malı Eksiltmez-YD Ekim 1994)

714) Şuh bir kadın namusuna çağırdığı zaman “Ben Allah’tan korkarım.” diyen gençlerimiz bu dünyanın tek kurtuluş reçetesidir. Bu neslin inançlarını hakim kılma mücadelesinde başarılı olabilmesi için vereceğimiz burslar, Bedir Muharebesi’nde küfre karşı duran mücahidlere yapılan yardım gibi bizi mükafatlandırır. (Sadaka Malı Eksiltmez-YD Ekim 1994)

715) Günümüz Roteryenleri davaları uğruna hizmet edecek en zeki talebeleri tesbit edip bütün ihtiyaçlarını karşılarken bizler niçin kayıtsız kalalım? “Sadaka malı eksiltmez” bizim düsturumuzdur. Evlerini Darül-Erkam gibi gören, İslami esaslara riayet eden, umut neslimizin yetişmesi için sevdiklerimizi harcamakta cimri olmayalım. (Sadaka Malı Eksiltmez-YD Ekim 1994)

716) Üç aylar, yeryüzüne nurların gark olduğu, İlahi rahmetin bütün insanları kuşatmak için yeryüzüne yayıldığı, vücut iklimlerimizin Rabbimize yönelmeye en çok müsait olduğu büyük fırsat aylarıdır. Kalpleri ölü, gönülleri katı, sevdaları ölü olmayanlar bugünleri nasıl ihya edeceklerini iyi bilirler. (Rahmet Ayları-YD Aralık 1994)

717) Zikrimiz ve namaz, çeliğe su vermektir. (Rahmet Ayları-YD Aralık 1994)

718) Yeryüzünde saklanamayacak gerçekler vardır. İşte Allah’ın dostları da böyledir. Hadis-i şeriflerin sıhhat derecesine itiraz edebilirsiniz, ama bu onların vaki olmadığına delalet etmez. Şüphelerden arınmış bir kalp her insana nasip olmaz. (Vefatının On Üçüncü Sene-i Devriyesinde Gönüller Sultânı Hacı Hasan Efendimiz (k.s)’i Rahmetle Anıyoruz-YD Ocak 2000)

719) Nefs-i mutmainne (tamamen kötülükleri terketme) haline gelince derviş, kendisinden istenilen tebliğ, davet ve irşâd görevini, ashabın çilesine tâbi olarak kırk kişiye, kırk köye, kırk ilçeye, kırk ile ve bütün dünyaya Hakk’ın emirlerini duyurmak için gece-gündüz demeden çalışır. (Çile-YD Şubat 2000)

720) Ölmeden evvel ölme, (fena ahlâktan güzel ahlâka geçme) az yeme, az uyuma, az konuşma ve halvetle (insanlardan bir müddet ayrılmakla) nefsi sıkı bir denetime tabi tutarak ruhu kemale erdirme ameliyesidir çile. (Çile-YD Şubat 2000)

721) Eşya da bile görürüz çileyi. Taşı, yabani otları atılıp sürülen, işlenen, gübreyle beslenen toprak, çileyle verimli hale gelerek içindeki bileşiklerle bitkilere nüfuz ederek inkişaf eder. (Çile-YD Şubat 2000)

722) Toprağa saçılan tohum, yerin altında ezilip, çürüyerek çile çeker, filizlenip toprağın üzerine çıkarak, insanoğlunun istifadesine sunulan meyveleri verir. (Çile-YD Şubat 2000)

723) Her ne kadar dert, sıkıntı, meşakkat anlamlarına gelse de çile, bir arınma, durulma, temizlenme ve eğitimdir. (Çile-YD Şubat 2000)

724) Mekke’de inen ayetler ekseriyetle itikada aittir. Medine’de ise inanç esaslarının uygulanmasına ait ayetler nazil olmaktadır. Mekke’de kafalar küfür kirlerinden arındırılırken, Medine’de ruhlar, namaz, oruç, hac, zekat, cihat, teşbih, tehlil ve zikirle temizleniyordu. (Çile-YD Şubat 2000)

725) Çile, tozları gitsin diye silkelenen bir halı, güç ve kuvvet meyveye ulaşsın diye budanan bir ağaçtır. (Çile-YD Şubat 2000)

726) Derviş, bir akü gibi aşkla, şevkle, feyz ve irfanla dolar çile ile. (Çile-YD Şubat 2000)

727) Derviş, zor taatlere sarılmakla, iddia ettikleri imanlarında sebat gösteren sadıkînden, sıkıntılı ve geniş günlerinde Allah’a itaat eden kanitînden, hayır yollarında mallarını bolca harcayan münfikînden, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyen Ve’l-müstağfirîne bi’l-eshâr kullarından olmak için çile çeker. (Çile-YD Şubat 2000)

728) Mürid, Allah’dan korkan muttakî, çokça tevbe edip, Allah’a yönelen evvab, her zaman emr-i ilâhiyi gözeten hâfız, Allah’ın azâmetinden titreyen haşyet sahibi, Mevlâ’ya yönelen, kalb-i selîme eren münîb kullarından, âdilerden olmak için çile çeker. (Çile-YD Şubat 2000)

729) Ayet ve hadisler, Peygamberimiz (s.a.v)’in uygulamaları bize çileyi, küfürden imâna, imândan İslâm’a, İslâm’dan ihsâna geçiş olarak tanımlar. (Çile-YD Şubat 2000)

730) Enbiya-i izam ve evliya-i kiram; kendilerini yaşatan, hakkı gösteren, yediren, içiren, dertlere deva veren, öldükten sonra dirilten, bağışlayan, ilim hikmetle donatan Halik-ı Zülcelâle her an teslim olmuşlar ve halkı da O’na itaata gece gündüz demeden davet etmişlerdir. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

731) ‘Göz açıp yumuncaya kadar, ondan daha az bir zaman da olsa beni nefsime teslim etme’ buyuran Efendimiz (s.a.v)’in, Bedir’den irtihaline kadar kılıcını kınına sokmadan yaptığı cihad taatini, dalıp dalıp kendisinden geçmesine rağmen, ashabın kolları arasında mescide gelerek cemaate devamını ve bütün hayatını yaşantımızda göstermektir teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

732) Sahabe-i Kiram’ın, Rasulullah’ın mübarek dizleri önünde ‘fedake ebi ve ümmi Ya Rasülallah’ anam, babam, canım sana kurban olsun demeleridir teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

733) Çok az bir zamanda gerçekleşen Miraç hadisesi, müşrik kafalarına ters düşerek “Söyle Ya Ebubekir! Mekke ile Kudüs arası ve bir de sema katları, gecenin az bir kısmında nasıl gerçekleşir” sorusuna:”Bunu iddia eden Muhammed (s.a.v)’se, değil bu kadarı, daha da fazlasına inanırım.” diyen Ebubekir (r.a)’e, “sıddık” lakâbını verdiren cevaptır teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

734) Rasülullah’ın hükmüne razı olmayan münafığa, abasının altına gizlediği kılıçla bileğini keserek ders veren Hz. Ömer (r.a)’e, “Faruk” lakâbını bahşeden müjdedir teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

735) “Dininden vazgeçmezsen güneşin karşısına oturur, ne yer, ne içerim, seni anne katili ilan ederim.” diyen anasına:”Yüz tane canın olsa hepsini de böyle feda etsen yine dinimden dönmem” diyen sahabenin kalbinde kökleşen imandır teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

736) Teslimiyet; “Hayye-alel cihad!” haydin cihada nidasında, daha gerdeğe yeni giren sahabenin, emr-i Muhammediye uymak için, gusletmeye bile fırsat bulamadan kılıcını kuşanıp koşmasıdır. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

737) Sıddık-i Azam’dan son halife Abdülmecid’e kadar, Allah ve Rasulüne tabi olduğumuz müddetçe bize uyun emr-i ilahisidir teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

738) Takyanus’un zulmünden kaçıp, bizi duyurmasın diye defalarca koğulan, “siz kimin kuluysanız ben de O’nun kuluyum” diyen Kıtmir’le, Tevhit inancından vazgeçmeyen yedi gencin, bir mağaraya sığınarak azimetle, amel ve imanda güç ve kuvvetidir teslimiyet. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

739) Kainatta bulunan her şey, ister istemez O’na teslimdir. Irmaklar akışını, şimşekler çakışını, çiçekler kokusunu, hücreler dokusunu, ay, güneş çırasını, her varlık kendisini, “kün” emriyle yaratan Halik-ı Zü’lcelâl’e teslim ederler. (Teslimiyet-YD Mart 2000)

740) Yola, köprüye, semte, külliye ve insanlara ad olarak verilen bayram kelimesi Hacı Bayram-ı Veli’ye isnat edilen tarikatın da adıdır. Kemale erdirmek için nefislerini dervişlerin “savm-ı visal” tutarak asıl mükafata ahirette kavuşup, bayramlarını da orada yapacakları için, Bayramî denmiştir bu tarikin ismine. (Bayram-YD Ocak 2000)

741) Kurban Bayramı’nda, kurbanlık hayvanı boğazlarken, nefsim o kadar tuğyan etti ki, katle müstahak oldu. Nefsimi öldürmem caiz olmadığı için şu kurbanı nefsime bedel olarak kesmeye senin rızan için niyet ettim ya Rab! Onun her bir azasına mukabil, benim her bir azamı cehennemden kurtar temennisi ile kurbanı keser ve bayramımızı da bu şekilde kutlarsak, ariflerin bayramı gibi bayram yapmış oluruz. (Bayram-YD Ocak 2000)

742) Ramazan-ı Şerif Bayramı, sadece yeme, içme ve eğlenme günleri değil afv-ı İlahi’ye, güzel ahlâka, Allah (cc)’ın feyzine erme sevincinin tadıldığı günlerdir. İmanla, Maşuk-u Hakikimiz olan Mevlâ’ya kavuşma bayramına erişme dilek ve temennisiyle Ramazan-ı şerif bayramınızı tebrik ederim. (Bayram-YD Ocak 2000)

743) İslam inancının altı esasından biri olan Ahiret hayatının başlangıcı ezeli ve ebedi olan Cenâb-ı Hakk’ın zâtının dışında, her şeyin yok olmasıdır. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

744) Ana karnında bir yavrunun, nüvesini oluşturan milyarlarca hücreden birinin yanlış yapılanması ile gözünün ayağının altına, kulağının sırtına geçmesi gibi dengesizliğin kâinatta zuhurudur kıyamet. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

745) Peygamberimizin âhir zaman nebisi ve insanların huzurunda toplanacağı “Hâşir” olması, kendisinden sonra bir peygamberin gelmemesi ile “Âkib” ismini alması kıyametin alâmetlerindendir. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

746) Dünyanın eceli ilm-i ilahi’de mahfuzdur (saklıdır). (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

747) Kıyametin alâmetlerinin önce gelmesi bizlere ikaz ve irşaddır, tevbeye teşvik ve hazırlıktır. İsa (as) inse, Mehdi (as) gelse bile kulluk görevimizi yapmakla memuruz. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

748) Evvela kıyameti “iç”te koparıyoruz. Bâtında kıyamet kopmadıkça, zâhirde kıyamet kopmaz. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

749) Kurtulan Dört Sınıf İnsan:

-Kâmil iman sahipleri,

-Sâlih amel işleyenler (Kur’ân’a uygun hayat yaşayanlar),

-Allah’ı ve Rasulünü sena ederek, halkı hakka davet eden zakirler,

-Haddini aşmadan, kendilerini kötüleyenleri bilmukabele zemmedenler (hakkı müdafaa edenler)dir. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

750) Rasulullah (sav)’ın mânevî ikliminde yetişen Ashab-ı Kirâm bu çileye, yokluğa, kıtlığa, her türlü sıkıntıya Medine’de insanların rahat ve huzur bulacağı, bütün dünyayı sulha kavuşturacak hayatı temin etmek için tâlib oluyorlardı. (Hicret Eri-YD Nisan 2000)

751) Felaha Erenler:

-İbadet yapmaya, isyandan kaçınmaya, Allah’tan gelen belâ ve musîbete sabredenler,

-Direnerek, Allah düşmanlarına galip gelenler (Musîbet zamanında kalbi murakebe edenler).

-Murabata; zâhiren düşman karşısında hududu bekleyen, bâtınen ruhu Allah’a vasıl kılacak ibadete kalbini bağlayanlar,

-Allah’tan korkarak, küfürden, nifaktan, büyük ve küçük günahlardan ve masivadan (Allah’tan başka düşüncelerden) sakınanlardır. (Kıyamet-YD Mayıs 2000)

752) Günah; ne nurdan yaratılan melek, ne de sorumsuz varlık olan hayvan içindir. İlahi tekliflerle mükellef (ilahi sorumluluk üstlenen) insana aittir. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

753) İnsanın yaratılışında mevcut kötülüklerin kaynağı nefistir ki, ona isyanı, günahı işlettirir. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

754) Kalbe, kötü fikir ve düşünceleri sokan şeytan, Hakk’ın yolundan saptırır insanı. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

755) İşleyene ceza gerektiren günah, Allah’a sair insanlara ve kişinin kendisine karşı işlediği günahlar olarak üç kısma ayrılır:
1- Allah’ın hukukunu çiğneyen, O’na ibadette ortak tanıyanlar, en büyük zulmü işlerler.

2- Yaratılış sırrına muhalif harekette bulunan, kulluk sınırını aşanlar, kendilerine zulmederler.

3- Kendi dışımızdaki insanlara zulüm. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

756) İman, Kur’ân-ı Kerim’e uygun amel, nasihat, irşad ve başkalarını olgunlaştırmaya matuf amelleri yerine getirmeyenler, başkalarına zulmederler. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

757) Tevbe dört kısma ayrılır.

1-Küfürden imana dönüş, kâfirlerin tevbesidir.
2-İsyandan itaata dönüş, fasıkların tevbesidir.
3-Fenâ huylardan iyi huylara dönüş, ebrarın, hayırlı insanların tevbesidir.
4-Mâsivâdan, Allah (cc)’tan gayrı her şeyden Hâlik-i Zülcelâl’e dönüş, nebi ve velilerin tevbesidir. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

758) Küfür ve şirk affedilmez, ebedi cehennemde kalmaktır cezası. Ama kişi küfründen döner, Hak dini benimserse, mağfiret olunur. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

759) Yaptığı hata ve kusurları başkasına anlatması bile, kişinin amel defterini karartır. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

760) Tevbe ve istiğfarla günahkâr eller, kararmış gönüller, O’nun dergâhına açılır. (Tevbe-1-YD Haziran 2000)

761) Hayâ, ihtiramda (saygıda) Hz. Osman (ra)’ı diğer Ashab-ı Kiram’dan üstün kılan vasıftır. (Hayâ-YD Temmuz 2000)

762) Rasûlullah (sav)’ın, Allah (cc)’ın mehabetinden (azamet ve ululuğundan) hayâ edip utandıklarında, alınlarında beliren ter damlalarından, Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra), Hz. Osman (ra), Hz. Ali (ra), gül ve pirincin halk olunmasına vesile olan ahlaktır hayâ. (Hayâ-YD Temmuz 2000)

763) Kişide, İslam’ın güç ve kuvvet bulmasıyla bir fıtrî (yaratılışta mevcut) duygu tezahür eder. Ruhta hayâ sıfatının dolup taşması, vücutta tesirini alın ve vücudun terlemesiyle gösterir. (Hayâ-YD Temmuz 2000)

764) Tevbe sadece günahlara ait değildir. Tevbe Hakk’a bağlılığın en güzel örneğidir. (Tevbe 2-Yd Temmuz 2000)

765) Gerek taat gerekse isyanın zerresi zayi olmaz. İbadet eden ecrini, isyan eden cezasını görür. (Tevbe-YD Temmuz 2000)

767) Sosyal düzeni bozan içki, kumar, zina, ihtikâr; halkın zaruri ihtiyaçlarını ucuza alıp pahalıya satma ve her türlü yolsuzluk, haksızlık hesaba inanmamanın neticesidir. (Hesap Gününün Şiddeti-YD Ağustos 2000)

767) Hesap gününe inanmak bir garantidir haksızlığa gitmemek için. (Hesap Gününün Şiddeti-YD Ağustos 2000)

768) Havf ve recâ, korku ile ümit; Allah yolun­da gayret eden mümin için çift kanat mesabesindedir. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

769) Havf, kişiyi Mevla’ya götüren kamçı, recâ ise Hakk’a ulaştıran sağlam bir ip gibidir. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

770) Havf, Allah’ın kullarını ibadete yönlendir­mek için takındığı ceza müeyyidesidir. İnsanla­rın hal ve makamlarına göre bu korku değişir. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

771) Arif-i billah, Allah’a erişen veli kullar, maşuk-i hakikilerini incitmekten korkarlar. Biri azabından, ikabından korkarken; havass, seç­kin kullar, Allah’ın zatından çekinirler. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

772) Azab-ı ilahiden korkmaya havf, lutf-i İlahiye erişme zevkine de recâ denir. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

773) Avam, halk cennete, nimete, ecir ve mükafa­ta sevinirken, âşıklar, ârifler, Hakk’a bağrı ya­nıklar, Cemâl-i İlâhîyi seyretme, dîdâr zevkiyle neşeyâb olurlar. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

774) Mümin, beyne’l-havf ve’r-recâ, korku ile ümit arasında yaşar. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

775) İmanda kavi kullar ‘Eğer gerçekten mü’minseniz, onlar (ın korkutmalarımdan değil, ben(im emirlerimi terk)den korkun!’ (Âl-i İmran: 175.) ferman-ı İlâhîsine kulak verirler. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

776) “Allah’tan kulları içinde ancak alimler korkar.” (Fâtır/28) İlahî beyanına, haşyetle, Allah’ın azamet ve kibriyasından titreyen gönül erleri nail olur. Bu da ilmin gereğidir. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

777) Allah’ın Celal ve Cemal tecellilerine mazha­riyetle kendi varlığından, Hakk’ın varlığına eri­şen heybet ehli ârifler, “Allah sizi kendisinden sakındırır.” ‘âyet-i celilesinin sırrına nail olurlar. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

778) Ye’se kapılıp ümitsizliğe düşmek mümine yakışmaz. Mümin-i kâmil; ibadetle birlikte taatlerinin kabul olunup olunmamasından dolayı Allah’tan korkar. Fasık ve facir.de, ibadet etme­diği halde Allah’tan korkmaz. (Havf ve Recâ-YD Eylül 2000)

779) Bir sefere çıkacak olsa insan, her türlü ih­tiyacını karşılayacak çantasını, beş altı saatlik eğlence için piknik sepetini de alır yanına. Beş altı saat değil; elli altmış yıl da değil ebe­di âlem için ne hazırladık? (Kesb-YD Ekim 2000)

780) Tahirü’l-Mevlevi’nin (V.1951.) kabir taşına, “Eli boş gidilmez gidilen yere.” dediği gibi, sonsuz âleme amelsiz, taatsiz gidilir mi? “Biz Allah’a aidiz ve sonunda O’na döneceğiz.”(Bakara: 156) gerçeğine inanan Mü’min hiç ha­zırlık yapmadan yan gelip yatabilir mi? (Kesb-YD Ekim 2000)

781) Geliş gayemizi, o büyük mahkemede he­saba çekileceğimizi idrak edersek zerre kadar haksızlık yapmayız. (Kesb-YD Ekim 2000)

782) Dininin yasakladıklarını terkedenler Müslümanlardır. Şüphelilerden kaçınanlar salihlerdir. “Harama düşerim!” endişe­siyle helallerde bile dikkatli davrananlar müttakilerdir. Sıddîklar ve Allah’a yakın­lık kesbeden mukarreb veliler, Allah için ol­mayan her şeyden sakınırlar. (Kesb-YD Ekim 2000)

783) Yol keramet yolu değil, istikamet yoludur. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 1-YD Kasım 2000)

784) Yunus Emre’nin, “Bu kapıdan odunun da eğrisi girmez.” düsturunca insanları eğiten bu mektebin mürebbilerinin en bariz sıfatı istikamettir. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 1-YD Kasım 2000)

785) Bir kimsenin hayatı boyunca emr-i İlahi’ye aykırı bir davranışta bulunmadan takip ettiği yoldur istikamet. Ümmilerin intisabı kolay ama seyr ü sülük’ü (manen yükselme, Allah’a vuslatı) zordur. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 1-YD Kasım 2000)

786) Alimlerin intisabı zor da olsa seyr ü sülükü kolaydır. İlim nurdan bir perdedir. Nefsine tabi olanlar bu perdeyi zor yırtarlar. Fakat, teslim olunca da şer-i mübin’e riayet ettikleri için kolayca mesafe kat edip Hakk’a ulaşırlar. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 1-YD Kasım 2000)

787) Mürşid-i Kamil kâliyle irşatta bulunduğu gibi haliyle de irşat eder. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 1-YD Kasım 2000)

788) Pisliğe bulaşan bir kaşık, ne kadar yıkansa bile onunla yemek yemeye insanın içi atmaz. Temiz kaşıkla yemek ister. İnsanlarımız, ahlâken mazbut, arınmış gönül erbabının, tecelli-i İlahiye mazhar velinin sohbetini arıyor. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 2-YD Aralık 2000)

789) hepimiz ruhaniyetten faydalanarak, görmediğimiz halde istifade eden üveysiyiz. Çünkü mürşidimiz, mişkat-i nübüvvetten, (Peygamberimiz (sav)’in nurundan), O da Hakk’tan feyz alır. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları 2-YD Aralık 2000)

790) Güneş yedi renklidir, ama çalıştığı için tek renk görünür. Durunca yedi renk görünür. Müslümanlar durgun olursa ayrı renklerde görünürler. Çalışırlarsa tek renk görünür ki, ona “Allah’ın boyası” denir. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

791) Müslüman için yalnız kalmak doğru değildir. Sosyal bir varlık olarak insanın Salihlerden dostlar edinmesi şeytanın hilesini def etmesine vesile olur. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

792) Bütün insanlarda Müslim ve gayr-i müslim olsun ortak yönlerimiz vardır.

Tüm insanlarla, toprak, hayat, insan vs aynı arzda yaşama özellikleriyle bir ve beraberiz:

a- Topraktan yaratılmamız hasebiyle toprakta birleşiyoruz. Hamurumuz, çamurumuz toprakta. Hadis-i Şerif’te, “Hepiniz Hz. Adem’in çocuklarısınız. Hz. Adem ise topraktan yaratılmıştır.”, Kur’an-ı Kerim’de “Sizi topraktan yarattık. Yine oraya döndürecek ve sizi bir kez daha ondan çıkaracağız.” buyrulmaktadır.

b- Hepimiz bütün insanlarla hayat sahibi ve canlı olma özelliğinde birleşiyoruz. Doğuyor, büyüyor, içiyor sonra ölüyoruz. “Her canlı ölümü tadacaktır.” Buyurur ,Mevlamız (c.c).
c- Anamız babamız insandır. İnsan oluşumuzla da aynıyız. Cenabı Hakk, “Ey İnsanlar! Sizi bir erkekle bir dişiden yarattık.” Ayet-i kerimesiyle bu gerçeği bildirmiştir. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

793) Din kardeşliği parayla, pulla elde edilmez, bu mevhibe-i ilahi (Allah’ın lutfu)’dir. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

794)  Dil Hususunda Mü’min Kardeşinin Hakkı:

a) Allah’ın emir ve nehiylerine karşı bulunmadıkça kendisinin hoşuna gitmeyecek sözler söylememek.

b) Onunla alay etmemek, sözünü yalanlamamak, ona küfretmemek.

c) Lakap takmamak, sırrını ortaya atmamak, aile ve dostlarını kötülememek, kusurlarını örtmek. Manevi kardeşine ve bütün insanlığın salâhına duâ etmek. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

795) Daima af ve vefakarlık, gönülden dostunu çıkarmamaktadır. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

796) Dostlukta Aranan Şartlar:

1- Akıllı olmalıdır, ahmaktan dost olmaz. Onun dostluğu fayda yerine zarar getirir.

2- Güzel huylu olmalıdır, kötü huylular vefâsız olur. Gazabını  ve şehvetini yenemeyen kötü huyludur, hayır gelmez. Öyle kimselerle dost ol ki, hizmet ettiğinde seni korusun, konuştuğunda tatlı söylesin, senden iyilik gördüğünde takdir etsin. Hata ve kusur görürse setretsin (örtsün).

3- Salihlerden olmalıdır. Fasıklarla dost olmamalıdır. “Bizi anmaktan kalbini gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olan kimseye itaat etme!” buyurur Mevlâ’mız.19

4- Kanaat ehli olmalı.

5- Doğru olmalı.  (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

797) Adalet sıfatının tecellisi olarak ayrı kabiliyetlerde yaratılan insanların kendi sahalarında hizmet vermeleri ayrılığa değil birliğe işarettir. Kuracağımız binayı sadece taş, demir ve çimentodan örmüyor hep bunların birleşimiyle kuruyoruz. Mizâcen farklı guruplar İslamın alt yapısını oluştururlar. Ey ihvanlar, cemaatlere bu gözle bakıp âtıl (tembel) olmayalım.! (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

798) Güneş yedi renklidir, ama çalıştığı için tek renk görünür. Durunca yedi renk görünür. Müslümanlar durgun olursa ayrı renklerde görünürler. Çalışırlarsa tek renk görünür ki, ona “Allah’ın boyası” denir. (İslam Kardeşliği-YD Mart 1998)

799) Güneş ve ayda şevkat, toprakta merhamet velhasıl her eşyada bir ülfet, sevgi ve merhamet vardır. Kâinatın oluşumunda ise rahmet tecellisi bulunur. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

800) Fizikte tüm oluşumlar muhabbetin bir tarz ifadesi olan cazibe ile yürümekte, hamd ve rahman sırrının, fizik yasalarına yansıyışı ise cazibe ve dönme hareketidir. Dikkat edilecek olursa her şeyin temelinde şevkat vardır. Bizler, “Rahmetin her şeyi kuşatmıştır.” buyuran bir Râhman’ın kullarıyız. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

801) O’nun lütfunda merhamet olduğu gibi kahrında da merhamet vardır. Firavun’un kahrına katlanmasaydı Hz. Musa (as)’ya Rasul, Nemrud’un ateşine atılmasaydı Hz. İbrahim (as)’e Halil denir miydi? Üzüm ezilip süzülmeden, kaynamadan pekmez; gül, çeşitli ameliyyeden geçmedikçe esans olmadığı gibi Cenâb-ı Hakk’ın kullarına yaptığı ezâlar da bu kâbildendir. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

802) Cenâb-ı Hakk’ın nuruna erişen, sıfatlarının tecellisine mazhar mürşid-i kâmillerin hakiki müridlerine, kendi gayretleriyle erişemeyecekleri makam ve mertebeyi elde etmeleri için nefsine eza yapmalarının sebebi rahmeti rahmana ulaştırmaktır. Onun için Hz. Yunus koğulmuş, İbrahim Edhem (ks) dövülmüştür. Neticede ise altın külçesinin darbelerden geçip en kıymetli varlıklar olması gibi başlara taç olmuşlar, istikamet gösterip yüz binlerce insanın hidayet bulmasına vesile olmuşlardır. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

803) Dergâhlarda derviş iki türlü kabul edilmiş, biri mecazi diğeri hakiki denmiştir. Hakiki ruhun kemâli, nefsine yapılan darbelere razı olan kimselerdir. Biri yoldan çıkmasın diye idare edilen, bir diğeri ise yetiştirilendir. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

804) Hakk’ın hakim olmasını isteyen kardeşlerimizin yorulduk, bittik artık, bundan sonra da bir başkaları işi yürütsün demeleri çok acayiptir. Kulluk sadece namazda, oruçta, hacta ve evratta değildir. “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.” ayeti celilesi, tebliğde nefisimizi, ailemizi, akrabamızı ve bütün insanlığı hayra, sulha, saadete, huzura davette yılmamaktır. Azmimiz, Peygamberimiz (sav)’in, “Ya Hakk hakim olur, ya da Muhammed ölür.” dediği gibi devam etmektir. Güzel sonuca, ilahi rahmete bu gayretle erişebiliriz. (Ezâların Sonucu Rahmettir-YD Nisan 1995)

805) En güzel biçimde yaratılan insanın değeri etinde, kanında ve kemiğinde sadece fiziki yönünde değil ruhunda, kalbinde ve imanındadır. İnancın ibadet ve ahlakını Peygamberimiz (sav)’in istediği şekilde tanzim edenlerin üstünlüğü, cisimde değil manevi yönünde aranmalıdır. Rabbimiz, kullarının suret ve mallarına bakmaz, kalb ve amellerine bakar. İslamî düşünceden uzak kişiler itibarı mal ve güzellikte aramaktadırlar. (Saadet ve Huzur Salihlerindir-YD Mayıs 1995)

806) Din hakkında dinle pek ilgisi olmayan fakat zengin biri, 60 milyona hitap eder, onlara dinini öğretmeye kalkarsa toplum birtakım hurafelere inanır, Kur’ân ve sünnette müracaatı terk edip bence ve senceler üretirler. Liyakati olmadığı halde tevarüsle şeyhlik yapmaya kalkışılırsa, halk istikameti terk edip kerâmet meraklısı olur. (Saadet ve Huzur Salihlerindir-YD Mayıs 1995)

807) Geçmişlerinin ruhlarına bir Fatiha okumayı çağ dışı kabul edip midesini düşünerek devlet adamlığı haysiyetini kaybedenler zuhur ederse, millet ahlaken bozulur, sadece nefsini düşünür. Dünyanın dört bir yanında inancının hakim olmasını isteyen mü’minler bile, kardeşlerine yardım etmek şöyle dursun duâ bile edemez, hatırlamaz, dert edinip, ders alamaz. (Saadet ve Huzur Salihlerindir-YD Mayıs 1995)

808) Dertlerden kurtulmak için merkezden muhite doğru bir çalışma yapalım. Başta nefsimizi ve ehlimizi, yakıtı taş ve insanlardan oluşan ateşten kurtarmak için Allah’ın kitabına, Resul’ünün (sav) sünnetine sımsıkı yapışalım. Evimizin, ailemizin, hayatımızın her safhasında söz sahibi Kur’ân-ı Kerim olsun. Yaşantısını İslamî edebe uygun hale getiren toplum perişan olmaz. (Rad / 11). (Saadet ve Huzur Salihlerindir-YD Mayıs 1995)

809) Yaşanan anı fiile çevirerek Kur’ân-ı Kerim’in hangi ameli istediğini bilerek “Ebu’l Vakt) (vaktin babası) olmalıyız. Yaşanan her anı amaçlı geçirerek daha ileriye adım atmalıyız. “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” hadisi şerifi gereğince ilimde, amelde, ibadet ve taatte ilerlemeliyiz. Kendimizi geliştirmek için tatillerimizde programlar yaparak vaktimizi boşa geçirmemeliyiz. (Ümmet Kardeşliği-YD Haziran 1995)

810) “Bizim tasavvuf anlayışımız bu, sizinki ise şu!..”sözlerini söyleyenlerimiz her şeyin başında bu yolun manasını iyi idrak etsinler. Gönüllerin Sultanı Efendimiz (sav)’in ahlakını, Kur’ân-ı Kerim’in ahkamını yaşamayı gaye edinen müesseseye tasavvuf, bu uğurda gayret gösteren kimseye de sûfi denir. (Hatalarımız Cehaletten Geliyor-YD Temmuz 1995)

811) Rabıta, bir kısım kardeşlerimizin yanıldığı gibi ellere fotoğraf alıp sadece cisme dönmek olarak nitelendirilmemelidir. Cisme dönmek, şeyhi putlaştırmak olur. Rabıta, “Üsve” anlamında, hareketi bir başkasınca taklid edilen kişi demektir. Cenâb-ı Hak’ın muhabbetinde yok olan mürşidin, Efendimiz (sav)’in tebliğ, davet, cihat vs yönlerini uygulayışını hayatımıza geçirmektir. Biz, çok malumat sahibi olabiliriz, ama bu bildiklerimizin tatbikini gerçek muallimlerden öğreniriz. (Hatalarımız Cehaletten Geliyor-YD Temmuz 1995)

812) Tasavvuf, ilim ve irfan yoludur. Ne kadar çok malumatımız olursa, bu güzel yolu o kadar çok anlarız. (Hatalarımız Cehaletten Geliyor-YD Temmuz 1995)

813)  Manevi eğitimimizi sağlayan sûfiler irfan mektebinde birinci sınıfı, “Sadıklarla beraber olun” (Tevbe 9) ayeti celilesiyle bildirirler. Ehlûllah ile olmaktan gaye, Efendimiz (sav)’in, “Ya Rabbi! Senin sevginle sevgisi beni sana yaklaştıracak kimselerin sevgisiyle rızıklandır.” Hadis-i Şerifindeki gayedir (Buhari-Müslim-Ebu Davud). (Cihanın Sulhu İçin Canımızı Malımızı Feda Edelim-YD Ağustos 1995)

814) Mürşid-i Kâmil, karanlık gecelerde yolumuzu aydınlatan ışık mesabesindedir. Kur’ân-ı Kerim’den okuduğu ayetler ve Hadis-i Muhammediye (sav) ile küfrün, nifakın zulmetinden bizi kurtarıp Sırât-ı Mûstakîm’e, Cenâb-ı Hakk’ın sevgisine ulaştıran kimsedir. O elimizden tutup yürütmez. Yürüyecek olan biziz. Cenâb-ı Hakk, peygamberlerine bile bu selayeti (hidayet) vermemiştir (Kasas 56). Enbiya-i İzam biz ancak tebliğciyiz demişlerdir (Nuh 2). (Cihanın Sulhu İçin Canımızı Malımızı Feda Edelim-YD Ağustos 1995)

815) Rabıta-i Şerife, bir veliye Allah için muhabbet sayesinde Mevlâmızın sevgisine, aşkına ulaşmaktır. İnsana ünsiyetinden dolayı insan denmiştir. Sâdık ve sâlihlere, Peygamberimiz (sav) ve Hâlık-ı Zülcelâl’e duyulan ilgiye, mukaddes değerlere, yapılan rabıta ile ulaşılır.  (Cihanın Sulhu İçin Canımızı Malımızı Feda Edelim-YD Ağustos 1995)

816) Ehl-i Târik, gönlünü âdî şeylere bağlamaktansa; kalbi, Mevlâmızın sevgisine ulaştıracak kimselere bağlanmayı tavsiye ederler. Bilhassa gençlerimiz, evlatlarımız, çağımızda bulunan cihad ruhlu, şuurlu mürşidi kamillerle alaka kurmalıdır. (Cihanın Sulhu İçin Canımızı Malımızı Feda Edelim-YD Ağustos 1995)

817) Kâmil Mürşidin nezâretinde Darül-Erkamlarda yetişip cihanın sulhu için canımızı, malımızı feda etmeye hazır olalım. (Cihanın Sulhu İçin Canımızı Malımızı Feda Edelim-YD Ağustos 1995)

818) Şimdi düşman bir şey yapmıyor, Müslümanların arasını açmak için her türlü fırsatı kolluyor. Her muhalif söze kulak asmayalım. Cenâb-ı Hakk’ın, “Fasık size bir haber getirdiği zaman o haberi araştırın.” emr-i ilahisine itibar  ederek birbirlerimizi yaralamayalım. (Allah’ın İpine Topluca Sarılalım-YD Eylül 1995)

819) Kardeşlerimizin iyi yönlerini görelim. Hatalı yönlerinin ıslahını Mevlâ’mızdan dileyelim. Hizmet veren kardeşlerimizin hatalarını göreceğimize güzel yanlarını görürsek, küfrün oyununu bozmuş oluruz. Başkasından sizlere söz getirenlerin, sizden bir başkalarına da götüreceğini unutmayalım. (Allah’ın İpine Topluca Sarılalım-YD Eylül 1995)

820) Kendi yolunu Hakk bilip hakkâniyet ölçülerini terk ederek bir başkasının aleyhine düşenlerin sahte olduklarını unutmayın. “Benim için ziyaretleşenlere benim muhabbetim vacip olur.” Hadis-i Kudsi’sine sırt çevirerek kendilerinden başkasına muhabbeti engelleyenlerin kimlerin oyununa geldiğini iyi düşünelim. (Allah’ın İpine Topluca Sarılalım-YD Eylül 1995)

821) Evrad ve Ezkârımız bu mesajı gerçekleştirmeyi temin etmiyorsa yapılan tavsiyeler bu doğrultuda değilse, taatlerimiz tebliğe ve davete cihanın sulhüne götürmüyorsa ruhbanlık cahiliyyesinden endişe edelim. (Allah’ın İpine Topluca Sarılalım-YD Eylül 1995)

822) Kirlenen ayna sureti göstermediği gibi, isyanla kirlenen gözler hakikati göremiyor, kulaklar ise Hakkı duyamıyor. (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

823) Ah! şu eşyanın dilini bir bilip konuşsaydık ki o zaman bakın bize neler söyleyeceklerdi. İnsanoğluna neden hizmet edildiği suale, koyuna tercih edilseydi acaba nasıl cevap verirdi? Şüphesiz yeryüzünde Allah’ın namına (halifetullah) hükümlerini geçerli kılmaya çalışan insanoğlunun vazifesini en güzel şekilde yapması için derdi.  (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

824) Yediğimizden, içtiğimizden, konuşup görüştüklerimizden, malımızdan, mülkümüzden, ilmî amelimizden hesaba çekileceğimizi unutmayalım. Bunun için sûfiler günde 3 defa nefsimizi hesaba çekmemizi öğütlerler. (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

825) Cenâb-ı Hakk, bizlerin ne suretlerine ve ne de şekillerine bakmayacak. O’nun bakacak olduğu yegane mahal kâlbdir. Kalbleri zikir, fikir ve şükür; beyinleri ilim; bedenleri cihadla tezyin olan Ehlullah, taşlar arasında yakut gibidir. (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

826) Dünyada en güzel cihadı yapan (cihanı sulha kavuşturan) zakirlerdir. Yerine göre saçına, sakalına, dış görünüşüne bakılıp gülünen, alay konusu edilen bu insanlar geceleri gözyaşlarıyla sabahlayıp Hakkın hakim olması için çalışıp uğraşan ve insanlara hakkın hakim olması uğrunda telkinde bulunan mübarek mücahidlerdir. (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

827) Şeyh Şamil ve benzerleriyle aramızdaki fark; kalbimiz, ve amellerimizdir. Zira Cenâb-ı Hakk, bizlerin ne suretlerine ve ne de şekillerine bakmayacak. O’nun bakacak olduğu yegane mahal kâlbdir. Kalbleri zikir, fikir ve şükür; beyinleri ilim; bedenleri cihadla tezyin olan ehlullah taşlar arasında yakut gibidir.  (İsyanla Kirlenen Gözler-YD Ekim 1995)

828) İslam, fıtrat dini, yaratılışımıza uygun hayat tarzıdır. Yememizden, içmemizden, yatıp kalkmamızdan; ferdi, ailevi, sosyal münasebetlerimize kadar hepsini düzenleyen bir hayattır. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

829) Pozitif ilimlerin süratle gelişmesi insanları Kur’ân’a daha çok yöneltmiştir. “Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (En’am-38), “Yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’am-59) ayetleri bunu bizlere bildirmektedir. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

830)  Yeryüzündeki dengeyi Nebe Suresinin 7. ayetiyle izah ediyorsunuz. O zaman Kur’ân, jeoloji ilminde de söz sahibi. Enbiya 30. ayeti biyoloji ilminin de temeli. Atomun parçalanabileceğine işaretle Sebe Suresi 3. ayetine bakabiliriz. Kur’ân-ı Kerim, fizik ilminde yol göstermiş, atom parçalanamaz diyenlere parmak ısırtmıştır. Uzayan sırlarını, arzın keşfini, velhasıl her şeyi Kur’ân’la çözersiniz. Mülk Suresi 4, Enbiya 30, ayetleriyle uzaydaki manyetik gerilim haber verilmektedir. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

831) Antropoloji, daktiloskopi ne varsa hepsi Kur’ân’da mevcuttur. Kur’ân’ı üç beş ilimle sınırlandırmak mümkün değil. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

832) Kur’ân Allah’ın kitabıdır. Bu kainat da Allah’ın kitabıdır. Kur’ân-ı Kerim’in harfleri 28 hece harfidir. Kainat mertebeleri de 28 mertebedir. Kur’ân harflerinin 14’ü noktasızdır. 14’ü noktalıdır. Kainat mertebelerinin de 14’ü âlem-i ervaha, 14’ü de âlem-i ecsama aittir. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

833) Kur’ân’ın kelimeleri üçtür. Edat-Fiil-İsim. Kainat mürekkebatı da üçtür: Cemâdat (Cansız varlıklar), Nebatat-Hayvanlar. Kur’ân’ın kelimeleri içinde, bütün harf ve kelimelerin sır ve sıfatlarını kendinde toplayan ism-i Azam vardır. Arifler bilirler ki Kur’ân’daki ism-i azam kainatta insana tekâbül eder. Onun için insan; mazhar-ı kül, alem-i sağır ve nüsha-i kûbrâ’dır. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

834) Kâinat harflerinin her birinde nice bir esrar ve her kelimesinde sayısız mana vardır. Kur’ân harfleri, kainat harflerinin bir delilidir, remzidir. Biri lafız diğeri manâdır. Biri şekil diğeri ruhtur. Biri ilm-i zahir diğeri ilm-i ledûn’dur (Allah’tan gelen ilim). Fahri Kainat (sav), büyük kainat kitabını okurdu. Onunla meşgul olurdu. Ancak zâhir harflerin ümmisi idi. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

835) Kur’ân-ı Mübin’i biz kalbi halimize göre anlarız. Kur’ân-ı Kerim’in muhatabı insan olduğuna göre, gayesi insanı saâdete eriştirmektir. Her umdesi salahımızı temin eder. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

836) Kitabımız sadece ferdi görevleri anlatan bir kitap değil tırnak kesiminden tutun hayatın her bölümüne hükmeden bir kanunu ezelî ve ebedîdir. Onun haricine çıkmak felâkettir. (Fıtrat Dini-YD Kasım 1995)

837) Tohumun filizlenmesi, toprağın altında çürümesiyledir. (Hesap ve Kitap Yapmak!-YD Aralık 1995)

838) İlâhi nimete ibadetle değil ihlasla ve rızâ ile erişilir. Ne kulluk görevini yapanları tahkir ederek, ne de ibadette benliğe düşerek bir yere varılmaz. (Hesap ve Kitap Yapmak!-YD Aralık 1995)

839) Takva, ihlas ve ihsan ölçüleri içerisinde edâ edilen sâlih ameller başarıya ulaştırır bizleri. Hesap ve kitap üzerine yapılan işler süte değil su karıştırmak, necaset karıştırmak olur. (Hesap ve Kitap Yapmak!-YD Aralık 1995)

840) İnsanları Hakk’a davet eden kişilerin de özelliklerini Rabbimiz (cc), Fussilet Suresi 33. ayette sıralarken “Salih amel yapan”lardır. (Kur’ân-ı Kerim’e uygun bir yaşayışı tercih eden) buyurarak ucuz davetçilerin , ucuz kahramanların, amelsiz, taatsiz, taat yapsa da maksatlı bir makam ve riyaset hırsıyla çalışanların amellerinin boşa çıkacağı vurgulanmaktadır. (Hesap ve Kitap Yapmak!-YD Aralık 1995)

841) Savunduğumuz davaya uygun yaşayış biçimini tercih etmedikçe, nefsimizi ıslah edip gönlümüzü arındırmadıkça muvaffak olmamız hayaldir. Başarımız, “Bizim uğrumuzda cihad edenlere bütün yollarımızı gösteririz. Muhakkak Allah bu cihadı en güzel yapanlarla beraberdir.” (Ankebut 56) ayetini yaşamaya bağlıdır. (Hesap ve Kitap Yapmak!-YD Aralık 1995)

842) Küfrün, nifakın, mâsivanın kirlerinden arındırıp (Cuma, 2) “Kalb-i Selim”e (Eş-Şuara, 83) eriştirecek bir ele (Lokman, 22 – Bakara, 256) tutunmak Allah’ın da, Rasülünün de bizlere tavsiyesidir. (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

843) Hadis-i Şeriflerinde hidayet yolunu tutan zevata uymanın gerekliliği belirtilir. Yalnız bu zevatı Matlub olarak görmek şirktir. Kişinin muradı ancak Mevlâ’dır. Bunlar ise Hakk’a ulaşmaya vasıtadır. “Sabah akşam Rab’lerine O’nun  rızasını duyarak dua edenlerle birlikte candan sabret.” (Kehf 28) ayetiyle Maksud ve Matlub’un Cenâb- Hakk olduğu beyan edilmektedir. Mürşid ise karanlık gecede ışık çakan kişi gibidir. Kur’ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerin dalaletiyle yolumuzu aydınlatırlar. (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

844) Maddi bünyemizin silahı için doktora müracaat ettiğimiz gibi, ruhi ve manevi bünyemizin şifaya kavuşması için de ehlullahın Kur’ân-ı Kerim ve sünneti Muhammediye’den elde ettiği davaya müracaatımız gereklidir. (İsra 82). (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

845) Evrad ü Ezkarın Tesirini Yok Eden Ameller:

1- Şer-i şerife aykırı davranışlar (Kitaba ve sünnete).
2- Gönlü siyah gafillerle görüşmek (Islahı için değil de isyanına ortak olmak)
3- Dünya muhabbeti ( kalbe, sevgisini girdirmek) (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

846) Manen terakki eden madden de ilerler. (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

847) Derslerimizden gaye; içimizi, dışımızı maddi manevi kirlerden temizleyip, güzel ahlaka ererek cihanın sulhüne çağırmaktır. İslamla barışmasına gayret etmektir Sulh. (Sadıklarla Beraber Olalım-YD Ocak 1996)

848) Zengin olma arzusuyla gece gündüz çalışırız. Geçici dünya hayatında rahat yaşayabilmek için elimizden geleni yaparız. Halbuki bu dünya, başımızı suya sokup bir müddet sonra dışarıya çıkardığımız an kadardır. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

849) Üç beş gün misafir kaldığımız beldede büyük yatırımlarla işler kurmaya çalışırsak bizlere deli derler. “Biz akıllıyız” diye iddiada bulunduğumuzda da, “Akıllı olsanız asıl ikamet edeceğiniz yere (ahiret) bu yatırımı yaparsınız.” derler. Günümüzde akıllılar deli, deliler akıllı olmuş. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

850) Dünyayı kapitalist fikirle değil, garip veya yolcu gibi müteala ederek emanet olduğunu bilip; malı, canı, zamanı insanlığın hidayeti uğrunda kullanmak, ahirete yapılan ebedi saadetimizi temin eden karlı bir yatırımdır. Faniyi Baki’ye değişmeyen insan en kârlı insandır. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

851) İslamın görünen ve bir de görünmeyen tarafı vardır. Görünen ciheti bedenen yaptığınız taatlerdir. Buna şeriat derler. Kalbi yönüne ise tarikat derler. O da ihsan mertebesidir. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

852) Niyet amel için lüzumludur. Amel ise niyet için gereklidir. Niyetin zuhur ettiği yer kalptir. Sakat malzemeyle kurulan fabrikadan çıkan mallar defolu olur. Sohbetle, zikirle, rabıtayla, murakabeyle olgunlaşmayan gönül fabrikasından çıkan ameller de böyle arızalı olur. Riyalı, ucublu, kibirli, hasetli, gıybetli ameller salih olmaz. Böyle bir cami cemaati de defolu olur. İhlas; bedenî değil kalbî’dir. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

853) Bir bakkal akşama kadar ihtiyacını zor karşılarken, fabrikaları olan bir fabrikatör kısa sürede büyük miktarlar kazanır. Kalbî olan taatleriyle on letaifi tefekkürü, murakabesiyle manen zengin olanlar da bunun gibidir. Gelin bu kazanca talip olalım. (Kârlı Kazanç-YD Şubat 1996)

854) Taatlerimizden duyacağımız haz, gönül iklimimizdeki terakkimize bağlıdır. (Özünü ve Mânâsını Kavramak-YD Mart 1996)

855) İşin özünü, mânâsını kavrayamadığımız için, bütün ibadetlerimizde zâhirle meşgul olup batından mahrum kalıyoruz. Namazı eğitim, orucu sıhhat, haccı seyahatten ibaret görüyoruz sadece. Nice namaz kılanların, kıldıkları namazın kendilerini Hakk’tan uzaklaştırdığını bilelim. “Yazıklar olsun o namaz kılanlara!” hitâbına maruz kalmayalım. (Özünü ve Mânâsını Kavramak-YD Mart 1996)

856) Başta şahsımızın yaptığı ibadetlerimiz, her sene icrâ ettiğimiz hac ve umrelerimiz, Bosna’daki kardeşlerimizin yarasını sarmıyorsa, Çeçenya’yı kurtarmıyorsa, zulüm gören kardeşlerimizi zalimlerin zulmünden muhafaza etmiyorsa biraz olsun düşünelim. Muhâkkak surette bir eksiğin var olduğunu hatırımızdan çıkarmayalım. Hacc’a, umreye harcadığımız paraların belki de daha fazlasını İslam’ın zaferi için harcayanlar müstesna insanlardır. (Özünü ve Mânâsını Kavramak-YD Mart 1996)

857) Eteğine yapıştığımız, taşlarına tutunduğumuz, huzuruna varıp salat-u selâm getirdiğimiz Peygamberimiz (sav)’in bizden neler istediğini tefekkür edelim. Biz Kâbe’de Hakk’a yalvarıp, Medine’de Rasul’ünü vesile edip isteklerimizi sunarken, acaba onların bizden neler istediklerini hiç düşündük mü? Cenâb-ı Hakk da habibi (sav) de bizden batıla uymamamızı, hayatımızı yolunda sarf etmemizi istiyor hiç şüphesiz. (Özünü ve Mânâsını Kavramak-YD Mart 1996)

858) Cenâb-ı Hakk bizden Kâbe’nin kapısını, Ravza-i Mutahhara’nın yapısını sormayacak. Kâbe’den putların bir bir sökülüp atılışını, Tevhid inancının gönüllere nakşını, Medine’de İslam devletinin kuruluşunu tefekkür edip, bu uğurda çaba gösterip göstermediğimizden soracak elbette. (Özünü ve Mânâsını Kavramak-YD Mart 1996)

859) Zulmün, işkencenin, her türlü baskının insanların üzerine umutsuzluk perdesi ördüğü dönemlerde müjde gelmiştir ademoğluna. Namaz kılarken boğulmak istenen, mübarek bedenlerine necâset atılan, taşlarla kovalanan Peygamberimiz (sav)’e, ayaklarından ipler takılıp kızgın çöllerde sürüklenen, ateşler üzerine yatırılan, ilahi mesajı okuduklarında Ebu Cehiller tarafından kulakları kanatılan kutlu yolun sevdalıları ashaba, hep saadet dönemleri müjdelenmiştir. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

860) Yurtlarını, mallarını rızâyı bâri uğrunda geride bırakarak hicrete zorlanan, “Fetih ne zaman?” diye yakaran mücâhidâna ilahi mesaj Cibril-i Emin vasıtasıyla şu şekilde iniyordu semâdan:”(Ey mü’minler!) Yoksa siz, sizden evvel geçenlerin hali, başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle yoksulluk ve sıkıntı (ve belâlarla) sarsıldılar ki, hatta peygamber (leri) maiyetindeki mü’minlerle birlikte, “Allah’ın yardımı ne zaman” diyordu. Gözünüzü açın. Allah’ın yardımı yakındır muhakkak.” (Bakara 214) (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

861) İsrail’in bağımsızlığını istemeyen Hamas’ın mahvı için 1 milyon dolar da verilse, PKK’ya zulmünü artırsın diye Almanya 1 Milyar dolar da aktarsa, Şarm eş-Şeyh’de İsrail’in riyâsetinde, ABD’nin öncülüğünde, birilerinin desteğinde İran terörist de ilan edilse fetih yakındır. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

862) Globalleşme, küreselleşme, tek bir otorite, tek bir sistem arzularıyla dünyayı küçücük bir köy görüp, muhtarı biz olacağız diye 300 bin Bosnalının kanı da akıtılsa, elleri ayakları bağlanıp üzerlerine gaz yağı dökülerek yakılsa, namusu da kirletilse, binlerce şehid de verse Çeçenlim, 1948’den beri Hindu zulmü altında inletilse de Keşmirlim, zafer yakındır. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

863) Sayamayacağımız bütün bu hakâretleri Müslüman olduğumuz için bizlere revâ gören Batı’nın, kendilerinin hazırladıkları hile ve desiselerin içinde boğulacağı günler yakındır. Yeter ki biz 1 Milyar Müslüman, 48 ülke uyanıp tekrar asliyetimize, bizi biz eden değerlere sarılabilelim. Ilımlı Müslüman, radikal Müslüman sözleriyle aramıza fitne sokanları tanıyabilelim. Hepimizin bir ümmet olduğunu hatırlayabilelim. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

864) Faizi, zinayı ve ahlaksızlığı yaygınlaştırarak zengin kaynaklarımızı kullanmaya kalkışanlara fırsat vermeyelim. İmanımızı sosyal hayatta da geçerli kılarak siyasi, kültürel ve ekonomik yönden başarılı olabilmek için ilmi çalışmalara girelim. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

865) Davasından vazgeçme şartıyla her türlü imkanı sağlayan müşriklere Peygamberimiz (sav)’in:”Ya Hak hakim olur ya da Muhammed ölür.” dediği gibi, bu yolda sebat ve azim gösterebilelim. Her türlü ezâya maruz kalan Ashabın tavizsiz tavrını ele alabilelim. (Yusuf’un Kokusu-YD Nisan 1996)

866) Yiyip içtiklerimizden, oturup konuştuklarımıza kadar, bakıp seyrettiğimiz yayınlardan, okuduğumuz basına kadar her şey karakterimizde olumlu veya olumsuz etkiler bırakmakta. Arkadaşlık kurduğumuz kimseler etkili olduğu gibi, giyilen elbiseler bile bizde etkiler bırakır, huyumuzda. (Batmayan Güneş-YD Mayıs 1996)

867) Zahirde küfür galip görünse bile imanları ile Mü’minler mağlup değillerdir. (Batmayan Güneş 2-YD Haziran 1996)

868) Müjdeler olsun saadet asrı geliyor, biz buna ümitvarız. Abdullah İbn Mes’ud (ra), ilahi mesajı kafirlere okuduğunda bütün müşrikler üzerine çullanmıştı. İbn Mes’ud (ra)’un:”Kafirleri güçsüz ve mağlup gördüm. Ben ufak tefek bir kimse olduğum için kafirlerden birinin bile bana gücü yetebilirdi. Ama güçsüzlermiş ki hepsi birden hücum etti.” buyurduğu gibi bugün de Batılıların dünyada nerede bir Müslüman varsa onu avlamakta yek vücut oluşları, onların zaaflarını, mağlubiyetlerini bize haber vermektedir. (Batmayan Güneş 2-YD Haziran 1996)

869) Vazife aldığınız Efendinin tavsiyelerine uyun. Sadece aldığınız ders ile de kalmayın. İsyan olmayan emirlerine tam teslim olun. Aldığımız dersle kalmakla, tam teslim olmamız, ameliyata muhtaç hastanın, ameliyattan korkup ilaçlarla biraz olsun ızdırabını dindirmeye çalışmasına benzer. (Aşk Ateşinde Manevi Ameliyat-YD Temmuz 1996)

870) Aldığımız Evrâd ve Ezkâr ile kalbimizdeki şehevi, hayvani duygular biraz sakinleşir ama bu sınırlıdır. İrademizi sınırsız iradeye teslim edecek olan mürşid-i kâmil’e tam bağlanıp, verdiği emirlere harfi harfine riayet edersek (ilahi emirlere uygun olmak şartıyla), mânen ameliyat olur, kalbi hastalıklardan biiznillah kurtuluruz. Bu konuda sebat eden pek çok insanın manevi ödüllerle mükafatlandırıldıkları sabittir. (Aşk Ateşinde Manevi Ameliyat-YD Temmuz 1996)

871) Kardeşler, saatin çalışmasını temin eden çarklar gibidir. Çarkın dişlilerinden biri kırılsa saat çalışmaz. İhvan (Allah için kardeş olanlar) da böyle şer’i emirlere riayetsizlikle biri bozulursa, füyüzât-ı ilahiyye çarkı dönüp, gönüller Zikrullah ile çalışmaz, gaflet hasıl olur. İçimizdeki gaflet, mürşid-i kâmil’den aldığımız dersler şöyle dursun namazlarımıza bile sirayet eder. Sabah cemaate katılmaz, sohbete gelmez ise bir insan buz gibi olur. (Aşk Ateşinde Manevi Ameliyat-YD Temmuz 1996)

872) Serkeş atın üzerine vurulan yük onu uysallaştırdığı gibi, bütün putların anası durumunda bulunan ana put nefsin ıslahı için de az yemek, az konuşmak, az uyumak, uzlet ve riyazetle ibadet ve tâât gereklidir. (Dervişin Künyesi1-YD Eylül 1996)

873) İrşadımız için, ıslahımız için bir asker künyesini nasıl ezbere sıralıyorsa bir mü’min, bir derviş de şu esasları bilir ve tatbik eder: 1- Helal gıda almak, az yemek, oruçtan faydalanmak. 2-Kur’ân-ı Kerim’i mânâsıyla okumak, ahlakıyla ahlaklanmak, namazı huzurla kılmak. (Dervişin Künyesi1-YD Eylül 1996)

874) Ateşle uslanmayan, zemheri cehennemiyle yola gelmeyen nefsin ıslahı, oruç ve midenin bir müddet aç kalmasıyladır. Peygamber Efendimiz (Sav), “Ey gençler topluluğu! Evlenin. Buna gücünüz yetmezse oruç tutunuz…” buyuruyorlar. Materyalist düşünce, kapitalist görüşün tesiriyle tıka basa üç öğün yiyoruz. Sıddıklar günde bir vakit yer ve oruçtan faydalanırlar. Bir kısım hastalıklar için; mesela şeker hastalarına “Tahdit (sınırlama) var, perhiz yok.” derler. (Dervişin Künyesi1-YD Eylül 1996)

875) Bir kısım sözde irşadcıların, tekmil-i sülûk (manevi gelişme, ruhi olgunluk, letaifler, letaifi âlem-i emr ve letaifi alemi halk, kalb, ruh, sır, ahfi ahfa, nefs, zikri kûl, zikri sultani, nefy-ü isbat, murakabeler) yapıldıktan sonra Kur’ân-ı Kerim okuyabilirsiniz demeleri cidden çok büyük bir hatadır. Başta farz-ı ayn olan bilgiler (namaz, oruç, hac, zekat, cihada ait vb) sonra da nafile olan evrad ve ezkar çekilir. Hafız olanlarımız günde bir cüz, diğerleri durumlarına göre her gün Kur’ân-ı Kerim’den okumayı âdet edinmelidirler. (Dervişin Künyesi1-YD Eylül 1996)

876) İhlas, şeytana pabucu ters giydiren bütün hile ve desiselerini suya düşüren ahlaktır. (İhlas-YD Ocak 1999)

877) İhlas, önünden, arkasından, sağından ve solundan gelerek, insanın gönlünü karıştıran mel’una:”Senin burada yerin yok. def ol hain!” dedirten güzel huydur. (İhlas-YD Ocak 1999)

878) İhlas, “Tam 40 yıldır Allah (cc), gönlüme nazar eder, orada kendisinden gayrısını görmez.” diyen âriflerin en büyük sermayesi.2 Meleklerin bile kayda güç yetiremediği, mükafatı sonsuz olarak ödenen bir sırdır. (İhlas-YD Ocak 1999)

879) İhlasın sebebi imandır. İhlas, şirkin her nevinden, dini ifsat edecek bütün şehevi arzulardan kaçınmaktır. Her amelin kabulünün ihlasa dayanması onu vacip kılmıştır. (İhlas-YD Ocak 1999)

880) İhlas katıksız ameldir. (İhlas-YD Ocak 1999)

881) İhlas sahibi kulların erişeceği mükafat:

1- Hakkın rızası,
2- Taatlerin Kabulü,
3- Kurtuluşa erme
4- Felah ve salaha erme. (İhlas-YD Ocak 1999)

882) İmanın bereketi olan ihlas, bizi salih amele götürür. Salih amelin karşılığı da hesapsız ödenir Mevlâ katında. (İhlas-YD Ocak 1999)

883) Kafirin, küfürden imana, mü’minin emri ilahiye imtisalle (Allah’ın emirlerini gözeterek) İslam’a; Müslimin de, her an Rabbim beni görüp, gözetiyor düşüncesiyle ihsan mertebesine erişmesi için bütün insanlara şefkat gösterir Mürşid-i Kâmil. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

884)  İntikam sahibi olan Mevlâ, riba alıp verene Kur’ân-ı Kerim’inde, velisine, dostlarına düşman olanlara da Hadis-i Kudsi’sinde harb ilan ediyor. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

885) Üşümesin diye soğuktan çocuğunu korumak için üzerini örtmek, insanlar sıkıntıya düşmesin diye ihtiyaçlarını gidermek değildir sadece şefkat. Asıl merhamet, namaz ve dualarımızda,” Ya Rabbi! Ateşin azabından bizi koru!” (Bakara 201), niyaz ve yakarışında belirtilen ikaba, ateşe girmemek, Allah’ın Cemaline ve Zâtına kavuşmak için yapılan ikaz ve uyarılardır. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

886) ” Ya Rabbi! Ateşin azabından bizi koru!” (Bakara 201), Nasihatinden mahrum olan ana ve baba bizim ruhumuzu arştan ana rahmine, oradan da dünyaya getirirken, Mürşid-i Kâmiller de, şefkat ve merhametle tarif ettikleri Evrâd ve Ezkârla, nasihat ve hayırlı tavsiyelerle, ruhumuzu, bizim geliş yerimiz olan aslî vatanına, arşa götürürler. Bizi ulvî âlemden indiren mi, yoksa kudsî âleme çıkaran mı daha muhteremdir, varın siz kıyas edin. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

887) Bayezid (ks)’in Zikrullaha başlamadan ağzını gül suyu ile yıkaması, sigaralı ağızları düşünceye sevk etmeli. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

888) Kimi zikrettiğimizi, O’nun isimlerini, efal ve sıfatlarını düşünerek tazimle, huzur ve erkanla bir defa “Allah” demek, binlerce defa “Allah” demekten üstündür. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

889) Zikir, yalnız dilin Lafza-i Celâl’i tekrarı değil, yapılan zikirle, ferdî, ailevî, içtimaî görevleri, Allah ve Rasulünün doğrultunda yerine getirmektir. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

890) Ana ve baba, kim olursa olsun her ferdin,  evladını Kur’ân tilaveti, ehl-i beyt ve Rasulullah sevgisiyle yetiştirmesi, tacirin ticaretini, doktorun tabipliğini, muallimin talimini, çiftçinin mahsulünü, her meslek sahibinin, vazifesini en güzel bir biçimde icra etmesidir zikir. Talim olunan zikirler, bizi her türlü kötülükten men etmiyorsa Habibullah’ın ifadesiyle ancak, bizi Allah’tan uzaklaştırır o zikir.  (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları III-YD Ocak 2001)

891) İbrahim (a.s.) in yaptığı, Hakk’ın, nurdan kurduğu baba ocağı Kâbe, yapısıyla, üzerinde ayetlerle işlemeli örtüsüyle, bütün heybet ve ihtişamiyle, evladını bağrına basan şefkatli bir baba gibi, rahmet ve merhamet kollarını açıp, kucağına alır ziyaretçilerini. (Umre Yolculuğu-YD Şubat 2001)

892) Atamız Adem(a.s.) ile Havva anamızı buluşturan, gösterdiği tevazu ile, hacıların haccını, belli bir vakitte isbat-ı vücud etmeleriyle kabule şayan kılan, anadan doğduğu gün gibi günahların yok olup paklanmasına vesile olan kudsî bir dağdır Arafat dağı.

893) Müsabakaya girip boyayla, cilayla, envayi çeşit renklerle duvarını süsleyen Roma ustasının esrarengiz sanatına karşı; kum, kireç ve çimento karışımı harcıyla, sıvaya sıvaya duvarını âyine gibi yapıp, karşı duvardaki süsleri, pırıl pırıl kendisinde parlatan Çin ustası gibi zikir ve fikirle, Hakk’a duyduğu derin saygı, haşyet ve tazimle kalbini nurlandıran halis kul da kitaplardan, hocalardan aldığı ilimle kafasını tezyin eden ulemanın ilmini, fen ve sanatını gönlüne aksettirerek âlemi tenvir eder. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları IV-YD Şubat 2001)

894) Mürşid-i Kâmiller, hata ve kusurları biiznillahi Teâlâ müşahede ederek giderir. Allah ve Rasulüne aşık bir kul haline getirmektir gayeleri, kendilerine tabi olanları. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları IV-YD Şubat 2001)

895) Müridin hedefi, Peygamberimiz (sav)’in aşkına ermek olmalı. Oradan da Rabbimizi bulmalı. Bu aksal gayeye erişemeyen bizleri de öğüt ve nasihatleriyle ıslaha çalışırlar Evliyaullah. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları IV-YD Şubat 2001)

896) Mürşid-i Kâmiller, hedefi gözetleyenlere sükûtî irşadlarını yaparken, bizlere de sözlü uyarılarla istikameti tayin ederler. İrfan çiçeklerinin açtığı, tecelli nurlarının aksettiği gönül bahçelerinin eşsiz nimetlerini, şeytan ve nefis kurtları yiyip talan etmesin diye Dînî görevlerimizi anlatırlar saatlerce. (Mürşid-i Kâmilin Vasıfları IV-YD Şubat 2001)

897) Derviş gece ve gündüzleri rabıta ve murakabesiyle, arştan inen feyiz ve tecellilerle dolarak, alemi tenvir eder. (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

898) Nefsi ıslah için insanlardan ayrılıp, daracık bir mekanda azıcık yiyecekle yetinip vakit geçirmenin anlamı olan halvet; Ashâb-ı Kirâm’ın talip olduğu çileyi örnek alarak, “Zahirde halkla, batında Mevlâ ile” olmaktır. Dışarıya kapalı, Allah’a açık olan o mekanda, vücudu da kabir yaparak, “Ölmeden evvel ölme.” sırrına erişmektir.  (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

899) Unutkan olmamızdan dolayı bize insan denmiştir. En çok gaflete düştüğümüz iki husus:

1- Ezelde verdiğimiz söz ve
2- Hiçbir zaman unutmamamız gereken Halikımızdır. (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

900) Hırka ve taca, unvan ve şecereye takılıp kalmaz Mürşid-i Kâmil. Allah’ın katında olanlara meylederler. (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

901) Nefsaniyetin, benliğin yok olup, kişinin, Hakk’ın katında var olması, iradenin Allah’ın iradesinde yok olması, ahlak-ı seyyienin, kötü ahlakın yerini ahlak-ı hamidenin, güzel ahlakın almasıdır mahviyet. (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

902) Mürşid-i Kâmiller, inanç bakımından bozuk olanlara, iman esaslarını; ibadette kusurları olanlara da Cenâb-ı Hakk’ın emirlerine uyup, yasakladıklarından uzaklaşmanın kulluğun gereği olduğunu, taatlere devam edenlerin de Allah’ı görür gibi ibadet etmelerini, biz O’nu göremesek dahi, Allah’ın bizi müşahede ettiğini tefekkür ederek, “İhsan” mertebesinde kulluğumuzu yerine getirmemiz gerektiğini her fırsatta hatırlatırlar. (Sâlik’in Vasıfları ve Ahlâkî Yapısı-YD-Mart 2001)

903) Rabıta döneminde, devamlı rabıta; murakabe döneminde ise, vakitleri devamlı murakabe ile geçirmeli salik. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

904) Sâlik, huzurlarında mürşid-i kamilin, kalbi, devamlı istifade için açık bulundurmalı. Avını bekleyen biri gibi, gözünü, gönlünü mürşidinden ayırmamalı. Asker arkadaşıyla konuşur gibi, bağırıp-çağırarak konuşmamalı. Sözlerini tutup Hakk’a ermek için edebe riayet ederek, mehabetini gönlünden kaybetmemeli mürşidin. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

905) Fena, yok olmak; kötü ahlaktan güzel ahlaka geçmektir. Allah’ın halk etmesiyle dünyaya, olgunluğun son sınırı olan, “Ey huzur içinde olan nefis! Sen Rabbinden razı, O da senden razı olarak Rabbine dön.” hitabıyla Allah’a kavuşmaktır fena. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

906) Bize, Efendimiz (s.a.v)’in ve Cenab-ı Hakk’ın sevgisini aşılayan Nebilerin varisleriyle hemhal olmak, fenâ fi’ş-şeyh olmaktır. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

907) Bütün eşyayı, Yunusça, yaratandan dolayı sevmek, Hakk’ı bulup halka hizmet etmek, “İman edenlerin Allah’a sevgisi daha kuvvetlidir.”(Bakara 165) hitabına erişmek fenâ fî’llah makamıdır. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

908) Değil insanlar, Sıddik (r.a.)’in ayağını sokan yılan, irtihalinde Peygamberimiz’in, kafasını yerlere vura vura ölen deve, hutbe okurken üzerine çıktığı hurma kütüğünün, firakıyla Efendimiz (s.a.v)’in inlemesi, hep Rasûlüllah (s.a.v)’ın aşkındandır. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

909) Dünyanın âlâyişine, süsüne kapılıp, ahireti ve oradaki güzellikleri, Allah’ın lutf edeceği nimetleri unutmamalıyız. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

910) “Kişi arkadaşının dini (ahlakı) üzeredir.” hadis-i şerifine dikkat ederek, konuşup-görüştüğümüz kimselerde iki özellik aramalıyız:Ya zikrettirmeli, ya da Allah’ın yüce kudretini ve görevlerimizi fikrettirmeli, düşündürmeli. İnsanların kötü huylarından daima uzaklaşmalıyız. Zalimlerle göz göze gelmemiz bile kalbimizi yaralar, Aleyhisselat ü vesselam Efendimiz’in beyanlarına göre. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

911) Nefsin emrini, şeytanın aldatmasını, dünyanın yersiz cazibesini terk etmedikçe ve kötü sıfatlı insanların şerrinden emin olmadıkça fena haline, yersiz duygulardan güzel duygulara, ahlak-ı Muhammediye’ye erişemeyiz. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

912) Kişi sadırda bulunan kalp, ruh, sır, hafi ve ahfa’yı zikirle ihya ederek, “Onları, Allah, karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” kelâm-ı İlâhî’si ile, küfürden, nifaktan, şehevi ve hayvani duygulardan, şek ve şüpheden, tereddütsüz imana, İslam ve ihsana (Allah’ı görür gibi taat yapmaya) kavuşturur. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

913) Sol memenin altında bulunan, nuru sarı, Adem (a.s)’in kademi, ayağı altında olan kalp; zikirle, bilhassa rabıta ile, Hakk’ın feyzini mürşid-i kamilin arş-ı azam olan gönlünden içerek yanar, batar ve şiddetle vurmaya başlar, tarif olunmaz bir zevk hasıl olursa, mükafatını bizzat Rabbimizin ihsan buyurduğu, dil hareket etmeden yapılan, Sıddık-ı azama öğretilen kalp zikri talim edilir ehlince. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

914) Sağ memenin altında bulunan, kırmızı renkte nuru olan ruh, kalbin üzerinde bulunan, nuru beyaz olan, Nuh ve İbrahim (a.s.)’in kademi altında bulunan sır da, ruhun üst kısmında, nuru siyah, İsa (a.s.)’nın kademi altında bulunan hafi de, döşün tam ortasında yerini alan, nuru yeşil olan, Cenab-ı Muhammed Mustafa (s.a.v)’nın kademi saadetlerinin altında bulunan ahfa da, kalpdeki gibi haller olur zikre başlarsa o vakit “Onların sadırlarında, içlerinde kin namına (hasetlik ve her türlü ahlaki rezalet)ne varsa hepsini söküp atmışızdır.” buyrulan cennet ehlinin halleriyle hallenir derviş. Şeytan ve nefsin istilasından sadır ülkesi kurtulur biiznillahiteala. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

915) Hükmü altında bulundurduğu sadır ülkesini kaybeden, alnın ortasında yerini alan nefis de, ister istemez teslim olur. Manen, kılıç elinde gelen mürşid-i kamilin katletmesiyle kötülüğünü atan nefis, Allah’ı zikirle durulmaya başlar. “Gerçek kurtuluş bulmuştur onu (nefsi) temizlikle parlatan.”(Şems 9) (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

916) Emir aleminin zikrinden sonra, halk alemi (su, hava, ateş ve toprak) diye belirtilen beden de zikr ile nura kavuşmaya başlar. Vücudun her zerresi de zikrullaha geçerek, zikr-i kül olur beden. Çam kozalağı gibi düşünülen vücut; ânî, tepeden tırnağa nura boyanarak zikr-i sultani olur. Nurdan yaratılan ruhla, kötülüğün menbaı olan nefis, zikir sayesinde birbiriyle anlaşarak bedende sulh temin edilir. Zaten tasavvufun anlamı da budur. (Seyr-i Sülûk-YD Nisan 2001)

917) Her biri bir sema katında bulunan Peygamber’in ayakları altında bulunan letâifle, yedi kat semayı geçip, O’ndan başka her şeyi yok farz ederek, Allah (cc)’ın her an kulunu gözetlediğini tefekkür etmektir murâkabe. (Seyr-i Sülûk-YD Mayıs 2001)

918) Salihler, geceyi ibadetle geçirdikleri gibi, seher vakitleri de yatmaz, kusurları için af talep ederler Cenâb-ı Hakk’tan. Müttakiler, Hakk’tan korkup, emrine uyup, nehyinden kaçarlar. Allah’ın, “Gece de pek az uyurlardı. Ve seher vakitleri onlar istiğfar ederlerdi.” (Zariyat: 17-18) ayetine uyarlar. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

919) Doktor, ilaçlarını verirken hastasına, ne zaman kullanacağını da tembih eder. Aksi halde pek tesiri olmaz ilaçların. Evrad ü Ezkarın çekilme zamanı da, değerini Peygamberimiz (sav)’in doğumundan alan, gecenin üçte ikisi geçtikten sonra, keyfiyeti meçhul olarak, Rabbimizin her gün dünya semasına indiği ve “Dua eden yok mu? Duası kabul edilecek, bir haceti olan yok mu? Günahları af olunacak, bağışlanacak.” {H. Şerif, Ebu Hureyre (ra)} diye nida olunan seher vaktidir. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

920) Seher dört mevsim içinde suların çağladığı, kuşların ötüştüğü, güllerin, çiçeklerin açtığı, tabiatın çiçeklerle donatıldığı ilk bahar gibi kıymetlidir. Rabbi ile, Maşuk-i Hakikiyle mahrem olmak için âşıklar, seheri iple çekerler. Nihayetinde de, “Geceler ne tez geçiyor Ya Rab!” diye yakınırlar. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

921) Verilen Evrâd ve Ezkârın yapılmamasında bir sorumluluk var mı? diyenlere cevabımız: “Münafığın üç alameti vardır. Söylerse yalan söyler. Verdiği söze muhalif davranır (sözünde durmaz). Emanete hıyanet eder.” Hadis-i Şerif’idir. Alınan ders, bir ahit, bir sözleşmedir. Riayetsizlik bizi, amelde nifaka götürür Allah korusun. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

922) Bedenle yaptığımız taatle Mecnun’un, Leyla’nın çadırına varıncaya kadar durup-dinlenmediği gibi, gece-gündüz yola devam etmeliyiz. O çadıra vardıktan sonra da, bedenimiz ruhumuza dahil olarak irfan semasına uçmalıyız. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

923) Yapılan vazifede (Evrad ü Ezkar) haz ve huzurun bulunmamasına sebep şunlardır:

1- Şer’i görevlerdeki kusurlar.
2- Dünyanın geçici  zevklerine duyulan ilgi.
3- Kalbi fesat insanlarla düşüp kalkma. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

924) İbadet, sırf Mevlâ rızası için yapılır. Şer-î edeplerde kusurumuz yoksa, bundan keder edilmez. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

925) Seherde yapılmayan vazife (Evrad ü Ezkar), gündüz de yapılır. Hepsini bir anda yapmak mümkün olmazsa, ara ara da yapılabilir. Görev alınırken niyetimiz, “Bu aldığım ders vasıtasıyla ben, Rabbime kavuşacağım.” olmalı. Atılan adımdan asla dönülmemeli. “İki günü denk olan ziyandadır.” Hadis-i Şerif’ine kulak vererek daha ileriye adım atılmalı. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

926) Kalp arsası evrat ve ölüm tefekkürü ile hüzünlenir, gözden yaşlar akıp yüzler ıslanırsa, arştan inen füyüzat-ı ilahî, mürşid-i kâmil vasıtasıyla, gönülleri rabıta-i şerife ile nura gark eder. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

927) Lafza-i Celâl kabiliyete göre içten ve dıştan tarif edilir. İsyandan kaçılarak, kalbe atılan manevi tohumlar gelişip meyve vermeye başlar. Evvela kalp yanar, batar sonra kuvvetli bir şekilde çarpmaya başlayınca, Mükafatını bizzat Peygamberimizin verdiği kalp zikri ehlince tarif edilir. Bütün letaifler bu tarzda ehil kimseler, icazetli kişiler tarafından öğretilerek vücut, hayvaniyetten zulmetten kurtularak nûra boyanıp mükerrem insan olunur. (Seyr-i Sülûk-YD Haziran 2001)

928) Rabıtasız ders olmaz. Rabıtasız dersi, bir mahalle caminin imamı da tarif eder. Mürşid-i Kamil, muazzam bir nur olarak tasavvur edilir. Arş-ı azam olan kalb-i saadetlerinin altına kalp, bu dünyanın genişliğinde bir kap şeklinde düşünülerek konur. “Ya Rab! Füyuzat-ı İlâhîni, üstazımın gönlünden, benim kalbime lütfet” diye, en az on-on beş dakika kadar tefekkür eder. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

929) Suretini hatırlamaktan maksat mürşidin, Allah (c.c.) ve Resul (s.a.v.) ünün ahlakıyla ahlâklanmaktır. Üsve anlamına, hareketi bir başkasınca taklit edilen kimse manasına gelen rabıta, Peygamberimiz (s.a.v.) in ve Allah (c.c.)’ın muhabbetinde yok olmaktır. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

930) Kendisini, su üstünde saman çöpü veya ağaç yaprağı gibi, seccade üzerinde kaybolmuş bir vaziyette bilmektir ğayb hali. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

931) Ölüm düşüncesiyle, günahlardan duyulan nedametle arınan gönül, mürşid-i kamilin arş-ı azam olan kalbinin  altına konarak rabıtaya geçilir. Bu sayede Allah’ın feyzi kana kana içilir. Rabıta güneşi ve zikrullah ateşiyle yanan, iğne gibi batan ve kuvvetle çarpan kalp, fena ahlak mikroplarını yok ederek güzel ahlaka geçilir. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

932) Rabıtayla Hakk’ın feyzini, mürşid-i kamilin gönlünden içmesi salikin, yola devam eden âşıkın, Keban veya Hirfanlı’dan gelen ceryanın, trafo vasıtasıyla evlere alınması gibidir. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

933) Süt emen yavrunun, yağ ve bal gibi taamları yeme haline gelinceye kadar, anasından süt emmesi, kanatlanıp uçuncaya kadar kafesteki kuşun, anasının getirdiği yiyeceklerle büyümesi gibi değerlendirilmelidir rabıta. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

934) Bir fidanın gelişmesi için yapılan her türlü bakım, toprağı, gübresi, sulanması, ilaçlanıp budanması; istiğfar, tevhit, salat ü selam, ölüm tefekkürü ve zikre benzer. Rabıta ise güneşe benzer. Güneş olmayınca, diğer işlemlerin hiçbir anlamı kalmaz. İlla güneşten gıdalanması şarttır. Bahçelerimizde, güneş görmeyen meyveler küçük, tatsız, ama güneşten istifade eden elmalar, sulu, tatlı, kırmızı ve büyük olur. (Seyr-i Sülûk (Rabıta)-YD Temmuz 2001)

935) İnsanların birbirinden farkı ne etinde ne kemiğinde ne de boy ve bosundadır. Üstünlük ruhunun kemâlindedir. (Müslüman’ın Kimliği-YD Ağustos 2001)

936) Mü’minin evsâfı maddeler halinde sıralamakla bitmez. Gerçek mü’min; hayatının her safhasını Kur’ân-ı Kerim’e göre tanzim edendir. (Müslüman’ın Kimliği-YD Ağustos 2001)

937) Semavat, ölü yere rahmetini indirmezse; arz, sebze ve meyvesini vermezse ALLAH (c.c) korusun kıtlık başlar, huzursuzluk meydana gelir dünyada. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

938) Gönüllerdeki pınarlar, çaylar, ırmaklar, denizler, deryalar kurusa, ne felaketler gelir kişinin başına. Kurusa imanın pınarı; inançsız, ateist, nankör, Hakk’a ortak koşan zalimler türer alemde. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

939) Çekilse İslâm’ın suyu; namazsız-niyazsız, birbirleri ile geçinemeyen; arsız, huysuz, gönlü, ruhu dar cemiyet meydana gelir alemde. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

940) Bitse ahlâkın membaı ibrede bakan gözler, hasretle, şehvetle bakar döner gön deliğine, çam budağına. Cansız varlıkların bitkilerin, hayvanların ve bütün alemin zikrini duyan kulaklar döner kepçeye. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

941) Mü’minin kulağı Hakk’ı işitmezse; fakir mi, yoksul mu, bir dilim ekmeğe muhtaç düşkün mü, kurtarayım şu mazlumu diye uzatmaz yardım elini. İnsanların hakkını çiğner, yapar onun-bunun gıybetini, yalanı dolanı söyler durur, kirletir, Hakk’ın kalemi ve en büyük nimet olan dilini. Hayr yollarda koşmayı bırakır, ahiretimizi mahveder, isyanda dolaşır durur ayağı. Öğüt-nasihat duymaz, anlamaz olur kalbi, Kur’ân’ın diliyle bu tipler, hayvanlar belki de hayvanlardan aşağı gafiller olur. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

942) Maddi ve manevi kaynaklarımızın kuruması, her şeyin hayatı olan suyun çekilmesiyle, hiçbir canlı yaşamaz kainatta. Adi bir sudan yaratılan insan nesli kesilir, hele bir de arştan inen rahmet suları çekilse, Allah’a taat kılan kul, Rasûl’ün (s.a.v) hayatını takip eden, nûr ve tecellîlere eren, yaradılış sırrını bilen hakikat ve marifet eri kalmaz hiçbir yerde. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

943) Gelin kurutmayalım kaynakları, alemin sulhu için yapalım sohbet. Rabbımızı tanımak için edelim zikir. Bizi Mevlâ’ya eriştirecek Arifan-ı ilahi ile kurup münasebet yapalım rabıta. Muhabbeti ehlullahın havzında rabıta ile öğrenip yüzmeyi murakabe ile kalbimizi arşa açıp atılalım vahdet deryasına. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

944) Yudum yudum içirilerek sular, isyandan itaate getirilen kullar bizim gayretsizliğimizle çoktan aza, ikiden bire, gençten pire (ihtiyar) düşmesin. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

945) Büyüklerimizin hakkını biz, yeryüzünde secde etmeyen bir fert bırakmadan yapacağımız irşat ve ıslah çalışmalarıyla yerine getirebiliriz. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

946) Azalarımızın salâhına vesile olan kalp arsasını ehil bahçıvanın nezaretinde işleyip fuyûzât, varidât, hakikat, marifet sulan ile sulayıp ihyâ etmekle memuruz biz. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

947) Her tarafından ışık süzülen kristal gibi hayırlar zuhur etmeli davranışlarımızdan. Rabbımızın benzetmesi ile “Her zaman yemişini veren meyve” olmalıyız. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

948) Gündüzünü huzurla geçirdiği için gece hayatı secdelerde ve kıyamlarda olan, havf-ı ilahi, Allah’ın azametinden titreyen haşyet sahibi kullar, iki gözü iki çeşmeye dönen âbid (ibadetli kullar), Mevlâ’mızın ‘her an meyve verir buyurduğu’ salih kimselerdir.  (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

949) Gündüzünü huzurla geçirdiği için gece hayatı secdelerde ve kıyamlarda olan, havf-ı ilahi, Allah’ın azametinden titreyen haşyet sahibi kullar, iki gözü iki çeşmeye dönen âbid (ibadetli kullar), Mevlâ’mızın ‘her an meyve verir buyurduğu’ salih kimselerdir. Gerek maddî gerek manevî sularımızı kaynayıp coşturan Allah’a dönmekten başka çaremiz yok kuraklıktan kurtulmak için. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

950) Her zaman olduğu gibi, bilhassa Ramazan-ı Şerifte gece gündüz, manasını düşünerek, ahlakıyla ahlaklanarak, şükrünü eda ederek, huzurla okuyalım Kur’an-ı Kerim’i. (Kurumasın Membalar-YD Eylül 2001)

951) Hafiz kardeşlerimiz günde en az bir cüz, okumakta yetenekli olanlarımız yarım cüz, zorluk çekenlerimiz kıraatte, bir sahife ama en az üç ayet de olsa okumalı, Kur’an-ı Kerim’i okumadığımız gün olmamalı. (Kur’ân-YD Kasım 1999)

952) Allah’a vuslata vesile olan makamları (Fenafi’l-ihvan, Fenafi’şşeyh) geçerek, Kur’an ve namaza aşık olalım lütf-u keremiyle Rabbimizin. Kulağımızı, gözümüzü, kalbimizi muhafaza ederek isyandan, O’na layık kul olmaya gayret edelim. (Kur’ân-YD Kasım 1999)

953) Küfre, şirke nifaka, her türlü isyana düşmemek için gelmiştir Hak’tan bize bu Kur’an. (Kur’ân-YD Kasım 1999)

954) Allah (c.c) korusun, “Semi’na ve asayna”, duyduk ve isyan ettik diyen zümreden bizi. “Semi’na ve ata’na”, duyduk ve itaat ettik diyen kullardan kılmasını dileriz O’ndan. (Kur’ân-YD Kasım 1999)

955) Maddi ve manevi dertlere şifa, bunalan, daralan gönüllere safa bu Kur’ân. “Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir öğüt, gönüller derdine bir şifa ve müminler için bir hidayet ve rahmet geldi” (Yunus: 57). Tırnak kesiminden tutun da, ev hayatına, ticaret ve gök cisimlerine, yer altı ve yer üstü kaynaklarına kadar her şeyi haber verir bu muazzam Kitab-ı Kerim. (Kur’ân-YD Kasım 1999)

956) Bilim yokluk kavramını ancak sıfır hacmindeki noktayla tanımlar. Sıfır hacmindeki nokta yokluk anlamına geldiğine göre, kainatta yoktan varolmuştur. “O, göklerin ve yerin örneksiz yaratıcısıdır. Birisi yapmayı isteyince ona yalnız ‘ol’ der. O da oluverir” (Bakara: 117). (Kur’ân-YD Kasım 1999)

957) Işığı on altı milyar yıl sonra gelen “Kuasar” adı verilen gök cisminden tutun da, içinde güneş gibi iki yüz milyon yıldız barındıran Samanyolu galaksisi ve sayılamayacak kadar çok, iki yüz milyar galaksiyi en küçük zaman biriminde yaratan hiç şüphesiz Allah Teala’dır. “Big Bang” dedikleri söze, Dr. Allan Sandage, bilim Allah’a götürüyor diyerek, Kur’an-ı azimüşşandaki şu gerçeği ifade eder. ‘O’nun emri, bir şeyi dileyince ona sadece ‘Ol’ demektedir. O da oluverir’ (Yasin: 82). (Kur’ân-YD Kasım 1999)

958) Diğer kitaplar gibi belli bir zamanla da sınırlı değildir. İleriye dönük birçok hususlara dikkat çeker Kur’an-ı Kerim. (Kur’ân-YD Kasım 1999)
“Hem binesiniz diye, hem de ziynet olmak üzere atları, katırları ve merkepleri de yarattı ve bilemeyeceğiniz daha neler yaratacak.” (Nahl: 8). Yerde, karada, denizde, havada bulunan, iki bin ellide hava trafiği diye sözü edilen ve nasıl olacağı bilinmeyen vasıtalara işaret eder bu muazzam Kitab-ı Kerim (Kur’ân-YD Kasım 1999)

959) Velûd, çok doğuran kadının hayırlı olduğu gibi, toprağın da münbit olanı değerlidir. “Güzel memleketin bitkisi, Rabbinin izniyle iyi çıkar. Kötüsünün ise çıkmaz. Çıksa da bir şeye yaramaz” (A’raf, 58). (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

960) Arapça’da ‘Ümm’, anne tabiri; asıl, toprak olarak da ele alınır.Yapımızı, fıtratımızı bozmadan verimli insan olmaya gayret eden arz, güneş, ay ve yıldız, ölü toprağa hayat veren yağmur ve karla sema, kulluk görevini en güzel biçimde yerine getirsin diye hizmet eder insanoğluna. “Görmediniz mi Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini sizin emrinize vermiş, açık ve gizli olarak nimetlerini üzerinize yağdırmaktadır.” (Lokman, 20). (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

961) Sorumsuz varlıklar, hesapsız nimetlerini sunarken bizlere; hilafetle, ibadetle, ilahi tekliflerle yükümlü olan insanoğlu neden mükrim, ikram eden, ihsan eden olmasın? Neden; üstünlüğü sadece etinde, kanında, derisinde, boyunda ve posunda olmayan ademoğlu, nefsiyle, ruhuyla, ulvi değerleriyle kemale erip olgunlaşmasın?  (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

962) İcazetini Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’dan alan, manevi bahçıvanın elinde nefsini; az yeme, az uyuma, az konuşma, istiğfar, tevhit ve salat ü selamlarla mutmainneye erdiren, kötülüklerden tamamen kurtaran; kalbi, zikir, rabıta edelim. Kalıbı, yemesi-içmesi ve konuşmasıyla seçkin olan insan, rûhi ve manevi cihetiyle de faziletini Allah’ın eşsiz kelamında bulur. “Biz insanı (akıl, irfan ve ahlakıyla) en güzel biçimde yarattık.” (Tin, 4). (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

963) İyi bir ziraatçının bakımıyla senede üç kez meyve veren toprak, yılda yedi defa yemiş veren ağaç, bütün güzellikleriyle hizmet ve murakabelerle -Allah’ın her an kendisini gözetlediğini düşünerek- rıza makamına erdiren ruh sahipleri ancak faydalı olur cemiyete. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

964) İnsan, farz taatlerle birlikte, nafilelerle Hakk’a yaklaşınca, gözü, hasetle değil ibretle bakar. Eşyanın hakikatine erer, sırlar keşfeder. Akan sular dağların göz yaşı diye düşünür, kendi gözünden akan yaşlar hûn, kan olur. insanların malına, kadınına-kızına, namusuna muhafaza ile bakarak gerçek mümin olur. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

965) Allah’ı zikretmeyen hiçbir mahlukun olmadığını tefekkürle kulakları, cansız varlıkların, taşın, toprağın, bitkilerin ve hayvanatın teşbihini duyar. Hakkı elinden alınan, aç ve susuz, muzdarip insanların imdadına kulak verir. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

966) Hakiki Müslümanın, bir müminin ihtiyacını karşılarsam, benim de Ahirette mühim bir hacetim yerine getirilir Hak tarafından diye, muhtaçlara uzanır eli. Düştüğü maddi ve manevi bataklıktan, isyan ve günahtan kurtulmak için yalvaranların eli, kolu, kanadı olur. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

967) Samimi Mü’min, dünya işlerini, Ahireti kazanma düşüncesiyle yaparak, her nefes ve adımda Mevla’ya koşarak, Hz. Ömer (r.a.)’in, “Her nereye gitse hayırla döner.” buyurduğu Ebu Ubeydetü’bnü’l-Cerrah (r.a.) ahlakında bir er olur. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

968) Samimi kullar, kalplerinin güzelliği ile, gözü kulağı, eli ayağı hizmet verdiği gibi, gönülleriyle de hesaba sığmaz ikramlar, lütuflar yapar istidatlı, kabiliyetli insanlara. Kur’an sevgisi, Rasûlullah (s.a.v.) aşkı ve ehl-i beyt muhabbetiyle yetiştirir evlatlarını. Tabilerinin, inanç esaslarını, ibadet ve insanlarla güzel geçimini, nefislerinin ıslahını teminle, onları en faydalı hale getirir cemiyete. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

969)  Yumruk kadar uranyum madeni, binlerce ton kömür harcamaya ihtiyaç kalmadan, bir gemiyi dünyanın etrafında iki kez döndürebiliyor. Allah korusun, küçük bir mikrop da yüz kiloluk adamın hayatına mal olabiliyor. Ebedi hayatımızın mahvına sebep; isyan, tuğyan, hata ve günah gibi fena ahlak mikroplarını kalbimizden çıkararak insanlığa en faydalı insan olalım, meyve verelim. (Meyveli Ağaç-Aralık 2001)

970) Murâdı Hakk Teâla olan O’na tam yönelmeli. (Hakk’a Vâsıl Olmak-YD Ağustos 1998)

971) Allah’ın yüce kudretinin eseri olan şu kainattaki varlıklara nazar ettiğimiz zaman insanoğlunun dışında bütün mahlukatın şuur ve idrakten mahrum olduğunu görürüz. Anlayış ve fikri, üstün akıl ve meziyeti sayesinde insan hilafete, ilahî tekliflere layık görülmüştür. Fıtratına (yaratılışına) muhalif davranışta bulunmaması için de Peygamberler gönderilmiştir. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

972) Peygamberler insanların ruh ve gönüllerine hakim olmuşlardır. Firavun ve Nemrutlardan tutun, kılıcıyla ülkeler fetheden namlı komutan Napolyon, İskender ve Kayserler, emsali mağrur kahramanlar kendilerinden sonra numune-i imtisal olacak hangi usul ve kaideleri bırakmışlardır? {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

973) Ünlü nazariyeler ortaya koyan Eflatun ve Aristo gönülleri küfrün, şirkin ve kötü ahlakın kirlerinden arındıracak hangi esası getirmiştir? Mücerret aklı esas alan  bu dahilerin yolunu izleyip kurtuluşa eren âlemde kaç kişi vardır? {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

974) Sözde mütefekkirlerin, insanlığı saadete eriştirmek için koydukları kanunlar, her zaman tenkide uğramış ve bir müddet devam ettikten sonra bir başkaları tarafından ortadan kaldırılmıştır. Nerde ise her gün bir kanun yapıp bir evvelkilerini kaldıran nizam ihdas eden Solonlar’ın kanunları devam etmemiştir. İki yüz yıldan fazla mazileri olmayan, bir grubun idaresiyle gerçekleştirilen Roma senatosu, sadece bir insanın yetkisiyle ortaya konan Firavun ve Nemrutların düzeni iflas etmiştir. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

975) Taatlerini her Müslümanın tabi olacağı bir usul dairesinde yapan “kolaylaştırma”, O’nun sünneti idi. “İnsanlara namaz kıldırdığı zaman en hafif kıldıran, yalnız kıldıklarında namazı en fazla uzatan O idi.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.), insanoğlunun hayatında karşılaşabileceği bütün hadiselerde misaldir bize. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

976) Bütün servete sahip olan zengin; O’nun Fedek’ten gelen mallarından bir kısmını borcuna, geri kalanını da muhtaç olanlara dağıtılmasını emredip, onlar bitmedikçe evine girmeyen Fahr-i Kainat’ı hatırlasın. Fakir olup yiyecek bulamayan, mescid-i saadette yaygıların üzerinde açlıktan kıvrandığı halde şikayet etmeyen, “Âdemoğluna dünyada barınacağı bir evden, giyeceği elbiseden, yiyeceği kuru ekmekten, içeceği sudan başka ne lazım.” buyuran Efendimiz (s.a.v.)’i düşünsün. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

977) Efendimiz (sav), suffede ashabına ilim öğretmesiyle muallime örnek, Cibril’in önünde Ku’ran-ı Kerim talimiyle talebeye, doğmadan önce babasını daha sonra da annelerini kaybederek öksüz ve yetime, “Düzgün ticaret yapan Allah’ın dostudur.” şiârıyla, kendilerinin de iki defa Şam’a ticaretiyle tacire, birbirlerine girecek olan Mekke ulularını, Hacer-i Esved’i Kabe’ye büyük bir basiretle  yerleştirmesiyle insanlar arasında uzlaşmaya en güzel örnektir. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

978) Peygamber Efendimiz (sav), müslim ve gayr-i müslim kim olursa olsun, her ferdin hukukunu korumak için “hilfül-fudul”e imza koymasıyla insan haklarına, “Sizin hayırlılarınız, kadınlarınıza hayırlı olanlarınızdır.” Hadisiyle aile hayatında huzura, “Çocuklarınızı takip edip, onlarla ilgilenin ve onları güzel terbiye edin.” tavsiyesiyle aile reislerine, en güzel örnektir. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

979) Peygamberimiz (s.a.v.)’in emirlerine muhalefet ve sünnet-i seniyyelerini bozmanın neticesi dalâlettir. Şüphesiz Allah Teâlâ, sünnete yapışarak onunla amel eden kulu cennete sokar. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

980) Efendimiz (s.a.v)’i sevmek bizim necâtımızdır. {İki Cihan Serveri Peygamber-i Zîşânımız (s.a.v)-YD Eylül 1998}

981) Allah’a (c.c) mûti, gözü yaşlı, gönlü ateşli, Habibullah’a (s.a.v) muhabbetli, alçak gönüllü, yumuşak huylu bir mürit olmanın yolu sabırdan geçer. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

982) Dünyalara da mâlik olsa, gözünü bir avuç toprağın dolduracağını bilerek mazlumun hakkına tecâvüz etmeyen bir kanaatkârın, makam ve mevki hırsıyla hiçbir hukuk tanımayan câni gaddar olmamasının neticesi de sabırdır. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

983) İçini ve dışını ıslah ederek ülkeler fetheden fatihlerin, bütün dünyayı sulha kavuşturma azmiyle, tebliğ ve dâvete koşan mücâhitlerin yegâne sığınağı sabırdır. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

984) Şehvet, kapitalist bir düşünceye sahip olursa, Somali’nin mâdeni, Kuveyt’in petrolü, Sudan’ın ilaç deposunu yağmalayan illeti hâsıl olur. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

985) Makâm, mansıp sevdâsına düşerse şehvet, hâşâ “Ben sizin en büyük rabbinizim”1 diye tuğyan eden Firavun ve Nemrutlaşan nefsin acı akıbetine düşerek kendisinden başka hiçbir kimseyi beğenmeyen kibir illeti meydâna gelir. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

986) Şehvet; başkasının elinde olan nimetin yok olmasına taaluk ederse, kendisinden başkasına hayat hakkı tanımayan, kendilerini efendi, başkalarını koyun sürüsü kabul eden, kundaktaki bebekten tutun, savunmasız yaşlılara kadar katleden, dünya servetinin hepsi benim olacak sevdâsıyla hak, hukuk tanımayan mezmum hasetlik sıfatı zuhûr eder. Bu çılgınlıkların önüne geçerek aklı, malı, canı, dini, namusu ve bütün hukuku koruyacak olan sıfat, Habib-i Kibriya’nın târifiyle imânın yarısı olarak tanımlanan sabır ahlâkıdır. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

987) Sabır, nefsi halka karşı şikayetten men etmektir. Sabır, Dinî makâmlardan bir makâm, sülûk erbâbının (Allah’a (c.c) kavuşma arzusunda olanın) menzillerinden bir menzildir. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

988) Marifet bir ağacın kökü ve bedenî, ahvâl dalı ve budağı, ameller meyvesidir. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

989) Sabır, ubûdiyetin bir rüknüdür. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

990) Ubûdiyet dört kısımdır:

  • Şükr-i mevcûd: Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetlere hamdederek, nimetin sahibini kalb ile sevmek, dil ile övmek. O’na bütün varlığımızla kul olmaktır.
  • Sabr-ı mefkûd: Elden gidene mahzun olmamak.
  • Vefâ-ı uhûd: Elest bezminde verilen söze sadakatle ahde vefa göstermektir.
  • Hıfz-ı hudud: Allah’ın (c.c) emir ve nehiylerine dikkat ederek ilahî hükümlerin dışına çıkmamak. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

991) Sabırın üç makâmı vardır:

  • Şehvetleri terk. Tevbe edenlerin makamıdır.
  • Mukadderâta rızâ. Zuhd-ü takva sahiplerinin makamıdır.
  • Allah (c.c) tarafından gelenleri sevme. Sıddîklerin makâmıdır. (Sabır Ahlâkı-YD Ekim 1998)

992) Bela ve musibete düçar , yokluk ve darlıkta nâçâr olan kula en büyük çare sabırdır. (Sabır Ahlâkı2-YD Kasım 1998)

993) Güç ve kuvvet kaynağı, küfür ve nifaka galebenin yolu sabırdır.  (Sabır Ahlâkı2-YD Kasım 1998)

994) İnsan kelimesinin türediği “üns” sözcüğü ile, her gördüğüne, duyduğuna, olur olmaz şeylere gönül bağlayan bir vasfa sahiptir. Oysa insan, aklını başına alıp, yaratılanı yaratandan ötürü sevmeye başlarsa, mahbub-ı hakikiye muhabbet eder. (Varlığını Bilmek-YD Aralık 1998)

995)  Yâd etmek anlamına gelen zikir, Allah’ı unutmamak, nisyan ve gaflet halinde olmaktır. Dikkat edilirse taatlerin gayesi de Allah (c.c) ile irtibat kurmaktır kalben ve ruhen. (Varlığını Bilmek-YD Aralık 1998)

996) İbadetler yaratılışımızın, terbiye edilmemizin bir teşekkürüdür. “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin.” (Bakara 21) (Varlığını Bilmek-YD Aralık 1998)

997) Unutma ve hafıza nimetlerini bir düşünelim. Unutma nimeti olmasa, afetler, felaketler, facialar insan hayatını kahreder, zevk ve neşe olmazdı. Utanma duygusu olmasa, isyandan kaçıp emr-i ilahî’ye uymazdı insan. (Varlığını Bilmek-YD Aralık 1998)

998) Aklı, fikri, âzâları, rızkının temizliği ve sonsuz nimetlerle lütfu ilahîye mazhardır insan. (Varlığını Bilmek-YD Aralık 1998)

999) Ruh-u hâyvanî yok olunca, ölüm dediğimiz hadise vukû bulur. Fakat ruh-u insâninin yok olmasıyla, “Sonra O’na döndürüleceksiniz.” ayet-i celilesiyle, geliş yeri olan mele-i âlâya, arşa yükselinir. (Mevt-YD Mart 1998)

1000) Emaneti Hakk’a istediği şekilde arz etmek asıl gayemiz olmalı. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, Nasıl ölürseniz öylece Rabbınız (c)’ın huzuruna varırsınız.” hakikât-i âliyesini hiçbir zaman unutmamamız gerekir. Ölüm kapısından gerçek hayata ulaşabilmek için, bu dünyanın idrakine varalım. (Mevt-YD Mart 1998)

1001) Bir dirhem faizin otuz küsur zinaya bedel oluşuna şimdi biz ne diyelim? Allah Teâlâ her günahkâra kalkma izni verirken, Kur’ân-ı Kerîm’in tarifiyle, faiz yiyenlerin şeytan çarpmış gibi kalkmalarına şimdi biz ne söyleyelim? Mirac’da karınları şiş, içindeki yılanlar dışından görülen faizcilere ne anlatalım? (Allah(c.c)’ ın Kubbleri Altında Saklı Bir Velî-YD Ocak 2003)

1002) İşleri sağlam ve düzenli, sözleri hak ve doğru, özleri Allah (c.c.)’a aşık, marifet ve hakikat ehli, sıdk deryasında mahir bir kaptandı Sami Efendi (ks). (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1003) Sami Efendi (ks), Elinde avucunda ne varsa onu, Halikımızın yolunda sarf eden; infak ettiğine -bilinmemek için kılık-kıyafet değiştiren sâili tanıdığı halde yine de ona bolca verirdi. Cömertler cömerdi Cevâd-ı Kerîm’in sehâ ve kerem ummanında münfik, mükrim bir mürşid-i kâmildi. (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1004) Seherlerde istiğfar adeti olan, geceleri pek uyumayan, kaldığı hanelerin üzerine nurdan bir sütun dikilen, murakabe halinde yanıp-kül olan manevi alev, mü’min, müslim, âbid, muhlis bir kuldu Sami Efendi (ks). (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1005) Kaybolup da bulunan eşyasını, bir başkasının da böyle bir yitiği olur diye almayan, satın alınan evin pazarlığına yalan karıştı diye oturmaktan vazgeçen, muamele ehlinin öncüsü, müttaki, vâris-i enbiyâ idi Sami Efendi. (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1006) Sami Efendi (ks), her zaman ve her işte Allah (c.c.)’m rızasını arayan, malını-mülkünü, canını O’nun yoluna koyan evvab, emr-i İâhîye son derece saygılı hafîz, kemâl ehlinin incisiydi. (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1007) Sırr-ı İlâhî’ye mahremiyetle ğaybe imanı, bütün hücresiyle, zerresiyle, olanca varlığıyla Allah (c.c.)’a teslimiyetle münîb, esrâr-ı vahdet, arzusu Zât-ı İlâhî’ye vuslat, medhi, senası Hakk’a âit bir saf velî idi Sami Efendi (ks). (Melek Huylu Sultan M. Sami Ramazanoğlu (k.s.)-YD Şubat 2003)

1008) Salih amel, Kur’ân-ı Kerîm’e göre yaşayanlar için, O’na kavuşma anıdır. (Onlar Her Konuda Aydınlattılar-YD Mart 2003)

1009) Kendimizi ahirette mes’ul kılacak davranışlardan şiddetle kaçınıp, Allah (c.c.)’ın mekanı olan gönülleri rencide etmeyelim. (Onlar Her Konuda Aydınlattılar-YD Mart 2003)

1010) Yapmış oldukları gıybetle, kardeşinin yüzüne söyleyemeyeceği sözü, arkasından konuşan ve dinleyen kişiler; gözlerin hain bakışlarından kendini korumayan, tesettüre riayet etmeyen erkek ve kadınlar; bütün mahlukatın, insan ve cinnin bir araya geldiği mahşer gününde, rezil ve rüsva olacaklardır. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1011) Meyveler kabuğunda taptaze ve kıymetlidir. Soyulup ortaya atılanlar ise; kurur, pörsür, kirleni ve bozulup kokmaya başlar. Tesettür de aynıdır. Görülmesi câiz olmayan yerlerin açılması, o kişin değerinin ve kıymetinin ayaklar altına alınarak bozulup, kirlenmesine, nihayet kokmasına sebep olur. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1012) Açılmak; ifşâ edilmesi, ucuzlaması demektir o kıymet-i haiz varlığın. Örtünmeye kadınlar nasıl dikkat ediyorsa; erkeklerin de korunması, dar pantolon ve giysilerden sakınması gerekir. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1013) Allah (c.c.) bize bizden daha yakın, ama biz O’na ne kadar yakınız? Oturup-kalkıp bunun hesabını yapalım; güzel ev, güzel vasıta, kadın, çeşit çeşit yemekler, giyim ve kuşamların hesabından vazgeçelim artık. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1014) İbadet ânında ve diğer vakitlerde Hakk’ın yakınlığını gönlümüzde hissetmek, bizi isyandan koruduğu gibi, taatlerin ecir ve mükafatını da hesaba sığmaz bir şekilde artırır. Ehlullahın göz-açıp yumuncaya kadar geçen zamanda yaptığı ibadete, ins ve cinnin taati denk gelemez. Hakikat ehline bu sır malumdur. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1015) Sır perdelerinin aralandığı  geceyi, ganimet bilir yakın ehli,  muttaki, mukarreb kullar.Küfürden, nifaktan, büyük ve küçük günahlardan arınıp  Allah’dan gayri düşünceleri kalbinden çıkaran takva sahibi, müttaki kullar, Hakk’tan başka her şeyden geçerek, marifet ve hakikat semasında uçarak, Mevlâ’nın zevkiyle neşeyâb olarak mukarreb, Allah (c.c.)’a yakın mesut ve bahtiyar zümreden olurlar. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1016) Evradımızı okurken bizler adede riâyet ettiğimiz gibi, Ehlullah da gönüllerine inen nûru, tecelliyi takip ederler. Bizler hatamızdan dolayı istiğfar okurken, onlar da Hak Celle ve Âlâ’dan gâfıl oldukları an için istiğfar ve tevbe ederler. Bir an Allah (c.c.)’dan gaflet, Cehennem ateşinde yanmaktan zordur onlara. Gece ve gündüz, huzur-ı daimdedir bu ârifler. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1017) Nasıl ki dünya ehlindeki gaflet, dünyanın imarına çalışmakla oluşuyorsa, bunun zıddına mukarreb kulların uyanıklığı da Âhiret hayatını imar için yaptıkları çalışmalarla hasıl olmaktadır. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1018) İbadette bile gafil olur kişi. Mukarrebûn için gaflet, beden taatte bulunurken, kalbin Allah (c.c.) ile huzur bulmaması, O’nun azametinden titreyerek huşu içinde olmaması ve O’nu görür gibi ibadet etmeyip, ihsan mertebesinden uzak kalması ile oluşmaktadır. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1019) Cehennem’in veyl denilen, kan ve irin akan deresine düşecek olanlar, ibadetin başı mevkiinde bulunan namazda, ihlas ve samimiyetten uzak, aşk ve şevkten mahrum olanlardır. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1020) Sizler gibi bizler de; yediğimiz-içtiğimiz isyana mı, itaate mi malzeme oluyor; konuşup-görüşmemiz  doğru mu, eğri mi; işimiz gücümüz dürüst mü, yanlış mı diye tefekkür edip, gönlümüzde, müttakî ve mukarreb kullardan olamamanın ızdırabını duyuyoruz. (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1021) Ayağımızın birini adüvvü ekber, en büyük düşmanımız şeytan, diğerini de nefs-i emmare, kötülükle emreden nefis tutmuş; kolumuzun birini isyanın başı olan dünya muhabbeti, diğerini de, menhiyatı, günahı işlememize sebep olan kötü arkadaş bağlamışsa; belimizi de fena huylara kaptırmışsak, nasıl hareket edebiliriz bu kadar engellerin karşısında? Biz bu prangalardan ancak, ‘eûzü besmele’ ile, istiğfar ve ‘tevhid’ zikriyle şeytanın yolunu keserek, nefsin isteklerine muhalefetle, ölüm düşüncesiyle dünya sevgisinin içimizdeki tesirini soğutarak, Hakk dostlarıyla münasebet kurup, mezmum, çirkin sıfatların tuzağını kırarak kurtulabiliriz.  (Bize Şefkatle Ârifler Diyor ki-YD Nisan 2003)

1022) Bu yolun belli bir cefası vardır. Bu yol, zehirle pişen aşı yeme yoludur. Ârif-i billah olan kutb-u cihanlar, belleri bükecek şekilde bela ve musibete mübtelâ olmadan Hakk’a vuslat mümkün olmaz derler. (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)

1023) Üzerlerine emanet yüklenmemişken, sorumlu olmadıkları halde sema ve arz ve ikisinin arasındaki her şey Rabbimize itaat ederken, bizler neden tembel tembel oturalım. (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)

1024)  Ticaretimizi helal kazançla temin ederek, namaz ve niyazlarla, tebliğ ve davetlerle gündüzümüzü; ev halkını ilmihal bilgileriyle bilgilendirerek, evrat-ezkâr okuyarak, teheccüd namazı kılarak da gecemizi ihya edelim. (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)

1025) Gece ve gündüz boş lakırdılarla meşguliyeti; güneşin hararetiyle kavrulan, ter deryasına batılan, elli bin yıl ayakta kalman mahşer âlemini unutanlara terk edelim. Derin gafletten uyanmak ve hakiki mü’min olmak için İlâhî kelâma kulak verelim. “Ve o kimseler ki, onlar boş şeylerden (boş söz ve işlerden) yüz çeviricidirler.” (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)
(Mü’minûn: 1 23/3) (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)

1026) Allah (c.c.)’a isyan olmadığı sürece, itaatle emrolunduğumuz ehlullahın hayatını gözden geçirelim. Basit insanların yaşadığı gibi yaşamayalım. Yaşantımızda kendimize referans olarak Kelâmullah’ı, Hadîs-i Muhammedîyi ve vâris-i enbiyâyı örnek alalım. Sakın ha, sakın! Düşük seviyeli insanlara uymayalım. Kalben de olsa zalimlere meyletmeyelim. “Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size ateş dokunur. Hem sizin Allah’dan başka hiçbir dostunuz yoktur, sonra size yardım edilmez.” (Hud: 11/113) (Gönülden Akanlar-YD Mayıs 2003)

1027) Eğer cazibesinden dolayı deli-divane olunan varlıktaki güzelliğin kaynağı bulunur, eserden müessire geçilir, övülen her eserin banisi, ustası bilinirse (nakş-i medih nakkaşa raci) bu kavgalar biter. Sevdiğine karşı hissettiği muhabbeti, kalbine koyanı tanırsa, gönlü ve kafası durulur. Yetmiş yıl Yusuf’a vurulan Züleyha, “Samed”in aşkına, “Leyla Leyla deyü Mecnun nice dem yandı yakıldı, Son demde dedi bana bu kavga neme lazım.” diyen Mecnun, Mevla’nın şevkine düşer. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1028) Sevgide ipin ucunu Hakk’a veren, dört ayaklı merdiven olan kardeşlik, manevi babalık, Allah ve Rasûlü’nün yoluna baş koymanın merhalelerini geçer. O diyarlarda tarife sığmaz çok manevi güller derer. Ahiret sevgisiyle elde ettiği kokular, bu âlemin nefsî arzularını Resûl-i Zişân’ın diliyle cifeye benzetir artık. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1029) Hakk’ı tanıyan, bize onu tanıtan Nebiler, sıddîklar, şehitler ve salihler hep Mevlâ aşkını haykırırlar bize. Hakk’ın kullarını, Mürşid-i kamil’in kalbinden Fahr-i Kâinat’a ve oradan da Zât’ı kibriya’ya ulaştırırlar. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1030) Söyleyin dostlar, gerçek sevgiye ulaşanlar her hallerinde Allah’ı anmazlar mı? Horasan’dan gelen erler, Afrika’ya koşan dervişler, Java Adası’nı irşada giden yedi sûfî ve kabirleri yanı başımızda bulunan ashâb-ı kiram, Maşûk-i Hakiki’nin ismini, Mevlâ’nın adını yâd etmek için diyar diyar gezerler. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1031) Hak sevdalıları Rablerini öyle anarlar ki; tuttuğu yıl orucunda iftar saati, yeme ve içme anı için dahi, “Beni Allah’ımı anmaktan alıkor.” diye üzülürler. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1032) Hakk sevdalıları; Allah’ın bizi yüzü suyu hürmetine yarattığı Habîb-i Zîşan’ı, sünnet-i seniyyesini, o güzel âdet ve yaşantısını, kıyamete kadar baki olacak olan hayat düsturu Kur’ân-ı Kerîm’i, O’na ait ne varsa her şeyi baş tacı edip korurlar. Allah’a âşık, bağrı yanık kullar; namaz, zekat, ana ve babaya itaat vs taatleri, Hakk’dan, dosttan hediye bilerek baş tâcı ederler. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1033) Kıyametin dehşetinden ürperen sahabe, pek oruç ve namazım yok ama, Allah’ı ve Rasûlü’nü seviyorum cevabıyla, Allah ve Rasûlü ile beraber olma müjdesine erişti. Seven sevdiğinin yolundan gider fehvasınca, emr-i İlahi’ye de son derece saygılıydı bu aziz kullar. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1034) Beşerî aşka düşenler, sevgilisiyle beraber olma anını kolladığı gibi, gerçek sevgiye ulaşan da Mevlâ ile buluşmak için tenha yerleri, gece ve seher vakitlerini ganimet bilir. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1035) Allah’a âşık, bağrı yanık kullar; namaz, zekat, ana ve babaya itaat vs taatleri, Hakk’dan, dosttan hediye bilerek baş tâcı Arif-i billah olanlar, bu dünyada kalış sebeplerini şu şekilde açıklarlar: Allah için kardeş olduğumuz dostlar, cemaatle namaz kılmak ve gece Allah ile ünsiyet, muhabbet. “Onlar ki, Rablerine secde eden kimseler olarak ve kıyama durarak gecelerler.” (25 / 64) (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1036) “Dua eden yok mu duası kabul olunacak, istiğfar eden yok mu tevbesi makbul olacak, bir haceti olan yok mu isteği verilecek?” diye Hakk’dan nidâ edilen seher, en büyük fırsattır beraber olmak için hakikî âşıklara. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1037) Namazla Allah’a yakınlık temin edildiği için Maşûk-i Hakîkî’ye, kurbiyyet, yakınlık zevki için namazdan ayrılmaz Hakk dostları. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1038) Yıllarca birbiriyle arkadaşlık kuran, birbirlerini seven kimselerin, bir menfi, yanlış muamele, basit bir hata neticesi yollarının ayrıldığını, ilgi ve alakanın kesildiğini görürsünüz. Dostundan gördüğü eza ve cefayı anlatmadık yer bırakmaz, belki de ölünceye kadar bağışlamaz onu. Ama Allah (c.c), kendisine inanan müminlere de, İsa ve Üzeyir (a.s) Allah’ın oğulları diyenlere, melekler Allah’ın kızlarıdır, isnadında bulunan bedbahtlara, tanrılık iddia eden sapkınlara, isyan ve tuğyanda olanların hepsine “Rahman” sıfatıyla ihsanda bulunur bu dünyada, hiç de başa kakmaz, meleklerine de şikayet etmez. Şirk müstesna dilerse tevbe edenleri bağışlar. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1039) Bire on vermekle kalmaz, yüz de verir, yedi yüz de verir, artırdıkça da artırır Cevâdü’l Kerim Allah (c.c). Bir hataya bir günah, bir hasene’ye, bir iyiliğe on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin sevap verir. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1040) Sonsuz nimet bahşeden Allah (c.c)’ın sevgisinin dışında olan sevgiler kin ve nefrete dönüşebilir ve karşılıksız kalır. Sevgi de Mevlâ muhabbeti her şeyi müsmir, meyveli ve bereketli kılar. Allah için birbirini sevenler, güneşin tepelere yaklaştığı, insanların ter denizine gömüldüğü, Yâ Rab! “Bizi bu sıkıntıdan kurtar da cehennemine at.” diye feryat ettikleri günde, Arş-ı Âzam’ın altında gölgelenirler. Elli bin yıl süren o dehşetli an sıkıntısız geçer, Allah için dost olanlar birbirlerine şefaatte ederler. (Sevilen Hep O-YD Haziran 2003)

1041) Mevlâ (c.c)’nın, ruhundan ruh üflediği canımız, ruhumuz, Arş’tan, Hakk’dan gelip bedenimize girmekle garip kaldı bu gurbet diyan dünyada. Bu sebeple ruhumuz, her an özlemekte asıl vatanını. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1042) Görüldüğü an Rabbimizi hatırlatan evliya yüzü, Arş’tan inen Kur’an cüzü, vahye dayanan, Fahr-i Kâinat (s.a.v.)’ın mübarek sözü sevindirir ruhu. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1043) Mirac’ın hediyesi namaz, dua ve niyaz, ibadet ve taat, Cibrîl-i Emîn vasıtasıyla Allah (c.c)’dan gelen altı bin altı yüz almış altı âyet neşelendirir ruhu. Gurbet diyarı bedenden daha ruh çıkmadan, melekler, teskereyi alan, eceli gelip ölen o bahtiyar kulu, Rabbimizin, “Senin için korku yok, mahzun da olmayacaksın.” (Yunus: 10/62) hitâb-ı izzeti’yle müjdelerler. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1044) Asıl yurduna (Ahiret) dönen ruhu, ruhunun babası Muhammed Mustafa (s.a.v), anası ezvâc-ı tahirat (Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımları), dost ve yârânı olan mürşid-i kamiller kevser sularıyla, cennet nimetleriyle karşılar. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1045) Kur’an-ı Kerim’de geçen nefsin yedi mertebesini aşan, nefsini, rûhuna arkadaş eden şahsı, salih kullar, ikramlarla içlerine alırlar Ahiret’te. Ne amel etmişse, hiç şüphesiz karşılığını bulur. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1046) Ebedî karargahımız ahiret, salihler için en güzel mekan, en güzel konaktır. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1047) Bu dünyanın on genişliğinde verilen cennete, emin mekâna, nimetlerle bezenen selamet yurduna, kâfir ve münafıklar hiç sokulmazlar. Cimriler, kibirliler, ana ve babaya âsî olanlar, ahireti unutan dünya sarhoşları, ticarî ahlaksızlıkta bulunan ribâhorlar, hırsızlar, rüşvetçiler, yalancılar, gıybet edenler ve hasetçiler, zina ve içki mübtelaları, bidat ehli, dinde aslı olmayan davranışları meşrulaştıranlar; sekiz cennet kapısının bekçileri, Rıdvan tarafından zor bir sınava, ceza ve ikaba maruz kalmadan cennete girdirilmezler. Müminler, ‘İşte yapmakta olduklarınıza karşılık, kendisine varis kılındığınız Cennet budur.’ (Zuhruf: 43/72) davetiyesi ve Allah (c.c)’m rızasına ermeleriyle cennete girerler. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1048) Allah’ı görür gibi taat kılan müttakî, Allah’dan korkup-ürperen mukarreb, Hakk’a yakın olanlardır o güzel insanlar. Saydığımız bu müstesna kullar, ‘Selam size; tertemiz oldunuz! Artık ebediyyen kalıcı kimseler olmak üzere buraya girin.’ (Zümer: 39/73) diye ifade buyrulan, vasfından aciz kalman, özel hazırlanan, göz aydınlığı nimetlerin sunulduğu mükerrem mekânda melekler tarafından karşılanarak cennete alınırlar. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1049) Onlar, maddî nimetlerin yanında, asıl mânevî nimetlerle, Allah (c.c)’ın Cemaliyle bahşişlenen Peygamber-i izam, evliya-i kiram, kutbü’l aktab, kutübü’l-irşad, gavs-ı âzam, ricalü’l-gayb ve Hakkın has kullarıdırlar. Yine onlar yüz elli güzel ahlakla ahlâklanan, kanaatkar, Allah’a teslim, tevekkül ehli, Hak’dan gelene râzı, merhamet sahibi ve şefkatli, yumuşak huylu ve hayalı, tevazu ve vakar sahibi, rabıtalı, mürşid-i kamilin gönlünden akan manevî ırmaktan sulanan dervişlerdir. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1050) Üstün vasfa sahip kimseler, sorgusuz-sualsiz, zahmetsiz-meşakkatsiz bir şekilde, âsûde olarak canları alınıp, ikramla, isimlerinin yazılı olduğu sadıklar koltuğuna otururlar. Edep ve erkânıyla ârifan-ı İlâhinin gönlünde yer eden, ismi, defterlerine düşenler de, rüyet cennetinde Hakk Celle ve Âlâ’ya nazar kılarlar. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1051) Rabbimiz (c.c), âhiret yurdunun yanında bir nefes kadar bile değeri olmayan bu kokmuş, cîfe âlemde mal ve mülk yığma yarışına gireceğimize, “Ancak bunda, (Cennet ve Cemâle kavuşturacak, nimet ve devlete erdirecek hususlarda) yarışın.”(Mutaffifîn: 83/26), “Çalışanlar, o halde böylesi (bir netice, ebedî sürür, sermedi nimet) için çalışınsın.” (Saffât: 37/61) buyurur âyet-i kerîmelerinde. (Asıl Yurdumuz-YD Temmuz 2003)

1052) Dilimizden çıkan kelimeler Hakk’a layık sözler olmazsa, bunlar kişi ile Mevlâ arasında geçilmesi zor nefis dağları meydana getirir.”Bize bizden yakınsın,
Görünmezsin hicap nedir?” diyen Yunus’un kastettiği zulmet ve nurdan yetmiş bin perde oluşur Yaratan’la kul arasında. (Azalara Dikkat-YD Ağustos 2003)

 

1053) Kalpten yersiz hatıralar geçmezse, gözden perdeler alınır, hakikat müşahede edilir.  (Azalara Dikkat-YD Ağustos 2003)

1054) Gaflete yol açan, hak ve hakikati duymaya mani olan sebepler şunlardır:

1- Fâni, geçici olan dünyayı ebedi zannetmek.
2- Boş ve oyuncak olan dünyanın geçici süslerine gönülden bağlanmak.
3- Nefsin arzu ettiklerini sevmek.
4- Sözün doğru ve eğri olduğunu düşünmeden ulu orta konuşmak. (Azalara Dikkat-YD Ağustos 2003)

1055) Bir mürid-i sadıkta görsel cihazın çalışmasını temin eden fiş, “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin; Peygamber’e ve sizden olan emir sahibi idarecilerinize de itaat edin.” (Nisa: 4/59) ayetinde teslimiyeti ifade eder. Fişte kopukluk ve arıza cihazın çalışmasına engel olduğu gibi, Allah ve Rasûlü (s.a.v.)’ne verilen, itaat etmekle emrolunduğumuz mürşid-i kamile itaatsizlik de, gönül ekranının çalışmasını engeller. (Gönül Ekranı-YD Eylül 2003)

1056)  Teslimiyet fişi, “Bu sözü söyleyen Rasûlullah (s.a.v.) ise, daha da fazlasına inanırım.” diyerek müşriklere cevap veren Hz. Sıddîk (r.a.)’ın teslimiyeti gibi sağlam olmalı. “Rasûlullah (s.a.v.)’ın verdiği hükme razı olmayanın cezası budur.” diye, Fahr-i Kainat (s.a.v.)’ın emrine muhalefet eden münafığın kolunu kesen Hz. Ömer (r.a.)’de olduğu gibi teslimiyet kablosu kavi olmalı. (Gönül Ekranı-YD Eylül 2003)

1057) Anne karnına göre dünyanın durumu ne ise, bu dünyaya göre de ahiret öyledir. Üç-beş litrelik bir cenderenin içinde yavru döner durur; yediği, içtiği kandan ibaret olan bu mekanı kendisi için en iyi bir hayat bilir. (Dünya ve Ahiret-YD Mart 2002)

1058) Cennet, cehennem, sırat, mizan ve yapılan amellerin karşılığının görüldüğü ebedi alemdir ahiret. Burayı reddedip, ölüm sonrasını düşünmeyenler, Allah (c.c.)’ın yaratıcılığını inkara, ana ve babaya isyana, rızık veren Mevla’yı unutarak yavrusunu öldürmeye, gizli ve açık zina ve fuhşa, her türlü kötülüğe, haksız yere cana kıymaya, öksüz ve yetimin, kimsesizlerin malını gasbetmeye, ticari ahlaksızlığa, her türlü hileye başvururlar. (Dünya ve Ahiret-YD Mart 2002)

1059) İş yerini konağından daha çok sever kişi, çünkü evindeki rahatı; dükkanında, tezgahında, mağazasında çalışmasına bağlıdır. Bu kârhanede, ahiretin ekin tarlasında, Allah’ın, Rasul (s.a.v.)’ünün ve varis-i Enbiyâ olan ulemâ-i kirâmın emir ve tavsiyelerine uyalım da, pişman olmayalım ebedî alemde. (Dünya ve Ahiret-YD Mart 2002)

1060) Cenazelerin gösterilmemesi, görse bile tabut veya cenaze arabasını:”Bir gün benim de başıma gelecek bu haller.” duygusundan uzak olmamız, bize, asıl vatanımız olan ahiret yurdunu hatırlatmıyor. Dünyaya olan sevgi, gençlik ve sıhhat hepten unutturuyor bize sonsuz alemi. (Dünya ve Ahiret-YD Mart 2002)

1061) Peygamberimiz (s.a.v) Allah’ın nurundan, kamil müminlerde Habibullah (s.a.v)’ın nurundan yaratılmıştır. “Ey inananlar! Allah’tan korkun, O’na yaklaşmaya yol arayın.” (5/35) ayet-i celilesinin gereği olarak bizi Efendimiz (s.a.v), bütün gayretiyle Hakk’a ulaştırmaya çalışıyor. Yanan ateşin başında oturan adamın, ocağa üşüşen kelebekleri kanatlarından tutup kurtardığı gibi, insanları azaptan halas edip, rahmetin, Cennet ve Cemal-i İlâhi’yenin yolunu gösteriyor.  (Nur-i Nebî (s.a.v)-YD Nisan 2002)

1062) Arş-ı Mecîd ehli, makamları kürsî, keşif sahibi “Nücebâ” adı verilen sekiz kişi daha vardır. Kendi nefislerinde tasarrufu terkedip, İnsanların yüreklerini hafifletmekle Biiznillahi Teâlâ meşgul olan zümredir. (Nur-i Nebî (s.a.v)-YD Nisan 2002)

1063) Sâdık kul, dînin zahiri, dış yönüne ait kaide ve kurallarına, inanç, ibadet ve ahlak esaslarına uyarak şeriati; batınî, iç hukuk kurallarına uyarak, eli dili ve namusu muhafaza ederek, Allah’ın haram kıldıklarından kaçarak tarikati; kalbinden Hakk’ın dışında bütün arzu ve istekleri atarak marifeti yerine getirir ve eşi ve benzeri olmayan Rabbimize tamamen teslim olarak hakikate sefer yapar. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1064) Alemde hareket halinde olmayan hiçbir varlık yok. İnsan, hayvan, nebat, taş, toprak, arz ve sema hep bir seyir içindedir. Bu seyir Rabbimizi tanımak, O’nu tanıtmak ve O’nu anmaktır. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1065) Sadık kulun, beş vakit camiye, haftada bir Cumaya, yılda iki defa bayram namazına, ömürde bir defa olsun Hacc’a, akraba, komşu ziyaretleriyle, rızkını helal yoldan temin için maddi, insanlara faydalı olmak için manevi ticaret yapan insanın gezip dolaşmadığı bir an yoktur. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1066) Allah (c.c.)’ın, âlem-i ervah’ta ruhlara:”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sualine evet demelerinin sadakatini ölçmek için arza, oradan da ana karnına, daha sonra dünyaya getirmesi, sufilerin dilinde ‘hubût’, arza iniş olarak adlandırılması; Mürşid-i Kâmilin, rûhi kemali teminle tabilerini a’lâ-yi illiyyine, en yüce mertebeye ulaştırması da ‘uruc’, çıkış olarak ifade edilmesi bir seyahattir aslında. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1067) Beden ve ruhla yapılır seyahat. Ruhla yapılmayan, İlâhî gaye ve maksat taşımayan yolculuk, en büyük nimet olan bu hayatı israftan başka bir şey değildir. Bu bahar mevsiminde tabiatin uyanışı, suların akışı, kuşların ötüşü bizi, pikniklerde, gezip dolaşmalarda, rehavete, tembelliğe sevk etmesin. Kışın ölen tabiat, yağan yağmur ve sıcaklarla yaşile boyandı, her şey canlanıp hayat buldu da, benim gönlüm neden marifet ve hakikat nuruyla aydınlanmadı, hayvânât bile uyandı da benim gönlüm zikir ve fikirle neden uyanmadı diye tefekkür etmeliyiz. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1068) Mü’min’ler, gerek otururken, gerekse yatarken seyahattedir. Uyurken; ruhu, arşın altında secdeye kapanan, akıl ermez âlemlerde dolaşan kâmil veliler de vardır bu gökkubbenin altında. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1069) Hakk’dan gelip Hakk’a gidecek insan, nefsinde, kalbinde, kalıbında, ruhunda sefer yaparsa, tertemiz kavuşur Mevlâ’ya. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1070) İnsan ve cinlerden olan şeytanın hilesini, nefsin oyununu, dünyanın geçici cazibesini ortadan kaldırarak devam edilir manevi yola. Mecnunun, Leyla’nın çadırına varıncaya kadar, durup dinlenmediği, sağa sola bakmadığı gibi. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1071) Her istediğini yaptıran nefs-i emmareden, yaptığı hatayı kınayan nefs-i levvameden, işlemediği halde içinde isyana meyil olan nefs-i mülhimeden, tamamen günahlardan nefret duyan nefs-i mutmainneye ve kulun Allah’tan, Allah’ın da kulundan memnun olduğu nefs-i raziye ve merziyyeye gelinceye kadar devam eder hayırlı insanların seferi. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1072) Nefsi Kur’ân’da haber verilen sınıflardan geçirdikten, rûhen de şu İlâhî seyahati gerçekleştirdikten sonra olgunlaşır kişi. Tâlib, zikrederek Hakk’ın muhabbetine yürür (seyr ilallah), beden kaydından kurtulup İlâhî ahlak ile ahlaklanır, isim ve sıfatlarının tecellisine erişir (seyr fillah), ikilikten usanıp birlik hanına kavuşur, kendini Allah’ın aşkında yok eder (seyr maallah), Hakk’dan halka döner, ıslah ve irşat ile meşgul olur (seyr anillah makamına ulaşır) bu yolculukta. Bu yolculuk sayesinde sâlik Hakk’ı tanıyan, ârif kul bir olur. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1073) Âşık kul ibâdet ve taatle, takva ve verâ’ ile, harama düşerim korkusuyla helalde bile çok dikkatli davranmakla tarîk-i ahyâra, riyazet ve çilelerle, nefsine yaptığı darbelerle tarîk-ı ebrâra, Allah (c.c.)’a kavuşmaya vesile olan aşk ve muhabbetle tarîk-ı şuttara ulaşır iç âleminde seyahatiyle. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1074) Her ânını gözeterek vaktini zikirle, fikirle geçirip, yola ilk kadem, ayak basan talip; Allah’ın aşkına erişerek orta halli, mutavassıt, alıp verdiği her nefese, yediği-içtiği her lokmaya, attığı her adıma dikkat ederek, huzura nail olan mürîd de en son merhaleye yürüyerek müntehi, vâsıl-ı ilallah olarak, Allah’a kavuşur. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1075) Îman gibi bir nimetin, Allah’ın azametinden titremek gibi haşyetin, O’na dönmek, inabe, zikir ve takvanın, huzur ve selametin merkezi olan kalp âleminde sefer yapalım gelin. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1076) Hak ve hakikati inkar eden ölü kalpten, her türlü isyanla berbat olan, tövbe ile, nedametle, göz yaşı ve âh u vahlarla tedavi edilmedikçe kişiyi ölüme götüren:”Kalplerinde bir hastalık vardır, (keyfine, zevkine, şehvetine düşkündür) Allah da hastalıklarını artırmıştır.” (Bakara: 10) ihtarına maruz kalan hasta kalpten, ibadetlerde tembel, taatlerde zevksiz, aşksız muhabbetsiz, fena arzularının peşinden giden gafil kalpten, Mevlâ’yı andıkça içi yanan, İlâhî şevkle gözünden yaş döken, huzurlu bir hayata kavuşan:”Rabblerinden korkanların derileri ondan ürperir! Sonra derileri de, kalpleri de Allah’ın zikrine yumuşar.” (Zümer: 23) müjdesine nail olan sağlam bir kalbe; nefsiyle, ruhuyla, malıyla, canıyla Allah’a teslim olup:”Va’d olunan cennet: Rahman’dan korkan ve Allah’a yönelmiş kalp ile gelen kimselere mahsustur.” (Kâf: 33) ayetiyle mesrûr ve bahtiyar olan diri kalbe erişerek mesud olur bahtiyar kul. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1077) Denize akan Seyhan, Ceyhan, Nil ve Fırat nehirlerinin isim ve cisminden eser kalmadığı gibi Hakk’ın dostları da manevi âlemde yaptığı seyr ü seferle Allah’ın dışında her şeyden âzâde olur, her nereye baksa Mevlâ’yı görür. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1078) Bütün âlem insanoğlunun gönlündedir. (Seyahat-YD Haziran 2002)

1079) Hakk’ın dostlarının kalpleri, Arş-ı Azam’ın altında, Yüce Rabbimizin karşısındadır. Mevlâ’dan gelen her şeye razı, tek üzüntüleri Allah (c.c.)’dan uzak kalmamak ve O’nu gazaplandırmamaktır. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1080) Hakk Dostlarının muratları, Allah’ın kapısında hizmet etmek, arzu ve istekleri de, O’na teslimiyettir. Bizim korkumuz da, onların gözlerinden, gönüllerinden ayrılırsam helak olurum endişesi olsun. Hakk’ın izniyle onlar, her halimizi gözden ve kalpten geçirirler. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1081) Hakiki derviş, kırmayan ve kırılmayan kimsedir. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1082) Rabia el Adeviyye annemiz gibi, Allah’a olan aşkından, gayriye gönlünde kin ve buğuz gütmemektir asıl insanlık. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1083) Rabbimizin takdirine rıza göstererek, O’na yakınlığı temin etmektir mertlik ve müritlik. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1084) İnsan, malını, azasını, can ve Dînini çok sever. Malını çok seven kişi, bedeninde bir rahatsızlık duysa, sevdiği malını, sıhhatini korumak için hiç çekinmeden harcar. Azasından biri kangren olsa, “canım kurtulsunda, elim, ayağım, kesilsin isterse” der. Dini uğrunda Allah için çarpışırken, her şeyden fazla sevdiği canını, hiç çekinmeden feda eder O’nun yolunda. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002) 

1085) İnsanlığın sulha kavuşması için, tebliğ ve davet şahsımızdan başlayıp, bütün cihana yayılmalıdır. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1086) Rabbimiz bizi Cennet ve Cemâline davet ederken, bizler yönümüzü başka cihete döndürmemeliyiz. Çünkü Şeytan ve yoldaşları da azaba çağırır. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1087) Her an kalbimiz Mevlâ’ya ne kadar yakın, bunu kontrol edelim. Allah (c.c.)’a yakınlığın işareti, gönülde Allah’a sevginin uyanması ve taatlerden zevk almaktır. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1088) Mevlâ’dan korkan kimseye insanlar hizmet ettiği gibi, hayvanat da hizmet eder. Ashab-ı Kehf’in imanda sadakatini, köpek bile tasdik ediyor, Allah’ın izniyle mağaranın ağzında düşmanlardan koruyordu onları. (Âşıkların Kelâmından-YD Ekim 2002)

1089) Kalbimizi gözden geçirerek; kabirde, sıratta, mizanda, mahşerde kurtulmamıza vesile olan sevgileri elde etmeye çalışalım. Üç bin yıllık mesafe olan sırattan bizi aşağıya, ateşe atacak sevgileri gönlümüzden çıkaralım. (Ehlullahın Gönlünden-YD Temmuz 2002)

1090) Tekrar tekrar kendimizi hesaba çekerek düşünelim; Peygamberimiz (s.a.v.)’in önemle üzerinde durduğu, uyguladığı konular mı, silsile-i şerifte geçen büyüklerimizin dikkatle uymaya çalıştığı, en küçük bir hatadan dolayı yıllarca göz yaşı döktükleri hususlar mı önemli, yoksa yersiz sevgiler mi? (Ehlullahın Gönlünden-YD Temmuz 2002)

1091) Kalbimizde sevgi hangi ciheteyse, gelecek senenin beratı, taksimi de, iyi ve kötü netice de ona göre olacaktır. Gönül, Allah’ın razı olacağı amellere meylederse, Hakk’ın mânevi ihsanına kavuşur. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1092) İki zıt bir arada bulunmaz kaidesince, Hakk’a âşık gönül, mâsivaya, Allah’tan başkasına meyletmez. İnsan hangi sevgiye itibar ederse, diğer sevgi gönlünden düşer. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1093) Rabbimiz (c.c.), kalbimizi, kendi sevgisi için halk etmiştir. Nefsini mutmainne hâline, mânevi olgunluğa, ruhunu da kemâle erdiren kullar, Mâide Suresi’nin elli dördüncü âyetinde belirtilen, Rabbimizin, “Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler.” iltifatına mazhar olurlar. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1094) Mürşid-i Kâmil’in kalbine, gönlünü çeviren sâlik, Hakk yolunun yolcusu, mânevi derste Arş-ı Âzam’dan alır gıdasını. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1095) Cenâb-ı Hakk, Kendisini tanıtmamız, Kendisini anlatmamız, Kendisini sevdirmemiz, O’nun kullarını O’nun emirlerine itaatsizlikten korkutmamız için bizi insanlığa önder kılmıştır. Dünya ve Âhirette bundan daha değerli ne olabilir? (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1096) Rabbımız (c.c.)’ın yolunda, her an O’nun kulu olduğumuzu bilerek belli bir istikamette gitmeliyiz. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1097) Kış gecelerinde, teheccüd namazlarını edâ edip, evrad ve ezkârı yapıp da; yaz günlerinde -geceler kısa, iş-güç çok deyip- taatlerimizde gevşekliğe gitmemeliyiz. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1098) Hoşumuza, giden şeylerin Rabbimizderı geldiğine incinirken, nefsimize ağır gelen hususları kullardan bilmeyelim. Allah’a imanın altı şartından biri de, takdire razı olup, hayır ve şerrin Allah (c.c.)’dan olduğuna inanmaktır. (Ehlullahın Gönlünden II-YD Ağustos 2002)

1099) Manevî derece ve makamlar elde etmek isteyen insana, nefis ve şeytan daha fazla hücum eder. Bu yol kesicilere fırsat vermeden, ‘el-emân’ diyerek Rabbimiz (c.c.)’e sığınmalıyız. İmanın gücüne göre bu şer kuvvetler hile kurarlar insanlara. (Sadıkların Dilinden-YD Eylül 2002)

1100) Oturup-kalkışımızda, yaratılışta mevcut hallerin zuhurunda ölçüyü kaçırmamaya, sünnet-i seniyyeye uymaya çalışalım. Latifemiz latîf olsun, nefis ve şeytan fırsat bulmasın. Gezip dolaşmalarımızda elimizde mutlaka faydalı bir eser bulunsun. Bir yemeği müteakip bize manevî hayat verecek bir kitap okunsun. Her nerede bulunursak bulunalım insanlara faydalı olalım. (Sadıkların Dilinden-YD Eylül 2002)

1101) Muradımız sadece Allah (c.c.)’ın kapısında hizmet etmek olsun. Arzu ve isteğimiz O’na teslim olmak olsun. Her türlü hayır ve bereket, o zaman gelir bize. Korkumuz, Allah (c.c.)’a ve O’nun Rasûl-i Ekrem (s.a.v.)’ine kavuşmamıza vesile olan Hakk kapısından ayrılmamak olsun. ( Ehl-i Hakk Ne Diyor?-YD Kasım 2002)

1102) Gecenin, gece kalkan müminin ve Kur’ân’ın kalbi olan Yâsîn-i Şerifin kıraatiyle, üç kalbin bir araya geldiği teheccüd ânında, Allah’a samimi olarak yalvaran kulun duası reddolunmaz Hakk’ın izniyle. ( Ehl-i Hakk Ne Diyor?-YD Kasım 2002)

1103) Hakk’ı ananlardan yüz çevirmeyelim. İrşad ve ıslahımız için onların tavsiyelerine candan kulak verelim. Bizi Mevlâ’dan uzaklaştıranlardan, dünya sarhoşlarından uzak duralım. (Ehlullahın Yolu-YD Aralık 2002)

1104) Toprağı güzel olan memleketin meyvesi de güzel olur buyurur Rabbimiz. Kişinin oturup-kalktığı insanlar salih olursa insan da salih olur. Aksinden Allah’ımıza sığınır, onların da isyan bataklığından kurtulmasını Halikımızdan niyaz ederiz. (Ehlullahın Yolu-YD Aralık 2002)

1105) Rızkımızı helalinden kazanarak, taharetimize riayet edip, def-i hacette su ile paklanıp, temiz bir bezle kurulanarak, kimin huzurunda durduğumuzu düşünerek namaz taatimizi huzur ve huşu ile eda edelim. (Ehlullahın Yolu-YD Aralık 2002)

1106) Allah (c.c.)’a tam teslim olup tevekküle riâyet edip, isyandan kaçar, taate yönelir, başa gelenlere razı olup sabreder, Hâlik-ı Lemyezel’in yüce kudretini düşünüp tefekküre dalarsak, dünyanın fânî, ukbânın, ahiretin de bâkî olduğunu hiç hatırımızdan çıkarmazsak her şey güzel olur. (Ehlullahın Yolu-YD Aralık 2002)

1107) “Gaybın anahtarları O’nun katındadır; onları ancak O bilir. Karada ve denizde ne varsa bilir. Hiçbir yaprak düşmez ki onu bilmesin, ne yerin karanlıklarında bir dâne, ne yaş ne kuru (hiçbir şey) yoktur ki, apaçık bir kitap’ta (Kur’an’da) bulunmasın.” (En’am: 59) ayeti vird, ders olur Allah (c.c.)’a teslim olan kula. Dikenle gülü, kefenle hilatı bir görür rıza makamında bu kul. (Ehlullahın Yolu-YD Aralık 2002)

1108) Kâmil mürşidin en belirgin özelliği de, Allah (c.c.)’ın ve Rasûlü (s.a.v.)’nün ahlakıyla ahlaklanmaktır hiç şüphesiz. Çünkü Rabbimiz (c.c.), Kur’ân-ı Azimüşşan’ında, Habîb-i Ekremini güzel ahlakla tavsif eder. (Güzelin Vasfı-YD Ocak 2004)

1109) Dünya ve âhiretin sırlarını apaçık görme bahtiyarlığına eren yakın ehli, huzur ehli, haramlardan uzaklaşır ve Rabbimizin emrine son derece riayet eder. (Gerçek Huzur-YD Mayıs 2004)

1110) Gerçek mutluluğa ulaşanlar; vuslata erip, Hakk Teâlâ’ya kavuşan, her tecellîde, kalbe inen nurda Mevlâ’mızla olanlardır. Bu zevkî tadıp, Allah Teâlâ’ya her şeyiyle teslim olan marifet ehli; tecelliye eren kullarla buluşur, arzu ve isteğini bizzat Rabbimizden sorar, Zât-ı Kibriya ile konuşup-görüşür. (Gerçek Huzur-YD Mayıs 2004)

1111) Habîb-i kibriya(s)’ya; mürşid-i kâmillere, Sıddîk-ı Azam (r.a.)’dan bu zamana kadar gelen meşâyih-i kirama yakınlığımızın derecesine göre, Habîbi Kibriyâ (s.a.v.)’ya hemcivar, komşu oluruz. (Gerçek Huzur-YD Mayıs 2004)

1112) İnsanımız -çok azı müstesna- dünya nimetine erince değişiyor. Bu; dünyanın geçiciliğini, âhiretin de ebedî olduğunu tam anlamamamızdan kaynaklanmaktadır. Buranın zindan, öbür âlemin sürür olduğunu bilenler, eli kârda, gönlü yarda olanlardır. (Gerçek Huzur-YD Mayıs 2004)

1113) Bizler yıldızları ancak gece karanlığında görürüz. Kalp semâmızdaki yıldızların görülmesi içinse; dünya muhabbetinin, nefsin arzusunun, şeytanın ve şeytan sıfatlı insanların iğvâlarının ve kötü ahlâkın kalplerimizde kararması/yok olması bir zarurettir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1114) Başımızın üzerindeki semâ, yalnızca; ay, yıldız ve güneşten ibaret bir gökyüzü değildir. O semâda, meleklerin her birinin kendine mahsus zikirleri vardır. Mevlâ (c.c.), daha mühim bir semâyı, mânevî doğuşların yaşandığı semâyı ise mü’minlerin kalbine vermiştir. Gönül semâmızda sabır, tevekkül, kanaat, adalet, hilm, tevazu yıldızları yer almaktadır. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1115) Hadis-i Kudsî’de Allah Teâlâ, “Beni ne yer aldı ne de semâ. Beni, mü’min kulumun kalbi aldı.’ buyurmaktadır. Allah (c.c.), burada semâ ve arzın, kalbin yanında bir hiç olduğunu ifade etmektedir. Allah (c.c.) için mekan tahsisi söz konusu olamaz; bu sebeple burada mü’min kulun kalbine dahil olan O (c.c.)’nun muhabbetidir. Aslında her şey O (c.c.)’nun muhabbeti ile var olmuştur. Habîb-i Ekrem (s.av.)’ini sevdiği için kâinatı yaratmıştır. Allah Teâlâ’nın muhabbetini içine alan kalp, kâmil mü’minin kalbidir. Öyleyse bu nimete erişebilmemiz için kalplerimizi temizlemeliyiz. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1116) Kalp semâmızın yıldızlarının parlaması için şu hususları göz önünde bulundurmamız gerekmektedir:

1- Gayba İmanımız Tam Olmalıdır
2- Selim Bir Kalbe Sahip Olmalıyız
3- Mürşid-i Kâmil’e Rabıtamız, Sürekli Olmalıdır.
4- Kendimizi Bilmeliyiz
5- Kendimizi Sürekli Hesaba Çekmeliyiz
6- Manevî Perdelerin Açılması İçin Dikkatlerimizi Yoğunlaştırmalıyız. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1117) Rabıtada gelen feyz, Allah’ın nurudur. Mürşid-i kâmil buna vesile olmaktadır. Nasıl ki evler ve işyerleri elektriklerini doğrudan barajdan değil de trafodan alıyorlarsa aynı şekilde evliyâullahın kalbi de bir trafo vazifesi görmektedir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1118) Kalplerimize, mürşid-i kâmili misafir edip onun muhabbetine eriştikten sonra, mürşid-i kâmil, bizi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e sevk eder. Buradan da Allah Teâlâ’nın muhabbeti gönlümüze yerleşir ve doğuşlar, tecelliler meydana gelir. Bu esnâda oluşan yakın, Allah Teâlâ’dan bir nurdur. Bu da ancak, Allah Teâlâ’nın sevmediği düşüncelerin kalplerimizden çıkmasıyla elde edilebilir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1119) Mürşide olan rabıta kuvvetlendikçe nurumuz artar ve böylece bütün âzalarımız nura gark olur. Zaten cennette mü ‘minler, nurlarıyla tanınacaklardır. Âyet-i Kerime’de Allah Teâlâ, “Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nârları aydınlatıp gider de, “Ey Rabbimiz! Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü Sen her şeye kadirsin.” derler.” (Tahrim, 66/8) Cennette ne güneş ne de ay olacak. Cenneti mü’minlerin nûru aydınlatacak. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1120) Bizler sadece satırları okumakla kalmamalıyız. Sadırların ilmiyle de uğraşmalıyız. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1121) Kendimizi tanımak, Rabbimizi tanımaktır. Kendini tanımayan, Rabbini tanıyamaz. O (c.c.)’nun eserlerini tanımak, O na ulaşmaya vesile olur. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1122) Sanatkâr bir adamdan bahsedildiğinde bizler, önce onun sanatını görmek isteriz. Sanatını gördükten sonra onu tanırız. Onun hakkında hüküm veririz. Asıl sanatkâr olan Allah Teâlâ’nın sanatı ise bütün açıklığı ile kainat sahnesinde sergilenmektedir. Kendimizi tanımamız O’nun sanatını tanımak ve tefekkür etmekle mümkündür. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1123) Hayatımızın, Kur’ân ve Sünnet’e ne kadar uygunlukta olduğunu her dâim test etmemiz lâzım. Ahlâkımızın da ahlâk-ı Muhammedi olması gerekir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1124) Kur’an-ı Kerim de Allah Teâlâ, “Böylece biz, kesin iman edenlerden olması için İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.” (En am, 6/75) buyurmaktadır. Yine Hz. İbrahim’in diliyle, “Ben hanîf olarak, yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En am, 6/79) buyrulmaktadır ki burada ifade edilen “yönelme”, insan vücûdunun bir tarafa dönmesi değildir. Bu yönelme, azalarımız ve ruhumuzla Hakk a yapılan bir yönelmedir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1125) Günümüz Müslümanlarının; zeki, feraset sahibi, dikkatli olması gerekmektedir. Allah’ı zikreden kimsenin beyin perdeleri açılır. Öncelikle, günlük yapılan evrâd ü ezkârla hal sahibi olunur. Sonrasında ise sâlik; ceberut, melekût âlemlerine erişir. Gözü bağlı kalındığında, bu gibi ulvî âlemlerle irtibat kurmak imkansız hâle gelir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1126) Sâlik, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn basamaklarını aşıp müşahedelere ermelidir. O hedefleri gözetecek gözlerinse burada açılması gerekmektedir. O sırlar âleminde seyahat başladığında, “Ben şimdiye kadar bu değersiz şeylere niçin takılmışım.” diye âh vâh edilir. (Kalp Semâmızın Yıldızlarının Parlaması İçin-YD Kasım 2004)

1127) Gönülde beliren; iman, ibadet ve ahlak nûru; dilimizden, gözümüzden ve şâir azamızdan zuhur eden olumsuzluklarla, kese delinince paranın dökülmesi gibi kaybolup gidiyor. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1128) Servetini; iğneyle kuyu kazar gibi zor elde eden bir kimse, harcamalarında çok ölçülü davranır. Onu, malının yersiz bir şekilde sarfedilmesi kadar rahatsız eden bir şey olmaz. Bir ömür boyu ulaşma gayretinde olduğumuz bu zenginlik, gözümüzü yumduğumuz zaman geride bırakacağımız değerlerdir. Bizi, ancak, azalarımızla yaptığımız taatler takip etmektedir. Asıl kârımız olan, ebedî hayatımızı temin edecek ibadetler; yalanla, gıybetle, dedikodu, iftira ile mahvedilir mi ‘i hiç? Göz, ibretle nazar etmesi gerekirken, hasetle bakarsa; eşyanın zikrini duymamız îcab ederken, kulaklarımız, Hakk (c.c.)’ın râzı olmadığı sözleri işitme gayretinde olursa, beden nimetini yerinde kullanmış olur muyuz?  (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1129) Murakabe, âzâları, haramdan ve boş lakırdılardan muhafaza etmektir. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1130) Sevgi; Hakk’ı, herkese duyurmaktır. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1131) İslâm: Zahiri âzâ ile; el, ayak, göz, kulak, dil ve bedenle yapılan taattir. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1132) İman: Mücâhede, nefsin arzularına karşı koyma, riyâzet ve gönlü her türlü isyândan korumakla yapılan bâtını bir ameldir.  (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1133) İslâm, üç şeyden mürekkeptir:

1. Allah Teâlâ’dan affımızı talep ederek. Yüce Zât’ına yöneliş; tevbe.
2. Küfür, nifak, büyük ve küçük günahlardan kaçınıp, kalbden mâsivâyı, Hakk Teâlâ’dan gayrı her şeyi terk.
3. Nebiler, sıddîklar, şehid ve salihler gibi yaşamak; istikâmet.  (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1134) İman üç şeyle kemâl bulur:
1. Yaptığı her şeyi Allah için yapma; ihlâs.
2. Kalb, dil ve fiilde doğru hareket etme; sıdk.
3. Gönlün tereddütsüz inancı; Allah Teâlâ’ya itminan. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1135) İhsan: Mülk âleminden, melekût âlemine geçip, hakikatin sırlarına ermek, her şeyiyle Hakk Teâlâ’ya teslim olmaktır. (Hakk (c.c)’ın Erleri-YD Aralık 2004)

1136) Peygamberimizin (s.av.) bu âlemde seyredilişi ile ahiretteki görüntüsü bir olmadığı gibi, evliyâullahın da ahiretteki müşahedesi farklı olacaktır. Teslimiyet, muhabbet ve rabıtamızla tanışıklık meydana getirirsek şayet, hem bu dünyada hem de âhirette onlarla birlikte haşr ü cem olacağımızın müjdesi Aleyhissadât ü Vesselâm Efendimiz tarafından bizlere verilir. (Zarif Bir Evliyâ-YD Ocak 2005)

1137) Cenab-ı Allah peygamberleri ve kitapları, Rahmân ve Rahîm sıfatlarının tecellîsi olarak göndermiştir. Peygamberlerden bir kısmı sadece rûhî ve manevî vazifelerle meşguldürler. Bunun yanı sıra onların bir kısmı dünyevî bir takım vazifelerle de görevlendirilmişlerdir. Meselâ, Hz. Yusuf (a.s.) -bu günkü tabirle- bir maliye bakanıdır. Hz. Davud (a.s.) bir idarecidir; Zülkarneyn hazretleri ve Hz. Süleyman (a.s.)’da hâkezâ. Hz. Musa (a.s.) hukûkî kaide ve esaslar koymuştur. Efendimiz (s.a.v.) ise şahsında bütün bunları birleştirmiştir. İnsanların birbirlerine olan saygılarından aile hukûkuna, ticarî ve idârî hukûktan beşerî münasebetlere kadar bir çok husus buna dahildir. Tebliğ ve teşri’ sahibidir. (Peygamberimizin Faziletleri-YD Mayıs 2005)

1138) Cinlerin ve insanların yaradılış gayesi, Allah (c.c.)’ı tanımak ve O’nu tanıtmaktır. Sosyal bir varlık olan insanın evliliğinin hikmeti, insanın sadece şehevi arzularının tatminiyle açıklanamaz. Evlilik akdinin en önemli hikmeti yaratılış gayemize uygun olarak, Rabbimizi tanımak ve O’nu tanıtmaktır. Mamafih hem kocaların hem de hocaların yaratılış gayemizi gerçekleştirmekte üstlendikleri pek çok görev vardır. Kocalar, aile içerisinde Kur’ân’ın okunması, Rasûlullah (s.a.v.) ve ehli beyt sevgisinin aile fertlerince kazanılması ve insanlığa faydalı nesiller yetiştirilmesi görevini üstlenirler. Hocalar da Kur’ân-ı Kerim’i hıfz eden, hikmetleriyle amel eden, hayatının her safhasını Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünnetiyle süsleyen, O nun manevî evladı/ümmeti olma hususiyetlerini üzerinde taşıyan kâmil erlerin yetiştirilmesi görevini üstlenirler. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1139) Ebeveynler, evlatlarının bedenlerini ve zihinlerini imar etmeyi düşünürler. Mürşid-i kâmiller ise bendelerinin ruh ve kalblerini mamur ederler. Onlar, sadece yemek ve içmekle hayatını sürdüren fertler değil; aklıyla Allah (c.c.)’ın yüce kudretini tefekkür eden, ruhuyla Hakk a vasıl olan kullar yetiştirmenin azmiyle yanıp tutuşurlar. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1140) Güneşi, ayı ve yıldızları nasıl sevginin cazibesi tutuyor, nebatı bitiren toprak da aynı duyguyla bitkileri büyütüyorsa ebeveynler de cennet meyvesi olan çocuklarını aynı sevgiyle yetiştirmelidir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1141) Öldükten sonra bize manevî gelir getirecek salih evlatlar yetiştirmek -tıpkı emeklilerin üç ayda bir maaş alması gibi- âhirette bizim kesilmeyen en büyük kazancımız olacaktır. Eğer yavru, ana ve babadan önce ahirete göçerse ebeveynine şefaatçi olur. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1142) Evlilikten gaye; Allah (c.c.)’a, Rasûlü (s.a.v.)’ne ve yolundan giden sâdıklara layık evlat yetiştirmektir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1143) Evlilikle, insanda karşı cinse duyulan fıtrî duygu dizginlenmiş olur. İnsanda mevcut bu fıtrî duygu, âhiret lezzetinin bir misalidir. Nasıl ki bu âlemdeki ateş, âhiret ateşinin acısının bir benzeri ise, bu dünyadaki şehevî zevk de ahiret âlemindeki zevkin bir benzeridir. Fakat yine de benzerliğine rağmen bu ikisi arasındaki temel fark; -belki tabir ağır gelecek ama-dünya ile ahiretin benzeri, ana karnındaki çocuğun gelişmesini temin eden gıda ile, dünyadaki gıdanın arasındaki fark gibidir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1144) Hanımının yapmış olduğu ev hizmetleri sayesinde koca, ilim ve amele daha fazla vakit ayırma imkânına kavuşur. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1145) Mümin, nikah yapmak ya da çoluk-çoğunun iaşesini temin etmekle de İlâhî ecre nail olur. Kulun namazla, oruçla ve kaza ile affolunmayan günahları, ailesine helal rızık temin ederken yorulması karşılığında affa mazhar olur. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1146) Kadının malı için nikâh edilmesindeki gaye; eşinin malını koruması, engin, düşük, seviyesiz ve sefih kimselere yedirip israf etmemesidir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1147) Kadınla asaleti, soyu-sopu için evlenmek, evliliğin ek bir şeref olmasındandır. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1148) Evlenmede tercih sebebi olarak kadının güzelliğinin rolü; bir başkasının namusuna meyli engellemektir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1149) Asıl bereket ve güzellik, kadınla dindarlığı için evlenmektir. Kadın, İlahî rahmetin lâtif bir hediyesidir. Kısa bir müddet sonra dış güzelliği yok olan kadın, İlahî güzelliği ile takdire şâyândır. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1150) Bedenen güzel kadın, zâhiren çirkin kocasına der ki: Güzelliğimden dolayı senin şükrün, benim de sabrım Hakk katında ecre nail olmamıza vesiledir. Eğer ailede sevgi olacaksa, fertler birbirlerine bu anlayışla bakmalı. Sevgi dolu bir gönül, elbette kendisine yâr olacak muhabbet dolu kalbi arar. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1151) Aşk ve sevgiyle kurulan aile yuvasında, kocanın görevlerinden birisi de, hanımının ileri yaşlarda güzelliğinin ve cazibesinin kaybolmasını şikâyet etmek yerine, onun gençliğindeki güzelliğini hatırlayarak ona olan sevgi ve muhabbetini devam ettirmektir. (Ülfet-YD Haziran 2005)

1152) Müminler için; Allah’ın Kitabı ve Peygamberin Sünneti, Rableri tarafından onlara bir nimet olarak tamamlanmıştır. Mezhep imamları, meşayıh ve ulema-i kiramın ilimleri de elimizde mevcuttur. Akıllı Müslüman’a düşen görev, bu kaynaklardan hakkıyla istifade etmektir. Aksi takdirde ayet-i kerîmenin bildirdiği, sağır ve dilsizlerden olmak kaçınılmazdır:”Yeryüzünde debelenenlerin Allah katında en ‘kötüsü, gerçeği akıllarına koymayan o sağır ve dilsizlerdir.” (Enfal, 8/22) (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1153) Hakikati elde etmek için kişi, mürşid-i kâmilinden hakkıyla istifade etmeli ama aynı zamanda kendi kendisinin de mürşidi olmalıdır, imanın tadı alınmak isteniyorsa kalpte, Allah ve Rasûlunün muhabbetinin ne kadar olduğu düşünülmelidir. Ayrıca imanda kemali elde etmek için ne kadar gayret sarf edildiği devamlı surette mütalaa olunmalıdır. (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1154) Hz. Ömer (r.a.) gibi kendimizi kontrol etmeliyiz. Tabir-i caizse kendimizi yoğun bakıma almalıyız. Kur’ân ve Sünnet’in bize sunmuş olduğu reçetelere riâyet etmeliyiz. Verilen nasihate layık olmayanlar hakkında Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyorlar:”Bu sefillere, akılsız ve düşüncesiz insanlara, huysuz kişilere iyiyi öğretmek, hınzırın boğazına inci takmak gibidir.” (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1155) Biz arşın altında otururken, semâ bizi gölgelerken, hayatımızın güzel olmasını istiyorsak Cenab-ı Hakk ın, “Siz kendinizde olanı değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmez.” (Ra’d, 13/11) kelâm-ı Ilâhi’since amel ederek kendimizde olan kötülükleri hemen terk etmeliyiz. (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1156) Allah ve Rasûlü (s.a.v.)’nün muhabbetini her şeyden sevgili tutmadıkça, sevdiğimizi Allah için sevmedikçe, buğz ettiğimize Allah için buğz etmedikçe, verdiğimizi Allah için vermedikçe, men ettiğimizi Allah için men etmedikçe, iman bize her şeyden daha sevgili olmadıkça, elbette ki gönül huzur bulmaz ve içimizde de, dışımızda da değişme olmaz. (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1157) Kabirleri belirli zaman dilimlerinde ziyaret ederek, onlara bakarak, adeta öte âleme gözümüzü dikiyormuşçasına, “Bunlar da benim gibiydi.” diyerek ölümü hatırlamalıyız. (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1158) Mü’min olarak temennimiz O (c.c.)’na, en güzel şekilde kavuşmaktır.! (Her Dem Nefis Muhâsebesi-YD Temmuz 2005)

1159) Vakti geldiğinde çocuk, vücûdunu kaplayan zarı yırtar ve doğum gerçekleşir. Bu dünyaya gelişle birlikte ikinci bir doğum, yani, ölümümüzden sonra tanışacağımız yeni hayat için rûhî oluşumumuz başlar. Eğer bu süreçte, kulluk ölçülerini yakalayamazsak, tekrar bu âleme dönüp de noksanlarımızı tamamlamamız mümkün değildir. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1160) Bizler, anne karnından dünya pazarına bir alış-veriş için gelmiş bulunuyoruz. Pazara bir sermaye ile gireceğiz elbette, kârımız olacağı gibi zararımız da olacak. Bu kâr-zarar dengesini ise ancak âhiret âleminde apaçık olarak görebileceğiz. Bu pazarda; kimileri taş, kimileri toprak, kimileri çakıl, kimileri diken, kimileri menfur şeyler dolduracaktır torbasına. Kimileri de öyle bir ticaret yapacaktır ki, evine; altınla, gümüşle, elmasla, yakutla dönecektir. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1161) Evet, alış-verişini yaparak, akşam evine dönen bir kişi gibi günü geldiğinde, rûhumuzu misafir eden bu vücut zarını yırtıp, onu dünyada bırakarak, âhirete göçeceğiz. Vücudumuzla değil rûhumuzla Allah’ın huzuruna varacağız. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1162) Bizler, bedenimizin sağlığı hususunda gösterdiğimiz gayreti; rûhumuzun pâk, huzurda yüzümüzün ak olması için de göstermeliyiz. Bu ise ancak, Kur’an-ı Kerim e ve Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yoluna uymakla mümkündür. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1163) Bizler; dilimizi, Hakk ı tavsiyeye, tebliğ ve davete, Hakk ı savunmaya, iffeti korumaya; elimizi, fakire, yoksula yardıma ayağımızı, Hakk ın hakimiyeti için seyr ü sefere; kafamızı ve gönlümüzü, insanlığın irşad ve ıslahına, inancın düzelmesine, Cibril-i Emin vasıtasıyla Fahr-i Kâinat (s.av.)’a gelen emirlere tereddütsüz inanca haşredersek, alış-verişimizde hesaba gelmez bir kâr elde ederiz. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1164) Yaşantımız; trenin gidişine vasıta olan raylar gibi kabul ettiğimiz, Kur’ân, ve Sünnet-i Seniyye’ye uyarsa eğer, torbamıza; gümüş, altın, zümrüt, yakut doldururuz. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1165) Ruhlar âleminden anne karnına, o daracık mekândan da bu vatana gelen bizler, eğer dilimizi; gıybete, yalana iftiraya bir başkasını küçük görmeye, laf taşımaya, ara bozmaya bozgunculuğa meylettirirsek torbamıza -Allah korusun- nefret uyandıracak şeyler yüklemişiz demektir. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1166) Göz, başkasının namusuna şehvetle, kardeşine verilen nimete hasetle bakarsa; kulak, hayvânî duyguları tahrik eden sözleri işitmek için gayret ederse; el, hırsızlığa, zulme uzanırsa; ayak, bir başkasının namusunu zedelemeye, isyan mahallerinde dolaşmaya başlarsa torbaya taş ve toprak istiflemiş oluruz. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1167) Yemeyip yediren, giymeyip giydiren, çocuğunun her türlü ihtiyacını karşılayan babaya dokuz ay karnında iki yıl bağrında sevgisini bir ömür boyu kalbinde taşıyan anneye saygısızlık yapan bir evlât, alnı açık bir şekilde huzûr-ı İlâhiye varabilir mi hiç? (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1168) Anne ve babasına, çocuğuna karşı şefkat ve muhabbeti veren, sayılamayacak kadar nimeti ihsan eden elbette Allah (c.c.)’dır. Yağmurlarla bitkilerin yetişmesini, hayvanların ve insanların azıklarını temin etmelerini sağlayan; ayı, güneşi ve sayılamayacak güzellikleri ikram eden yine O (c.c.)’dur. İkramda, ihsanda bu denli cömert olan Mevlâ-yı Müteâl (c.c.)’e karşı, kullukta itaatsiz davranılırsa eğer, rûh, hiç, kemâle erer de lâhûtî âlemlerin kokusunu alabilir mi? (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1169) İlk ve son ticaretimizin gerçekleşeceği dünya pazarında, bizi, bir daha buraya almayacaklarını bilerek alış-veriş yaparsak eğer, gözümüz arkada kalmaz ve kurtulmuş, korunmuş kullardan olarak, Cemâl-i bâ kemâle kavuşuruz. (Dünya Bir Pazardır-YD Eylül 2005)

1170) Niyetin Hâlis Olması, Amelin Mahsûlünü Bereketlendirir. (Mahsül Ayı-YD Ekim 2005)

1171) İbadet ve taatler, biz kulları tarafından, Hakk Teâlâ emrettiği için yerine getirilir. Seçkin kullar, Allah (c.c.) bizi sevsin kaygısıyla hareket etmez; onlar sadece, O’nun sevdiği amelleri işlerler. Bu niyetle yapılan ibâdet, kulu, adım adım Hakk’a yaklaştırır. İbadetlerin ecir ve mükâfatı, gönlün iştirakiyle kat be kat artar. (Mahsül Ayı-YD Ekim 2005)

1172) Receb-i Şerif, ekim ayı; Şaban-ı Muazzam, sulama ayı; Ramazan-ı Şerif de mahsûl ayıdır. Gelin, bu aylarda, verimi en kârlı şekilde almanın çaresine bakalım. (Mahsül Ayı-YD Ekim 2005)

1173) Âzâlar; havuza akan pınarlara benzetilir. Bizler, kulluğumuzun gereğini icra edersek, gönül havuzumuz, mahlûkâta hayat veren berrak su ile dolar. (Mahsül Ayı-YD Ekim 2005)

1174) Havas (seçkin kullar), bütün âzâlarını isyandan korurlar. Yüce Rabbimize kavuşmak için gayret gösterirler. Lüzumsuz söz ve işlerden uzaklaşırlar. Havassu’l-havas (en seçkin, ebrarîn ve mukarrebûn, gönlü arınıp Hak Teâlâ’ya yakın olan huzur ehli bahtiyar kullar) ise Allah (c.c.)’ın dışında hiçbir şeye meyletmezler. Onlar her şeyi apaçık seyre dalar, kalbleriyle her an Mevlâ (c.c.)’nın huzurunda dururlar. (Mahsül Ayı-YD Ekim 2005)

1175) Kalplerin yumuşadığı bayram günlerinde, fakir ve yoksulu görüp-gözetip; onlarla, sadece midelerini doyurarak değil, misyonerlerin, onların kafa ve gönüllerini bozan yanlış fikirlerini, sağlam itikat ve düşünceyle düzelterek ilgilenmeliyiz. (Gönle Akseden Parıltılar-YD Kasım 2005)

1176) Çocuklarımızı; îtikâdı bozuk, fikir ve düşünceleri yanlış bir yola terk etmemek, mânen sağlam bir bünyeye sahip olmalarını temin etmek. Bu âlemden âhiret âlemine doğacağımız dünya karnında, onları, ölü bir doğumla baş başa bırakmamalıyız. (Gönle Akseden Parıltılar-YD Kasım 2005)

1177) Her şeyin israfı olduğu gibi, sevginin de israfı vardır. Bu israf, başkalarının ancak, Cenâb-ı Mevlâ (c.c.)’nın muhabbetinden dolayı sevilebileceğini idrakle önlenir. (Hayatı Kur’ân’dı-YD Şubat 2006)

1178) Mekke’nin fırınında pişmeyenler, Medine’ ye talip olmasınlar. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1179) Hicret, sadece Efendimiz (sav) ve ashabının, inandıkları hayatı yaşama geçirmek için Mekke’den Medine’ye yaptıkları yolculuk değildir. Hicret,  Âdem (as)’in, cennetten yeryüzüne inerek, peygamberlik nûrûna nail olması, gece-gündüz kavmini Allah Teâlâ’ya davet eden Nuh Peygamber (as)’in, kendisine inananlarla, her tarafı suların kaplaması neticesinde denizde yapmış olduğu sefer, İbrahim (as)’in Bâbil’den Hicaz’a gelerek burada, tevhid inancının simgesi olan Beytullah’ı binâ etmesi, Hak Teâlâ’nın kullarını bu mekâna daveti ve Musa (as)’nın ana kucağından saraya ve inançlarını yaşamak ve yaşatmak için Mısır’a kadar gitmesidir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1180) Nebîler gibi sâdıkların, şehitlerin ve sâlihlerin, Allah Teâlâ yolunda mallarını, canlarını feda ederek bir karış da olsa inançları uğruna yapmış oldukları göç, hicrettir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1181) Ashâb-ı Kirâm’ın, Ashâb-ı Suffe’de yaptıkları tâlimle, hicret; ilimdir, mektebdir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1182) Peygamberimiz (sav) ve ashabının Kuba köyüne ayak basar basmaz mescid inşa edip insanları Allah Teâlâ’nın emirlerine davet etmesiyle hicret; tebliğdir, mabettir, cemaattir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1183) Ensârın muhacirine (hicret eden âshâba) bağrını açmasıyla hicret; dostluktur, kardeşliktir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1184) Malını-mülkünü, yerini-yurdunu dîni uğrunda terk eden muhacirin göstermiş olduğu samimiyetin, kahramanlığın adıdır hicret. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1185)
Bedel ister zafer
Can verecek nefer
Nerde bu davaya
Baş koyacak er? (Twitter- 18 Ağustos 2017)

1186) Melekî, rûhî, kalbî yönüyle insan âdemdir. Topraktan halk olunan insan, madden ve mânen, Hâlik’ının emirlerine riâyetle âdemiyyete, ahlâkî güzellikleri elde ederek de en güzel kıvama, biçime, “ahsen-i takvîm” mertebesine hicret eder. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1187) Boyu-posu, âzâsının birbirine uygunluğu ve rızkının temizliğiyle hayvanlardan üstün olan insanın; dili ile ikrar, bedeni ile İslâm’ı yaşamak, kalbiyle marifete ermek, Allah (c.c.)’ın isimlerini, sıfatlarını ve fiillerini tanımak suretiyle mü’min olma vasfını elde etmesidir hicret. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1188) Kesin olarak inandığı esasları yaşamak sûretiyle, îmandan İslâm’a; kalb gözlerini açıp, basiret nuruyla Rabbimizi müşahede ederek emr-i İlâhîyi yerine getirmek suretiyle de ihsan mertebesine erişmektir hicret. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1189) Asıl hicret, Kur’ân-ı Kerîm’e ve Resül-i Ekrem (sav)’e tâbi olmaktır. Hak Teâlâ’yı tanıyan kullar (Ârifân-ı İlâhî), dînimizin dış ve iç yönüne âit kâide ve usulleri yerine getirerek şeraîte hicret ederler. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1190) Ehlullah, Hakk Teâlâ’nın iradesini kendi iradesine tercih ederek hakikate hicret ederler. Cenâb-ı Hak tarafından gönlüne inen nûr ile marifete hicret ederler. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1191) Mekke’den Medine’ye hicret etmek isteyen, maddî ve mânevi yolculuğu gerçekleştirmek arzusunda olanların, rûhlarında şu yolculuğu gerçekleştirmeleri gerekir:

1- İlim ve takva,
2- Dost ve düşmanı tanıma,
3-
 Samimiyet ve ihlas
4- Cenâb-ı Hakk a kavuşmanın yollarını arama. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1192) Asıl hicret, fidanların aşılanıp en güzel ürünün alınması gibi mükerrem olarak yaratılan insanın, aldığı evrad ve ezkârla, rabıta ve murakabeyle, bir mürşid-i kâmilin muhabbet potasında benliğini eritmesi; kardeşlerini sevmesi ve bütün insanların hidayeti için çalışması; Allah ve Râsûlü (sav)’nün aşkında yanıp kül olması, şu âyet ve hadisin sırrına ermesidir. “Şüphesiz iman edenler, hicret edenler, Allah yolunda cihad yapanlar, işte onlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (Bakara, 2/218)
“Asıl muhacir, nefsinin fena arzularından kaçandır.” (Buhârî.îmân 4, 5, Rikak 26) (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1193) Hicret, çile ve aksiyon, davanın gerçekleşmesi için enerji ve bir diriliştir. Hedefi ve gayesi belli olan bir seyirdir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1194) Hicret; toprakta, tohumun kabuğunu çatlatıp filizlenerek toprağı terk etmesidir. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1195) Hicret, zamanla ve mekânla kayıtlanmadan mücerret manasıyla kavranmalıdır. Mekke, bir fırındır. Mevlana (ks)’nın, ‘Hamdım, Piştim, Yandım’ dediği gibi, Mekke’nin fırınında pişmeyenler, Medine’ye talip olmasınlar. (Sonsuzluğa Hicret-YD Mart 2006)

1196)
Ey Mescid-i Aksa!
Can Seninle cennet
Ruh seninle rahat
Sır seninle vuslat
Dileriz Rabbimden
Uğrunda şehâdet (Twitter-28 Temmuz 2017)

1197) Doğuda bir Mü’min esir olsa Batıdaki Mü’min,
Batıda bir Mü’min esir olsa Doğudaki Mü’min harekete geçer.
Kalbimiz mesabesinde olan Kuds-i Şerif ve Mescid-i Aksa’da Cuma Namazı kılamayacak kadar tutsak.
Bırakalım oyunu, oynaştayı. Fatih’in İstanbul’u fethindeki iman ve aşkını taşıyalım hayatımızın her alanında.
Cihad ruhunda olan Mü’minlere selam olsun. (Twitter-22 Temmuz 2017)

1198) Kalp gözünün açılması, Hakka samimi ve gerçek bir teslimiyet, taklidi imandan tahkiki imana geçiş, neye inandığını görmeye başlamak demektir… (Twitter-14 Temmuz 2017)

1199) Peygamber Efendimiz (sav)’in rûhî hayatını anlatabilmek, ancak 0(sav)’nunla münâsebet kuran ehlullah ile irtibata, onların gösterdikleri yoldan yürümeye, işaret buyurdukları sınıfları geçmeye; nefsî, rûhî ve sırrî mertebeleri kat etmeye bağlıdır. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1200) İslâm makamı; günahlardan arınmak suretiyle (tevbe), zâhiren Allah Teâlâ’nın emirlerine uyup nehyettiklerinden kaçmak, bâtınen; ihlas ve niyetin güzelliği ile (takva), nefsi edeble, kalbi zikirle, sırrı da Mevlâ’ya yakınlıkla istikâmet üzere kılarak temin edilir. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1201) İman makamına; gösterişten uzaklaşıp (riya) ibadetlerde samîmi olmakla erişirilir. Yine iman ancak, Allah Teâlâ ile kul arasındaki sırra, ihlâsa nailiyyet halinde; kalpte kir, inançta şüphe ve amelde de kusur bulunmaması şartıyla, sıdka kavuşarak elde edilir. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1202) İhsan makamı da, Allah Teâlâ’dan korkup, O’ndan ümitvar olarak, Hak Teâlâ’nın her an bizi gözetlediğini bilerek (murâkabe), Hak Teâlâ’yı hak ile görme (müşâhede), İslâm’ı takva boyutunda yaşama suretiyle marifete ererek elde edilir. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1203) Rasûlullah’ın risâleti bir kavme mahsus değil, bütün âleme şamil idi. Hak Teâlâ’dan getirdiği esaslarla herkes mesut ve bahtiyar olmuştu. Köle ve cariyeler haklarına kavuşmuş, kadınlar hasır parçası gibi değersiz olmaktan kurtulmuştu. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1204) Peygamber Efendimiz (sav)’in tavsiye ve nasihatleri Kur’ân’a uygundu. Her ne söylese, nasıl hareket etse, huzurunda işlenen bir davranışa sükut da buyursa, o davranışlar İlâhî hüküm giyerdi. Kur’ân’ın bir canlısı olarak, hem insanlara, hem de cinlere gönderilmişti. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1205) Efendimiz (sav), insanlar iman etmeyecek diye üzüntüsünden, Kendi canına kıyacak kadar merhametli, ümmetine düşkün ve inananlara canlarından daha sevimli idi. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1206) Rasûlullah (sav), gece-gündüz Dîn-i Mübîn’i tebliğ için gayret etmiş, kâfirin bile hidayetini istemiştir. Mel’un Ebû Cehl’in kapısını defalarca çalmıştır. Şimdi yine Kur’an-ı Kerîm’le, Hadîs-i Şerîf’leriyle, ulemâ ve sulehâ ile herkesin gönül kapısını çalmaktadır. (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1207) Peygamberliğinin öncesinde ve sonrasında her türlü câhili kirlerden arınmış, nûr-i İlâhî, seçilmiş olmasıyla Muhammed Mustafa’dır O (sav). (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1208) Hem sözleri, hem de mânâsıyla mu’ciz bir Kitâb-ı Kerîm’e sahip Nebiy-yi zîşandır O (sav). (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1209) Dünyada bir garib ve yolcu gibi yaşamasıyla, açlıktan midesine taş bağlamasıyla, gecenin başında uyuyup sonunda uyumamasıyla, Kur’ân-ı Kerîm okunurken ağlamasıyla, ağır yük çeken hayvanlara ve ümmetine şefkatinden dolayı gözlerinden yaşların boşanmasıyla müstesna bir zâhid idi O (sav). (O (sav)’nun Risâleti Bütün Âleme İdi-YD Nisan 2006)

1210) İman, kalbin tasdikidir. Kalbin, İlâhî hükümlere yatışması, delile ihtiyaç duymadan inanması îkandır. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1211) Cenâb-ı Hak; mü’mini, kâfiri ve münafığı Bakara Sûresi’nin başında yer alan âyet-i kerimelerde şu şekilde tanımlar: Sûredeki ilk beş âyet, cân û gönülden inanıp felâha eren mü’minleri, sonra gelen iki âyet, külliyyen inkâr eden kâfirleri, daha sonra gelen on üç âyet de, mü’minlerle karşılaşınca, “İman ettik.” deyip, şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise, “Biz sizinle beraberiz, biz inananlarla sadece alay ediyoruz.” diyen münafıkları haber verir. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1212) Zuhur eden hâdiselere göre peyderpey inen Mushaf-ı Şerif, sadece satırlarını telaffuzla değil, mâna ve hikmetini tefekkür ederek okunmalıdır. Ashâb-ı Kiram, azab âyetlerinin heybet ve dehşetine dayanamayarak hastalanır yatağa düşerdi. Sıddîk-ı A’zam (ra), ağlamasından dolayı imamette zorlanıyor, Hz. Ömer (ra) yatağa düşüp, günlerce kendine gelemiyor, Server-i Âlem (sav)’in göğsünün tencere gibi kaynayışı, bir kaç saf geriden duyuluyordu. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1213) Mevlâ-i Müteâl, âyetlerin ağırlığına kalblerin tahammülünün güçlüğünü, “Eğer biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah Teâlâ’nın korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün.” (Haşr, 59/21) ayetiyle haber verir. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1214) Îkan, yakîn, haşyet, bedenin değil, kalbin hallerindendir. Namazda saç ve sakalıyla meşgul olan birini gören Efendimiz (sav), “Kalbinde haşyet, (Allah Teâlâ’nın korkusu) olsaydı azasında da olurdu.” buyururlar. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1215) Ehl-i marifet, her an Mevlâ-i Müteâl ile iletişim halindedir. Çünkü Zât-ı Kibriya kendisiyle münasebet kurulacak vasıtayı, ‘hablü’l-verid’ damarı olarak haber vermiştir. Uydu anteniyle dünyanın herhangi bir köşesinde olup bitenler seyredildiği gibi, kalbin yanından geçen, Cenâb-ı Hakk’ı tanıyan, O (cc)’nunla münâsebet kuran damarla da (hablü’l-verid); Kuds, Ceberut, Lâhût ve Âlem-i Ğayb’le münasebet kurulur. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1216) “Hablü’l-Verid” damarının; edeb-i İlâhî’ye saygısızlık, dünyaya kalben muhabbet, ıslah ve irşadın dışında gafillerle beraber olmak suretiyle kopuk ve paslı olmamasına çok dikkat edeceğiz. Kişi, biyolojik manaya gelmeyen, insanı hayvandan ayıran “Kalbine Allah Teâlâ’nın iman yazdığı” (Mücadele, 58/22) bu noktayı kesin inançla (yakîn), iman ettiği hakikatleri Allah Teâlâ ‘yı görür gibi kulluk yapmakla (ihsan) ihya eder. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1217) İşini doğru-dürüst yapma, tevbe, Hak Teâlâ (cc)’ya yönelme (inâbe), dünyaya meyletmeme (zühd), işleri Allah Teâlâ (cc)’ya ısmarlama (tevekkül) ve O (cc)’ndan razı olma, (rıza) halleriyle, ancak Allah Teâlâ (cc)’nın lütfuyla elde edilecek olan ihsan mertebesine ulaşan “muhsin”ler, Kur’ân-ı Kerîm’de pek çok yerde geçer. “Çünkü Allah Teâlâ dürüstleri, muhsinleri sever.” (Bakara, 2/195) (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1218) İbadetin başı durumunda olan namaz ibadetinin farz kılınmasındaki hikmet, “Muhakkak ki, namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45) âyetiyle ifade buyrulur. Namazdan maksadın da, Allah Teâlâ ile irtibat kurma, O (cc)’nu bulma, O (cc)’na erme oluşu, “Beni anmak için namaz kıl.” (Taha, 20/14) ayetiyle beyan edilir. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1219) Kalbi, dünyaya aşırı ilgi, hırs ve cimrilik kirlerinden arındıran, sevaba ve Hak Teâlâ katında itibara, yükselmeye vesile olan zekât, gönlün ve rûhun mânen temizlenmesidir. “Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, tezkiye edip, onları arıtıp yüceltirsin.”(Tevbe, 9/103) (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1220) Kur’ân’da, kötülüğü emreden, nefs-i emmare’den (Yusuf, 12/53), kendini hatalarından dolayı kınayan nefs-i levvame’den (Kıyâme, 75/2), kalbin bazen nur, bazen de zulmet ile kaplandığı, daha süzülüp durulmayan mülhime’den (Şems, 91/8), mutmainne’den, Hak Teâlâ (cc)’dan gelene rıza ile râziyye’den, O (cc)’nun da Senden râzı olmasıyla merziyye sıfatından bahis buyrulmaktadır. İşte bu makamları geçen kul insân-ı kâmil olma şerefine nâil olur. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1221) Tırnak kesiminden tutun, hayatın her alanına yönelik bütün çalışmalarda, “İşini düzgün ve sağlam yapanı Allah Teâlâ (cc) sever.” Hadîs-i Muhammediyye’si düsturumuz olmalıdır. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1222) Âyet-i celîlelerde ifade buyrulan inceliklere dikkat, bedenen yerine getirilen taatlerin, hesapsız ecre, mükafata nâiliyyetini, yorulmaktan ibaret olan ibadetlerin zevk ve neşeye dönüşmesini, “Rabbim!” nidasına, “Kulum!” sadâsının gelmesini, “Siz Beni (ibadetle) anın ki Ben de sizi anayım.” (Bakara, 2/152) ikramına kavuşmayı temin edecektir. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006)

1223) Yaptığımız ibadetlerin, ahlakımızı güzelleştirme boyutu iç manaları ifade eder. İşin kalbî yönünden mahrum olan ibadet, ruhsuz beden ve meyvesiz ağaca benzer. Gönül fabrikası helal gıda ve az yemeden, Kur’ân-ı Kerîm i manasıyla okuyup, ona uymadan, namazı huşû ile kılma ve zikirden, geceyi ihya ve salihlerle beraber olmadan mahrum olursa, ibadetler de defolu malın kıymetsizliği gibi ecir ve mükafattan uzak olur. (İbadetin Rûhu-YD Mayıs 2006) 

1224) İhvan iki türlüdür: idare edilenler ve yetiştirilenler. Yetişmesi için himmet edilenlerin iştirak ettiği sohbetlerde, manevi nimetler anlatılır, Cenab-ı Hakk’ın Cemâl’inden konuşulur. Üstazlarına yakınlık konusunda da firasetlidir onlar… Ve en çok ikaz edilen de onlar olur. (Hakkı Seven Âşıklar-YD Ocak 2007)

1225) Bal küpünden bal, sirke küpünden sirke sızar. Kalbinde iman olanın, bedeninden ibadet, taat sızar. Müslümanın yaşantısından, güzel huylar sızar. (Hakkı Seven Âşıklar-YD Ocak 2007)

1226) Enbiyanın nübüvvet nurundan, sıdk, emanet, tebliğ, fetanetve ismet sızar. Evliyanın velayet nurundan da, takva, vera ve mukarreb kul olma hasleti sızar. (Hakkı Seven Âşıklar-YD Ocak 2007)

1227) Mü’min ibretle bakar. Çünkü Rasulullah’ın (sav) her bakışı ibretti. Sadra Cenab-ı Hakk kalb, ruh, sır, hati ve ahta alıcısını yerleştirmiştir. Alem-i emr’in yanında beş de “alem-i halk” su, hava, ateş, toprak ve nefis de mevcuttur. Bunların hepsi bir İlahi alıcıdır. (Kadîm Bir İletişim Vasıtası Gönül Anteni-YD Mart 2007)

1228) Amacı, dünyanın yaratılışına sebep olan sevgiyi yaymak, insanlar arasındaki şefkat ve merhamet duygularını derinleştirmek adına hakiki ilim ve irfan sahibi bir neslin zuhurunu temin etmek olan bir zihniyet için, bütün kitle iletişim araçları ve bilhassa televizyon bulunmaz bir nimettir. Bu bakımdan, yayıncısı ve seyircisiyle yeni bir şuura ihtiyacı var iletişim dünyasının. (Kadîm Bir İletişim Vasıtası Gönül Anteni-YD Mart 2007)

1229) Yapısı madde olan görsel cihazın alıcısı bozuk olursa, görüntüyü tam yansıtamaz, çarpıtır. İlahi kudretle yapılan bu vücut binasının manevi alıcıları da kirle, pasla bozulursa, kudsi alemden hiçbir görüntüyü yansıtmaz. “Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz. Yataklarınızda rahat edemezdiniz.” diyerek Efendimiz (sav) gayb alemine, on sekiz bin aleme, ahiret hayatına işaret buyuruyordu. Kabri, mizanı, sıratı basiretle manevi cihazlarla seyrediyordu.  (Kadîm Bir İletişim Vasıtası Gönül Anteni-YD Mart 2007)

1230) Sadıklar, teslimiyet, muhabbet ve rabıtayla Fahr-i  Kainat’ın (sav) mübarek gönlü vasıtasıyla, ilahi alemden haber alır. (Kadîm Bir İletişim Vasıtası Gönül Anteni-YD Mart 2007)

1231) Her duyduğumuz söze kulak verme yanlışlığıyla araştırma yapmadan gıybet, haset, kovuculuk ve sair kötü ahlakla yönelip kalp antenlerimizi bozmamaya itina gösterelim. Cenab-ı Hak, hepimize, ilahi görüntüleri çarpıtmadan yansıtan selim bir kalp nasip etsin inşallah. (Kadîm Bir İletişim Vasıtası Gönül Anteni-YD Mart 2007)

1232) Madden çıkılan hac ve umre seferi, ahiret yolculuğunun da misalidir. Çünkü kişi; Ölümü ile çoluk çocuğunu, ehlini ve malını terkeder sadece ameli ile kavuşur Mevlâya. (Rahmet Bahrine Yolculuk-YD Haziran 2007)

1233) Hac ve umre yolcusu dünya elbisesini çıkarır, bürünür ihrama. Niyeti, “Dünya elbisesini çıkardım, kötü ahlâkı attım, güzel ahlâkla ahlâklanırım.” olmalı. (Rahmet Bahrine Yolculuk-YD Haziran 2007)

1234) Hac ve Umre yolculuğunun elbette sıkıntıları vardır. Pasaport işlemleri ve maddi erzak temini gibi. Ölüm anında da imanla gidip gitmeme, kabirde suale cevap verip-vermeme, insan simasında kalkıp-kalkmama, defter, mizan, sırat ve mahşer gibi büyük dert ve elemler vardır. (Rahmet Bahrine Yolculuk-YD Haziran 2007)

1235) İmanın şartlarını yerine getirme ve ibadetle, takva ile rızıklanıp kabirde 72 milletle adeta bir araya geliş de bize mahşeri hatırlatır. Beytullah’a kavuşma da Mevla’ya erişmenin misalidir. (Rahmet Bahrine Yolculuk-YD Haziran 2007)

1236) “Evvel arkadaş, sonra yol kaidesince; Nefsin, ruhun ve sırrın sınıflarını geçmek için bir Mürşid-i Kamile teslimiyetin örneğidir.” kutsal topraklara yapılan yolculuk. (Rahmet Bahrine Yolculuk-YD Haziran 2007)

1237) Sinek kanadından tutun da, semadaki kandillere kadar öyle bir düzen var ki akıl, O’nun karşısında hayrete düşerek “Sübhanallah” der. “Allah’ım her türlü noksanlıktan uzaksın, Senin dilediğin ne güzeldir.” der, ibadet ve taate koşar. (Nereye Dönerseniz Dönün Allâh’ın Yüzü Oradadır-YD Temmuz 2007)

1238) Ecdadımız, yaptığı eseri, ibadetle bütünleştirmiştir. Caminin yanına mescide temiz girmek için, hamam ve şadırvan koydurarak bedenin temizliğini temin etmiştir Medrese ve dergâhları ile de kafa ve gönlü ihyaya vesile olmuştur. Bu sanatla halk cehaletten kurtulup ilme yönelmiştir. (Nereye Dönerseniz Dönün Allâh’ın Yüzü Oradadır-YD Temmuz 2007)

1239) Sanat dinle bağlantılı olunca müslümanlar insan şeklinin dışındaki işçiliklere, taş ve ağaç oymacılığına, hüsnü hatta yönelmiştir. Evlerin giriş kapısına “Hâzâ min fadlı Rabbî” , “Bu benim Rabbimin fazlındandır.” şeklindeki Neml Suresi’nin 40. âyetinin bir bölümü, “Maşallah”, “Mülk Allah’ındır” gibi ibareler birer bedii sanat şaheseri olarak adeta resmedilmiştir. Dergâhların kapısında ise “Ah edeb” ve “Edep Yahu” ibareleri kullanılmıştır, bunlar, Müslüman zihniyetin her an Allah’ının huzurunda olma bilincinin amellerini Allah’ın rızasına göre tanzim etmek hususundaki kalbî niyetlerinin bir yansımasıdır. (Nereye Dönerseniz Dönün Allâh’ın Yüzü Oradadır-YD Temmuz 2007)

1240) Allah-u Teâlâ, sanki bizlere; sevgim ve muhabbetim için gelin yolumda sonuna kadar aşkla dönün, buyuruyor, cinler değil bütün âlem dönüyor. Ay, güneş, yıldızlar dönüyor. Bölünmez, parçalanmaz denilen atomlar dönüyor. Her ân bir şe’n var. Her şey Bir’in etrafında dönüyor. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1241) Var oluşta bir dönüş var ve bizler aslında hep dönüyoruz. Âlemde ne varsa hepsi Allah’a kul olarak dönüyor. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1242) Namaz, envai çeşit nimetlerin içinde bulunduğu bir sofra gibidir. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1243) Diğer bütün ibadetleri de içine alır namaz. Hac var, cihad var, zekat var içinde. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1244) Kur’an’daki “Ekimu’s-salah” (Namazı ayakta tutun) emr-i İlâhîsi, bir anlamda namazı, toplumda ayakta tutun demektir. Evimizde, mahallemizde, bütün dünyada namazı ayakta tutmalıyız. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1245) Bu dünyada hepimiz bir gölgenin altındayız. Tüm insanlık kardeşlik gölgesi altında… Âlimler ilmin gölgesi altında… Mü’min kelime-i şehâdetin gölgesi altında… (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1246) Öbür dünyada ise kâmil iman sayesinde Cennet’e erişince bambaşka gölgeler bulunur. Cennet’teki gölge ile bu dünyadaki gölgeler kıyas-ı kâbil değil. Şu an, bu dünyada Cennet de Cehennem de mevcut. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1247) Yerin altı var demişti biri, yerin üstünün önemi kavransın diye, yerin üstü de var demiştim. Nûrumuzu buradan götüreceğiz. Böylelikle nârdan muhafaza olacağız. Bizler rûhumuzun olgunluğuyla Allah’ımızın huzuruna varacağız. Dünya hayatındaki lezzetler ahirette hatıra gelse onlardan nefret ederiz. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1248) Altında bulunduğumuz gölgeler bizi ebedî cennette kılıyor. Kur’ân’ın, İslâm’ın, Habîbullah’a ve ulemâ-i kirama duyulan sevgi ve muhabbetin gölgesi… (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1249) Ehlullahın gönlüne verilen ilimde dereceler vardır. Bir arıtılmış deniz suyu var, bir de göze suyu var. İçinden kaynayan su elbette bambaşkadır. Ehlullahın kalbi de içinden kaynayan su gibidir. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1250) Allah-u Teâlâ (c.c.), “Yâ Davud! Benim öyle kullarım vardır ki, onların gönüllerinde Arş’a açılan bir kapı bulunur, onların gönüllerinden çıkan bu nûr göğü aydınlatır.” buyurur. Bu nur bir mumun ışığı değil. Allah-u Teâlâ (c.c.) o nûru kişinin ameline göre lütfediyor. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1251) İlim, çokça rivayette bulunmak değil, bildikleriyle amel etmektir. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1252) İçimizde ruhun ve nefsin çatışması var. Her birimizin içinde var bu çatışma. Teheccüde kalksam mı düşüncesi ruhtan, kalkmasam mı düşüncesi nefistendir. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1253) Gönül fabrikası güzel olunca ürettikleri de güzel olur. Kalp düzgün olunca her şey düzgün olur. Düşman, bir ülkeyi işgal ederken önce başkenti istila ediyor. Kalp beden ülkesinin başkentidir. Gelin hep birlikte nefs düşmanına karşı kalplerimizi muhafaza edelim. (Her Şey Bir’in Etrafında Dönüyor-YD Ağustos 2007)

1254) Aynı vatanda yaşama, aynı havayı teneffüs etme, aynı canı taşımamız sebebiyle, bütün insanlarla birlikteliğimizi vardır. Fark, ancak Allah Teâlâ’dan korkup emirlerine sarılıp, yasakladıklarından kaçmaktır. (Her Düşüncenin Buluşma Adresi: EVRENSEL KARDEŞLİK-YD Eylül 2007)

1255) Kalb ve amellere bakan Mevla (c.c.), mal ve suretlere değer vermemiştir. Fazileti, Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine “İman nedir?” diye sorulan bir soruyu “İman, Allah Teâlâ’ya, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere (hayır ve şerri Allah Teâlâ’nın yarattığına) inanmandır.” cevabıyla belirtmiştir. Kim olursa olsun bu esasları kabul etmedikçe mü’min olmaz. Korkulardan kurtulup cennete de giremez. (Her Düşüncenin Buluşma Adresi: EVRENSEL KARDEŞLİK-YD Eylül 2007)

1256) Muhammed Mustafa (s.a.v.), nebi olarak gönderildikten sonra onlardan hayatta olanların (Yahudi, Hıristiyan, Sabii ve diğer bütün görüş sahiplerinin) ise, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’yı tasdik etmeden imanları geçerli değildir. İman edip, salih amel işleyen, Kur’ân-ı Kerim’e uygun hayat yaşayan, her türlü tavrında takvayı, Allah Teâlâ korkusunu baş tacı eden müminlerle, imanda kardeşiz. (Her Düşüncenin Buluşma Adresi: EVRENSEL KARDEŞLİK-YD Eylül 2007)

1257) “Nefsin için sevdiğin hayrı insanlar için dahi sev ki, gerçek Müslüman olasın.” buyurulur hadîs-i şerifte. Kardeşini kendisine tercih eden müminler, “ihsan” mektebinde okuyan bahtiyarlardır. Sıddîk-ı A’zam’la, Ali (kv)’ye öğretilen zikrin talimiyle meşgul olan, Allah Teâlâ’yı görür gibi taat kılanlardır. (Her Düşüncenin Buluşma Adresi: EVRENSEL KARDEŞLİK-YD Eylül 2007)

1258) Başkalarına el uzatma ayıdır Ramazan. Sadece maddî anlamda el uzatma değil “iyilik ve takvada yardımlaşma” elini uzatma ayıdır aynı zamanda. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1259) “Ramazan”, “kızgın taşlar” demektir. Günahları yakması sebebiyle bu aya böyle denilmiştir. Güz yağmuruna da “ramaz” denir. Allah’ın (c.c) isimlerinden biridir. Kalpler bu ayda yapılan öğütlerden ısınır; ahiret düşüncelerine dair sözleri dinler, ateşlenir. Tıpkı kumların ve taşların güneşten hararet alıp ısındığı gibi… (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1260) Ramazan ayı ahlâk-ı İlâhî ile ahlâklanma ayıdır. Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak demek hepimizde farklı şekilleriyle mevcut olan sıfat-ı İlâhiyyenin tezahür etmesi, açığa çıkması, açılması demektir. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1261) Oruç kalbe safa verir, hafıza kuvvetini arttırır, ibadete devama vesile olur. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1262) İnsanın kalbi ve ruhu, emr âleminden olan iç duyularından, letâiflerindendir. İnsanoğlu ömrü boyunca halkın gördüğü azalarını temizlemekle uğraşır da esas Hakk’ın nazargâhı olan kalbinin tasfiyesiyle, ruhunun tekâmülüyle pek ilgilenmez. Bu letâiflerin temizlenmesi, yapılan amelin yalnız Allah’ın (c.c.) rızası için işlenmesiyle mümkün olur. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1263) Ruh, ulvî âlemdendir ve daima yüce değerlere meyleder. Ruh, Allah’a (c.c.) olan ihtiyacını en çok Ramazan ayında mide susup kalp çalışmaya başladığında fark eder. Ve Rabbine ihtiyacı nispetinde salih amel işlemeye yönelir. Gece teheccüde kalkar, kaza namazlarını eda ile istiğfar eder. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1264) İlâhî esaslar doğrultusunda beden bu ayda disiplin altına alınır. Belirlenmiş olan zaman diliminde yemeden içmeden kesilir. Nefsin dizginleri bir nebzede olsa sahibinin eline geçer bu disiplin sayesinde. Ramazanda bu disipline dikkat etmeliyiz ve bunu bütün bir seneye yaymanın çabası içerisinde olmalıyız. İşte bu yüzden Ramazanda hayırlı amellere yönelik gayretlerimizi arttırmalı ve irademizin Hak’ta sabitlenmesi ve kuvvetlenmesi için vesileler aramalıyız. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1265) Ramazan ayı sabır ayıdır. Sabrın sevabı ise cennettir. Açlık nefsimizi arındırıp Rabbimizi kalp gözüyle görmemize vesiledir. Bu sebeple oruç mü’minler için çok kıymetli bir ibadettir. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1266) Açlık nefsimizi arındırıp Rabbimizi kalp gözüyle görmemize vesiledir. Bu sebeple oruç mü’minler için çok kıymetli bir ibadettir. (Kuruyan iklimlerin Hayat Bulduğu Ay-YD Ekim 2007)

1267) Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1268) Allah Teâlâ’nın tevfiki ile iman denizine dalanlar ‘Tevhid’ incisini toplarlar. Ebedî cennette kalırlar. Sonsuz nimete ererler. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1269) İmanla şereflenen müminler, iman denizinden topladıkları incilerle cemiyetin ağız tadı olurlar. Çünkü müminlerde tefrika, kin, kibir, hasetlik ve zulüm olmaz. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1270) İhsan mektebinin öğrencileri kalben ve cehren, açıktan yapılan zikir denizinden irfan (Hak Teâlâ’yı tanıma) incileri toplarlar. Dua, rikkat (kalp inceliği), ahde vefa (sözünde durma), ana-babaya iyilik, cömertlik, adalet, merhamet vs. gibi inciler elde ederler bu deryadan. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1271) Sıddîk-ı Azam (r.a.) ve emsali, Hakk Teâlâ’nın inayet denizinden elde ettikleri inci ile semada parlayan yıldız oldular. İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Hacı Bayram-ı Velî, Mevlânâ ve Yunus Emre (k.s.) ve diğerleri de velayet denizinden elde ettikleri incilerle mürşid-i kâmil (insanlığa ışık tutan fener) oldular. Nebiler ve Resûller, nübüvvet ve risalet denizinden elde ettikleri incilerle kafaları şirk ve küfürden temizlediler. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1272) İslâm nimetine nail olanlar, Namazda huşu (azamet-i İlâhî’den titreme), oruçta takva (Allah Teâlâ korkusu), hacda ahirete hazırlık, zekâtta ruhî temizlik (ahlâkî güzellik), imanda yakîn (kesin inanç), cihada, iyiliği emir ve kötülüğü nehiyde, ferdî ve sosyal yaşamda, hayatın bütün alanında yapılan görevlerde ilâhî rıza (Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğu) incilerini toplarlar. (Denize Girmekten Korkanlar Korkanlar İnci Toplayamazlar-YD Kasım 2007)

1273) Kötülükle emreden nefsin mutmain olması, huzura ermesiyle sükunet temin edilir. (Barış-YD Aralık 2007)

1274) Her an peşimizde dolaşan, verdiği vesveselerle kafaları karıştıran mel’unun kovulmasıyla aralar düzelir. “Ey iman edenler, hep birden İslam’a girin ve şeytanın adımlarını takip etmeyin. Şüphesiz o size apakçık bir düşmandır.” (2/208) (Barış-YD Aralık 2007)

1275) Tama, aç gözlülük hissini veren dünyanın fani oluşunu bilmekle, çılgınlıklar ortadan kalkar. “Onlar dünya hayatıyla şımardılar. Halbuki dünya hayatı, ahiretin yanında değersiz bir menfaatten başka bir şey değildir.” (13./26.) (Barış-YD Aralık 2007)

1276) Fikrimizi bozan fena niyetli kimselerin güzel ahlâka nail olmalarıyla âlem sulha kavuşur. (Barış-YD Aralık 2007)

1277) Sulh ve selamet anlamına gelen İslam dininin mensuplarında kavga olmaz. (Barış-YD Aralık 2007)

1278) “Af yolunu tut, iyilikle emret, cahillerden uzaklaş!” (7/199) hitab-ı ilahisine riayet eden toplumların devri, asr-ı saadettir. Hükmettiği insanlara adaletle davrananların mekanı da, arş-ı azamın gölgesidir. (Barış-YD Aralık 2007)

1279) Yemeğe tat veren, deriyi kokutmayan, vücudun asit bez ve elektrolit dengesini ayarlayan, sıcaklarda kas krampını önleyen, mikrop öldüren tuz gibi, cemiyetin huzurla, huzurda yaşamasının sebebidir Müslüman. (Barış-YD Aralık 2007)

1280) Zekâ ve vücut direncine fayda sağlayan, maya ve hamura, çay ve kahveye lezzet veren şeker gibi, insanlığın ağız tadıdır mü’min. (Barış-YD Aralık 2007)

1281) Tasavvuf güzel ahlâktır; güzel ahlâkı tesis etmek için vardır. İnsan ancak güzel ahlâka erişmek suretiyle Rabbine muhtaç ve insanlardan müstağni, rıza-yı Bârî yolunda bir hayatı ikame edebilir. Güzel ahlâkın kendisinde tecessüm ettiği en güzel örnek de, âlemlerin fahr-i ebedîsi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemdir. O’nun ahlâkı Kur’ân ahlâkıydı. (Dünya ve Ahirete Yetecek Ameller-YD Ocak 2008)

1282) Kalpteki huzur ancak Allâh’ı (c.c.) tanımakla hâsıl olur. (Dünya ve Ahirete Yetecek Ameller-YD Ocak 2008)

1283) Allâh’ın (c.c.) bütün mahlukatının en şereflisi olarak halkettiği mükerrem kullarından istediği, birbirlerine karşı en güzel muamele tarzını bulması ve geliştirmesidir. Bu da ancak nefsinin tezkiyesi, kalbinin tasfiyesi ve ruhunun tekâmülü ile gerçekleşebilecek olan ‘”güzel ahlâk”ı şahsında ve çevresinde tesis edebilmesiyle mümkündür. (Dünya ve Ahirete Yetecek Ameller-YD Ocak 2008)

1284) Kıymeti takdir, ehline mahsustur. Her an terakki, mertebe ve makam kaydettikleri için güçtür ehlullahı tanıma. Bir nefeslik taatleri, ins ve cinin ameline tekabül etmesinden dolayı. (Naz Makamında Bir Veli-YD Şubat 2008)

1285) Göz ancak gördüğünü bilir. Köyünde, kentinde bir göleti gören, en büyük deniz onu zanneder. Barajı, gölü, denizi ve okyanusu müşahede eden de öyle. Gönül gözleri seyrederse, ancak o zaman bilir aşığı, salihi, sadıkı. Göz ve gönüllerine manevi sürme çekilenler tanır üçleri, yedileri, kırkları, gavsı ve piri. (Naz Makamında Bir Veli-YD Şubat 2008)

1286) Bilgisayarda, internet bağlantısıyla web sayfasına giriş yapılıyor. Şifresini bilirseniz, girmediğiniz meslek bilgisi yoktur hemen hemen. Her türlü bilgiye ulaşabiliyorsunuz bu imkânla. Mü’min olmanın da şifresi vardır. Nedir o? Kelime-i Şahadet-i kalb ile tasdiktir. Müslüman olmanın sırrı, inandıklarımızı hayata geçirmektir. (Naz Makamında Bir Veli-YD Şubat 2008)

1287) Şahadet kelimesi, namaz, zekat, oruç ve haccetmektir. Örnek insan olmanın şifresi de, ahlak-ı Muhammedi ile ahlaklanıp, Kur’ân-ı Kerim’e göre amel etmektir. (Naz Makamında Bir Veli-YD Şubat 2008)

1288) Ulema-i Kiram’ımız, dinleyip belleyip, gereğiyle amel etmeye muvaffak kılsın, Rabb-i Zü’l-celal’imiz derler. Kur’ân-ı Kerim inmiş, nimet tamamlanmış Hadis-i Şeriflerle hakikat beyan edilmiştir. Salihler, ciltler dolusu kitap yazmış tavsiyede bulunmuşlardır. Ölçüsü Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye olan, kalbi marifet ve hakikatle süslenen piran-ı izamın sözlerine uymayı temenni ederim. (Hutbe-YD Mart 2008)

1289) Barış, yargıyla ilgili prensipler, idare ve yönetim, ticaret ve iş ahlakıyla alakalı esaslar, komşuluk, akrabalık, aile, temizlik ve ibadet/lerle ilgili vs. hususlar O’nun doğumuyla aydınlandı. (Rahmetellil Âlemin-YD Nisan 2008)

1290) Güneş toprağı, toprak güneşi, yağmur yeri, yer semayı, tabiattaki varlıklar birbirini sevince, âleme düzen, intizam gelir. (Rahmetellil Âlemin-YD Nisan 2008)

1291) Kâinatın Sultanı Efendimizin veladetiyle, kararan beyinler aydınlandı. Lat, Uzza ve Menat’a tapanlar, Melekler Allah Teala’nın kızlarıdır diyenler, atalarımızdan devraldığımız dine tabiyiz diyenler, Tevhid ile nurlandı. (Rahmetellil Âlemin-YD Nisan 2008)

1292) Rabıta da bir “zikir”dir. Mü’mini Allah’ına sür’atle yaklaştırır. Mürşid-i kâmillerin Cennet bahçesine dönmüş kalb aynasından, cemâlullâhı seyretmeye vesiledir. “Cennette cemâlini göster yâ Rabbî”sırrına erdirir. (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1293) Rabıta, kişinin kendi aklıyla iş görmekle, mürşid-i kâmilinin aklına uymak arasında “kolay” olanın tercih edilmesidir. İmanın hakikati, teslimiyet, muhabbet ve rabıtadan geçer. (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1294) İhtiyaç ehline verir. Mü’min Allâh’ın er-Rezzâk sıfatıyla kendisine lütfettiği rızıktan başkalarına infak etmekle onların maddi ve manevi sıkıntılarını gidermeye çalışır. Gayba iman, namaz ve infak, muttakî, takva ehli bir müminin Kur’ân-ı Kerim’de övülen “salih ameller”idir. (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1295) Mümin dengeli insandır. Sami Efendimiz kuddise sırruh, çok zengin olduğu hâlde baba mirasına dokunmadı. Gideceği yere yürüyerek gitmeye kadir ise yürürdü; böylelikle hem sağlığının zekâtını vermiş olurdu, hem yol parasını infâk ederek bir garibi sevindirirdi. İktisad üzere yaşamak budur! (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1296) Mü’min, ihtiyaç ehline verir. Mü’min Allâh’ın er-Rezzâk sıfatıyla kendisine lütfettiği rızıktan başkalarına infak etmekle onların maddi ve manevi sıkıntılarını gidermeye çalışır. (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1297) Mümin öfkesini yenebilen insandır. Bundan dolayı ona “Kâzım” denilmiştir. Yüzüne tüküren bir kâfiri, nefsi adına öldürmekten kalbi ürpererek kaçınan ve bu güzel ahlâkıyla düşmanının bile hidayetine vesile olan insana mümin denir. Hakiki pehlivanlık da budur! (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1298) Mü’min, her ân Allâh’ın rahmetinin teminatı altında bulunduğunu bilen insandır. Felak Suresi’ni düşünün! Mümin, neden, Kime sığınacağını iyi bilir. Arazî ve semavî âfetlerden ancak Allâh’ın korumasıyla muhafaza olunduğunun şuurundadır. (Daim Zikirde Olmak-YD Mayıs 2008)

1299) İnsanın malik olduğu servetin gerçek sahibi Cenâb-ı Hakk’dır. Bunun içindir ki Cenâb-ı Hakk şöyle buyurmuştur:”Bütün mülk elinde bulunan Allah Teala’nın şanı ne yücedir.” (El-Mülk, 67/1) (Veren El Alan Eden Hayırlıdır-YD Haziran 2008)

1300) İnfak, fakiri tembelliğe sürüklememelidir. Kabiliyetlerine göre işlerde çalışarak geçimlerini temin etmelidir insanlar. (Veren El Alan Eden Hayırlıdır-YD Haziran 2008)

1301) Allah Teala’nın ahlakıyla ahlaklanan sadık kullar, “Rahman” sıfatının tecellisiyle elden, dilden ve gönülden infak ederler. (Veren El Alan Eden Hayırlıdır-YD Haziran 2008)

1302) Tatil: eğlenme, dinlenme, gününü gün etme anlamlarına gelir. Bakış açısına göre değişir tatil. Sadece yeme içme, gezip tozma, gülüp oynama olarak değerlendirilirse, bu nefs-i emmarenin hazzı olur. Tabiatına uygun davranışlarda bulunursa, bu da ruhun hazzı olur. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1303) Sorumsuzca yaşayan toplumlar, hem kendilerini hem de başkalarını rencide etmişlerdir. Kendisini bir kayıt altına almayan, her türlü zevk ve neşeyle yaşayanların sonlarının intihar vakasıyla neticelendiğini duyarız sık sık. İçki alemlerinde, kumar masalarında, eğlence yerlerinde, çıktıkları tatillerde, yaka paça olup mahkemelere düştükleri, basın-yayında söz konusu olur. Fıtratına uygun davrananların sofraları, nimet veren Mevlâ-i Müteâl’iyi görmekle neşelenir. Ana ve babaya itaatin, Hak Teala’ya itaat olduğunu bilenlerin, kardeşler arası sevginin, rahmet-i ¡lâhî’yi celb edeceğini anlayanların, evlatlarına örnek olmanın faziletini bilenlerin evleri cennete döner âdeta. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1304) Baktığı dağa taşa, suya ırmağa, her ne görürse ona ibret nazarıyla bakan yapar, asıl tatili. Yel, sel götürmüyor bu dağı. Beni ise, nefsin arzusu, şeytanın ve kötü akranın aldatması, dünyanın endişesi alıp götürüyor ilahi yoldan. Suyun şırıltısı, kuşların ötüşü, çayır çimenin, doğanın güzelliği “Yeryüzünde gezip dolaşıp, yalanlayanların akıbetinden ders almaz mısınız?” Nazm-ı Celil’inden ders almakla anlam kazanır. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1305) Arifan-ı ilahiye sorarsanız asıl tatil, gönül âlemini kesin inançla, bedeni ibadetle, ruhu güzel ahlakla tenvir etmektir. Seyrimiz, on letaifi zikirle olsun, kalbimiz ehlullahın, Habib-i Kibriya’nın, Zat-ı Eceli ü Ala’nın muhabbetiyle dolsun. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1306) Seherleri secde ve kıyamlarda, gündüzleri varidat ve tecellilerde geçirenler dinlenir asıl bu âlemde. Nefsin mertebelerini aşıp, ruhun güzelliklerine erişen, sırrın esrarına mazhar olanlar bulurlar asıl zevki bu dünyada. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1307) Ruhları secdede, kalpleri Arş-ı Azam’da olan sadıklar yapar asıl tatili. Pikniğinde, aşı marifetullah olanlar çıkarır tatilin asıl zevkini. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1308) Bir iş için belirlenen zamanın nihayetine “vakit” denir. Önemine göre Kur’ân-ı Kerim’de vakit, saat, gün, hayat, yıl, asır kelimeleri tekrar edilmiştir. Gece, gündüzden daha çok geçer Kur’ân-ı Kerim’de. Gecesini ihya edenler, gündüzünü verimli geçirirler de ondan. İslam’da zaman tanzimi önemlidir. Çünkü Müslüman programlıdır. Farz ibadetler, namaz, oruç, hac, zekat vs. taatler belli vakitlerde icra edilir. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1309) Fıtrat dini olan İslam, insanoğlunun yaşamıyla alakalı her konuya değinmiştir. İslam’da spor türleri olarak atıcılık, binicilik, yüzme, koşu ve güreşe müsaade edilir. Efendimiz (sav)’in çocukların oyunlarına iştiraki, bu esnada onlara dini talimi, torunlarını kucağına alıp mübarek sakallarıyla oynatması, Medine’ye girerken deflerle kendilerini karşılayan yavrulara mani olmayıp, “Bugün onların bayramı” demeleri, “Düğünlerde Ensar camiası müğannileri sever” buyurmaları dinimizin sosyal yönünü gösterir. Tüm bunlarla birlikte, Kur’ân-ı Kerim’de, insanın yaratılış gayesi Cenâb-ı Hakk’a kulluk olarak belirlenmiştir. (Tatil-YD Temmuz 2008)

1310) Muttaki kul, Allâh (cc)’ın rahmetinden hiçbir kayıt ve şart altında ümit kesmeyen kuldur. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1311) İmanla şereflenen mümin, gönül Kabe’sini 360 puttan temizleyen  kimsedir. Efendimiz (a.s) tevhid okuyarak Kabe’deki putları kırmıştır. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1312) Mübarek mekânlarda ve mübarek zamanlarda en çok okunması gereken zikir kelime-i tevhiddir. Zaten üç aylar olması sebebiyle 1000 tevhid okuyoruz. Diyelim bin tane tevhidi 20 dakikada okuyoruz, yolda gidip gelirken, işimizle meşgul olurken ne kadar çok “Lâ ilâhe illâllâh Muhammedün Rasulullâh” diyebiliriz siz buradan hesab edin. Nasıl ki bize “Şu kadar m­³ su olursa su sıkıntısı çekilmez” diyorlar. Zikir de böyledir. Hayatımızı dikkatle tanzim edersek son yolculuğumuzda sıkıntı görmeyiz. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1313) Ârifan-ı ilahi, Allah’ın has kulları, öyle uyur ki ruhları secdeye kapanır, kalbleri arş-ı alaya açılır. “Âlimin uykusu cahilin ibadetinden üstündür.” sözünün anlamı budur. Uyku onlar için ruhun dinlenme ve huzura erişme vaktidir. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1314) Tevhidi içten okumamız gerekiyor. Tesbihatta, kalbimizin evet demediğini dilimiz söylemesin. Söylediğimizi önce kalbimiz duyacak. Önce kalbimiz duysun, sonra dilimiz dönsün. Eğer dilimizin söylediğini kalp tasdik etmezse, bu nifaka götürür Allâh muhafaza. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1315) Bazı kimselerin tebessümü tatsız, hatır sorması mânâsız gelir. İçten gelmediği için, kalbi evet demediği için, sadece dudaktan çıktığı için biçimsizdir, sevimsizdir. Ama Allâh’ın (cc) bazı kulları da vardır ki bir zarif tebessümü yıllarca hatırımızdan çıkmaz. Hayırlı bir kimsenin “Nasılsın?” deyişiyle münafığın hal hatır sorması arasında ölçülemeyecek derecede fark vardır. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1316) Tevhidin en çok okunması gereken mekânlar, Allâh’ımızın şereflendirdiği mekanlardır. Kehf Suresi’nde Allâh (cc), “Biz sana hakikati hak olarak haber veriyoruz.” buyuruyor. Kur’ân-ı Kerim’de hak kelimesi sık geçer. İşin ciddiyeti haber verilir. Bu cihetle taatlerimiz çok ciddi olmalıdır. Ciddiyet göstereceğimiz asıl uhrevi vazifelerimizdir. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1317) Sırrına vakıf olanlar, Nebe Suresi’ni ikindiden sonra evrad ü ezkâr şeklinde toplu olarak okurlarmış. Manasında tefekkür edersek asıl faydalı olacak odur. En azından namazlarda okuduğumuz ayetlerin manasını bilin. Huzur için bu tefekkür şarttır. Manalarını düşünerek okursak, aşkımız değişir, muhabbetimiz artar, namazı dosdoğru kılmaya başlarız o zaman. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1318) Yaş ilerledikçe doktora gidiyoruz. Diyelim kalsiyum takviyesi yapıyor. Fakat başka azalarımıza zarar veriyor ilaç. Asıl olan, ruhumuzun güçlenmesidir. Ruh kuvvetlenirse beden de kendiliğinden kuvvetlenir. Ruhumuzun kuvvetlenmesi ne için lâzım? Son nefeste şeytana fırsat vermemek, kabir sualine cevap verebilmek, insan simasında kalkmak, sırattan yıldırım gibi geçmek için lâzım. Peki ruh ne ile kuvvetlenir? Zikrullahla.. Zikrullahın efdali nedir? Lâ ilahe illallah. “Şimdi ‘lâ ilahe illallah’ okudum da ne oldu?” diyemeyiz. O bizim ahiret yakıtımızdır. Günümüzü gecemizi güzel tanzim eder, ruhumuzu daimi olarak kelime-i tevhid ile kuvvetlendirirsek bu güç son nefeste yardımımıza yetişir. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1319) Zikrullah güçtür, namaz güçtür, umre bir güçtür, kuvvettir. Hasta bir zata doktor getiriyorlar. Doktor bakıyor ki hiç takati olmamasına rağmen hastanın eli parmağı hareket ediyor. Doktor, “Bu parmak niye hareket ediyor?” diye yakınlarına soruyor. Diyorlar ki istiğfar okur , o böyle evrad ü ezkâr okur.. Ciğerden gelen gözyaşı afv-ı ilahi’ye vesiledir, cehennem ateşini söndürür. Devamlı çektiği için beden de alışmış zikre. Ruh güçlenince beden de güçlenir. Şimdiden alıştırmak lâzım. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1320) Muttaki kullar, ibadetle hayat bulur. Ölünce dirilirler onlar. İbadet onlara dirilik vermiştir. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1322) Şimdi, şunu iyi bilmemiz lâzım: İlim, kendi başına hidayete eriştirmez. İlim olacak, onsuz yürünmez. İlmin bizi riyaya kibre ucba düşürmemesi için ihlas lâzımdır. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1323) Muhlis, kendi gayretiyle ihlâsı elde etmeye çalışan kişidir. Bu kendi başına zordur. Elde edilse bile, sebat edilmesi zordur. Asi olan muhlasînden olabilmektir. Bu da ancak Rahman’a haşyet duyan, azamet-i ilahiyeden titreyen, azâbından değil, sevgsin-den mahrum kalmak endişesiyle Allâh c.c.’dan hakkıyla korkan kullara nasip olan bir mükafattır. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1324) Üç türlü intisab vardır: Birincisi:”Şu kişi intisap etmiş, ben de edeyim..” Onlardan pek azı devam eder. İkincisi ise:”Emekli de oldun, artık ne duruyorsun bir kapıya bağlan..”denildiği için bu yola girenlerdir. Teşvik edildikleri kadar ilerlerler. Rehberleri şaşarsa onlar da şaşarlar. Üçüncüsü ise:”Ben bu yola Mevlâ’mızı bulmak üzere girdim.” der ve bu niyetle hızla ilerler. Cenâb-ı Hakk, candan taleb edene rızasını verir. “Allâh onları, onlar Allâh’ı sever” ayetini yaşayacak şekilde bu yola sarılmamız gerekir. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1325) Allâh’ın has kullarının şu toprak üzerinde durması, Allâh’a yakınlıktır. Onların neş’eleri Allah’ın dostluğudur. Yeryüzünün teminatıdır onlar. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1326) Nebe Suresi’nde, “ve’l-cibâle evtâdâ”, “Biz dağları kazıklar kılmadık mı?” buyruluyor. Kazık yerin dibine iner. Dağlar, yüksekliğinin 19 katı kadar aşağıya iner. Deprem riskinin en düşük olduğu yer olarak Mekke tarif edilir. Neden? Çünkü dağlarla doludur. Dağlar zemini tutar. Allah’ın direkleri “evtâd”da böyledir. 4 kişidir. Bunlar hürmetine Cenâb-ı Hakk yeryüzünü ayakta tutar. Bir çadır düşünün bir tane ortada dört tane de kenarda vardır, olmazsa rüzgar onları uçurtma gibi uçurur. (Kalbleri Kelime-i Tevhid İle Diri Olanlar-YD Ağustos 2008)

1327) İnsanlara Cenâb-ı Hakk’ın ‘Halik’ sıfatından dolayı şefkatle bakarsanız, neticesi hayır olur. (Bandırmalı Ali Efendi-YD Eylül 2008)

1328) Kimsenin ahvali kimseye uymaz. Bir saniyede tefekkür bile ayrı ayrıdır. Çocuklarımız bile birbirine benzemez. Parmak uçlarındaki kıvrımlar da birbirine benzemez. Aynen bunun gibi, bir dervişin hali diğerine uymaz. Birbirinin hali diğerine de söylenmez. Letâifler oradan oraya geçiriliyor zahirde. Fakat tahakkuk ediyor mu? Çalışıyor ama nasıl çalışıyor. Teyzem vardı, teveccüh eder, letâifler şakır şakır çalışırdı kendi rengiyle. Tarifi kolay, tatbiki var mı? (Bandırmalı Ali Efendi-YD Eylül 2008)

1329) Biz; birinci ezan, ikinci ezan diyoruz ya işte o… Hanefî, Şafii, Malikî, Şia’da îmamiyye, Ahmet bin Hanbel’den nakle göre; ezan okumak, sünnet-i müekkededir. Ezanda hem namaz hem de İslam’ın temel ilkesini oluşturan Allah-u Zülcelal’in varlığı ve birliği; İkinci olarak Efendimiz’in (a.s.m) ve bütün Peygamber-i Azam’ın risaleti tasdik edilir. Üçüncü olarak: asıl kurtuluşun ahiret mutluluğuna kavuşmak olduğu ifade edilir. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1330) Yerkürenin Güneş karşısındaki konumu ve çevresinde dönüşü ile namaz vakitlerinin oluştuğu göz önünde bulundurulduğu takdirde Müslümanlara meskûn olan her noktada günde beş defa okunan ezanla, bu ilahi mesajın kesintisiz devam ettiği, günün her anında yeryüzünde yükseldiği anlaşılır. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1331) Manevî terbiyenin ilk esasını, doğduğunda çocuğun sağ kulağına ezan; sol kulağına kamet getirmekle, ezan teşkil eder. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1332) Ezanda, “Allahu Zülcelal”in varlığı, mükemmel bir düzen içinde dünya, insanın barınmasına elverişli yerlerin, canlılar için önemli olan su ve ateşin bulunması, bitki ve hayvanlarla beslenmesi, atmosfer ve gezegenlerin sahip olduğu fevkalâde düzen; ibret alanlar için Allah’ın varlığına ve birliğine bir delildir. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1333) Sufîlerde, ‘ibnü’l-vakt’ terimi çok önemlidir. Kişi, vaktin oğludur. Velhasıl, vaktine riayet eden demektir. Allah’ın nefhası zaman zaman yayılır, Onlar, her zaman gönlü açık kimselerdir. İki nefes arasında “ilahi! ente maksûdi ve rızaike matlû-bi” “maksadım, arzum, isteğim sadece sensin Ya Rabbi” diye Hâlıkımız’ın varlığını ve birliğini, noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu biz ezanda ifade ediyoruz, “Allahu Ekber” lafzı ile. Hem kendi içimizde hem kendi dışımızda varlığını, birliğini ve büyüklüğünü tasdik ediyoruz. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1334) Ezan, itikadî ve amelî hükümlerin tamamını iftida eder. “Allahu Ekber” denildiği zaman Allah u Teala’nın cemal sıfatlarına sahip olduğunu tasdik, “Eşhedu enla ilahe illallah” denildiği zaman tevhid akidesini tasdik, şirkin her çeşidini ret ederiz. “Eşhedu Enne Muhammed’er-Resûlullah” dediğimiz zaman Peygamberimiz (s.a.v.)’in risaletini ve bütün peygamberlerin peygamberliklerini tasdike etmemize delalet eder. “Hayya’al es-Salah”, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) sayesinde Allahu Teala’ya emir sigâsı ile davettir. “Hayya’al el-Felah”, dünya ve ahirette ebedî kurtuluş demek olan felaha çağırmaktır. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1335) Ezan okunan yerde Müslümanların varlığı ispat edilir. İkinci olarak, ibadet vaktini bildirir. Üçüncü olarak, Müslümanları cemaat olmaya davettir. Şehadet, İslam’dır. Ezan, kelime-i tevhid ve kelime-i şehadeti açıktan, herkese ilandır. Namaz vaktini ve kılınacak yeri bildirmektir, Müslümanları cemaate davettir. (Ebedî Diriliş Çağrısı: Ezan-ı Muhammedî-YD Ekim 2008)

1336) Marifet ağacının her bir dalından sayısız, sonsuz hayır çeşitleri doğar ve şubelere ayrılır; karşılıklı davranışlarda doğruluk, sohbette ünsiyyet (Allah Teâla’nın rızası için bir araya gelinmiş her bir sohbetten muhabbet neticesinde beraber olunan ihvanda hissedilen ve mürşid-i kâmilden nûr-u velayet sebebi ile meydana gelen İlahi yakınlık ve muhabbet) kurbiyyet incileri (Allah Teâlâ ile ünsiyet kurmuş, velinin kalbine Arş’ın hazinesinden akseden mana incileri, velayet nurları vb.) safâ-yı vakt  ve daha anlatılamayan nice vasıflar.. (Marifet Ağacı-YD Aralık 2008)

1337) Marifet ağacının dallarının altında tevfik nurları vardır. O nurlar inayet ve fazi menbaından akarlar. İnsanlar ise bu marifet ağacı karşısında farklı derecelerde ve değişik hallerde bulunurlar. Bazısı ağacın kökünden gafil olduğu halde sadece gövdeye tutunur ve böylece dallarından mahrum ve meyvelerinin tadından perdelenmiştir. Bazısı büyük dallardaki küçük dallara tutunur. Bazısı da ağacın hepsine iltifatını çevirmeksizin, o ağacı yaratanın (o dönem içerisinde) tek dostu olduğundan o ağacın köküne tutunur ve böylece hepsini almış olur. (Marifet Ağacı-YD Aralık 2008)

1338) Bir insan, tevfik kandilinden bir nuru olmadan kitapları, ilim haber veren ve hadislerin hepsini bir araya getirse, bu ancak o kişinin Allah Teâla’dan uzaklığını ve ayrılığını artırır. “Kitap yüklü merkepler gibidir” mânâsı tecelli eder. (Marifet Ağacı-YD Aralık 2008)

1339) Yaratılış gayemiz Hakk Teala’yı tanımak ve tanıtmaktır. “Sen kendini nasıl tanıtıyorsan, öylesin”, buyuran Efendimiz (sav). Zâtı hakkında düşünülmeyeceğini haber verir. İsim, sıfat ve fiillerinden bahsedilir ancak. Mekke’de on üç yıl Efendimiz (sav) Allah Teâla’nın yaratma ve emirde bir olmasını anlatmıştır. (Marifet Ağacı-YD Aralık 2008)

1340) Hiçbir varlığın Allah Teâla gibi sevilmeyeceğini, ibadetin sadece O’na olacağını, insanlara şah damarından daha yakın olduğunu, rahmetinden ümit kesilmeyeceğini, kulların bağışlanacağını haber vermiştir. Ve bu hakikatlerin muhatabı olarak, insanı seçmiştir. İnsanda, Cenâb-ı Hakk’tan alınan emrin samimi bir amele dönüştürülmesiyle ‘marifet’ hâsıl olmuştur. (Marifet Ağacı-YD Aralık 2008)

1342) Veli, iman ve takvasıyla Hak Teala’ya dost olan kimsedir. Taklidi imandan, görgü ve taklide dayanan imandan, kendi varlığını ve çevresindeki eşyayı İlahi isimlerin tecellisi olarak görerek, tahkiki imana erer. Her mahluk bir tefekkür hazinesi, her nimet bir şükür davetçisidir onun için. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1343) Tahkiki iman, tefekkürün mükemmelliğine, imanın hazzına eriştirir. Takva da amelin kuvvetine, mükemmelliğine kavuşturur. Takva, yapılan taatlerin Cenâb-ı Hakk’ı görürcesine, ihsan ölçüsü içerisinde yerine getirilmesidir. Veliyi bütün bu hususlarda takva sahibi olarak nitelendiririz. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1344) Veli O’na yakın olan kimse demektir. Allah’a mekan ve cihet yönünden yakın olmak muhaldir. O’na yaklaşmak, insanın kalbi, Allah Teala’yı bilmenin nuruna gark olmasıdır. Veliler, bakışlarında Allah’ın kudretinin delillerini görürler. Dinlediklerinde Allah’ın ayetlerini dinler, konuştuklarında Allah’ı vasfeder, üzüldüklerinde Allah’a kulluk ve yoluna hizmet için hareket ederler. Bu tarzda, Allah’a yaklaşmış olurlar. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1345) Kemalat; İlim ve ahlakta güzelliktir. Kemalat; Nefsani, bedeni, harici kemalattır. Bunların en üstünü, nefsin mertebelerini geçip kulun Allah’tan, Allah’ın da kulundan razı olmasıdır. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1346) Melekler, ehlullah ile dosttur. İlham vermek, mükaşefe ve makamlar vasıtasıyla melekler onlara dost olmuştur. Şeytanlar da vesveseler vermek, kötü düşünceleri hayal ettirmek suretiyle batıllara dosttur. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1347) Mü’minler, şımararak, gururla ayaklarını yere vurmazlar. Kibirlenerek yürümezler. Kendisine söz atanlara ‘Selam’ derler, biz sizin gibi cahillik yapmayız derler. Maksatları selamet ve sükûneti temin etmektir. Kimseye eziyet etmezler. Sıkıntılara katlanırlar. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1348) Tasavvuf, bedeni hastalıkların tedavisi için, nasıl gayret gösteriliyorsa, kalbi hastalıkların da tedavisi için çaba göstermektir. Bu yolun esası Kitap ve sünnetle tespit edilmiştir. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1349) Tasavvuf, Kitap ve sünnete sarılmak, Peygamberimizi (sav) önder ve rehber edinmek, İlahi sevgiyle dolmak, Kur’ân’ın ruhundan gıdalanmak, Muhammedi ahlak ile ahlaklanmak, marifette ilerlemek, vasıl-ı ilallah, Hak Teala’ya ulaşmaktır. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1350) Sufi, hiçbir zaman fukahanın görüşüne muhalif düşemez. Zerre kadar muhalefet, doğu batı arası kadar uzaklaşmaktır sufiyyenin yolundan. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1351) Tasavvufa aid metodun birinci kaidesi şeriattır. Eğitiminin ana metodu, amelin ahsen, evla, etemm, en güzel olanını yapmaktır. Müttaki bir hayat yaşamaktır. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1352) Saâdat-ı Kiram’ın yolu, söz, fiil ve niyette sünnet-i seniyyeye ittiba, bidatlerden uzaklaşmaktır. (Kemâl Ehli Bir Veli: Hacı Hasan Efendi (ks)-YD Ocak 2009)

1353) Nebiler nübüvvetle, veliler de, velayet sırrı ile seçilmişlerdir. Âdem (a.s), Rabbimiz Teâlâ’nın kendi kudretiyle yaratması, isimleri öğretmesi, halife kılması, ruhundan ruh üflemesi, aksırınca Elhamdülillah demesiyle Safiyyullahtır. Tufandan kurtulmasıyla Nuh (a.s), neciyyullahtır. İbrahim (a.s), ateşe atılırken, oğlunu kurban ederken, dünya malına meyletmemesiyle, her halindeki teslimiyet ve rıza ile Halilullahtır. Musa (a.s doğrudan hitaba mazhar olduğu için Kelimullahtır. Hazreti Meryem’e üflemesinden dolayı Rabbimiz (c.c), İsa (a.s) Ruhullahtır. Peygamberlerde bütün hususiyetlerin madeni, ment merkezi Peygamberimiz Muhammed Mustafa (s.a.v), Habib-i Kibriyâ’ dır. (BU HAZRET-İ SÂMÎ’DİR (KADDESALLAHU SIRRAHÛ-YD Şubat 2009)

1354) Bütün velilere, velayet sırrından dolayı sevgi duyarız. Hakk Teâlâ’nın, her bir tecellisi farklı olduğu gibi, velilerdeki velayet sırrı, nebilerdeki nübüvvet neşesi de farklıdır. Tabiattaki eşya, taş, toprak, cemadat, gül, çiçek nebatat, hayvanat, hepsi bir ayrı tecelliyata mazharsa, Âdem oğlu da ayrı ayrı tecellilere mazhardır. Veliler de farklı bir güzelliktedir. (BU HAZRET-İ SÂMÎ’DİR (KADDESALLAHU SIRRAHÛ-YD Şubat 2009)

1355) Allah Teâlâ’yı görür gibi taat yapan velilerin haremine, (sırlarına) biz nâ-ehiller (yabancılar) nasıl girebiliriz? Allah Teâlâ’nın onları gizlemesi bile, bir lütuftur. (BU HAZRET-İ SÂMÎ’DİR (KADDESALLAHU SIRRAHÛ-YD Şubat 2009)

1356) Allah’a c.c) iman, Allah’ın varlığına, O’nun kemal sıfatlarına sahip olup ,tek başına ibadete layık olduğuna inanmak; izleri, insanın yaşayışında Allah’ın emirlerine bağlanıp, yasaklarından uzaklaşmasında ortaya çıkacak şekilde buna tam anlamıyla kalbinden inanmaktır. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1357) Gece ile gündüz O’nun âyetlerinden olduğu gibi, güneşle ay da, biri gündüz sultanı olan ışık, biri de gece sultanı olan nur, ikisi de Yüce Allah’ın sanat ve kudretinin, dünya semâsını süsleyen en güzel tecellilerindendir. Gece ile gündüze karşılık güneş ile ayın birbirine ters bir tertip içinde ifade edilmesinde, birkaç fayda vardır. Güneşin gündüze bitişik olmasını korumak, güneşin aya göre, asil olduğuna işaret etmek, geceden gündüze geçildiği gibi, gündüzden de geceye olan değişimi vurgulamak, leylü nehar (gece-gündüz) ile şems ve kamer (güneş ve ay) arasında ‘râ’ harfinde bir denge hoşluğu vermektir. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1358) O’nun varlığı kendindendir, var olması kendi zâtının varlığı gereğidir. Diğer varlıklar gibi, kendisini var edecek bir başkasına ihtiyacı yoktur. Zaten başkasına muhtaç olan, ilâh olamaz. Allah’ın varlığı her şeyden öncedir. Halbuki etrafımızda gördüğümüz bütün varlıklar sonradan meydana gelmiştir. Sonradan var olanlar, adından anlaşılacağı üzere bir başkası tarafından var edilmişlerdir; yani bunlar var olabilmeleri için Allah’ın kendilerini var etmesine muhtaçtırlar. Yüce Allah, kendisinden olan bu varlığını devam ettirmek için de hiç bir yere ihtiyaç duymaz. Onun yok olduğu hiçbir an düşünülemez. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1359) Allah(c.c), ezelden beri varolduğu gibi sonraya doğru da, ebediyen varolacaktır. Onun için yokluk, yok olduğu an düşünülemez. Bu ancak, sonradan bir başkası tarafından var edilenler için söylenebilir; çünkü onlar, önce yok iken, sonradan varolmuşlardır. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1360) Allah’ın (c.c.) sonsuz, bitmek tükenmek bilmeyen kudreti ve gücü vardır. O’nun ezelî olan güç ve kudretinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Dilerse, bu evren gibi daha birçok evrenler yaratmağa gücü yettiği gibi, yarattıklarını bir anda yok etmeye de gücü yeter. Yıldızlara, aya, güneşe bakarak bu gücün büyüklüğünü, sınırsızlığını, ebediliğini daha iyi kavrarız. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1361) Yüce Allah’ın fiilî sıfatları pek çoktur; bunların hepsini saymak mümkün değildir. Ancak bunlara birkaç örnek vermekle yetinelim: Halk: Yaratmak, demektir. Bütün varlıkları yaratan, Hz. Allah’tır. Hiçbir mahlûkun herhangi bir şeyi yaratmaya gücü yoktur. “Allah(c.c), her şeyi yaratandır.” Zümer, 62) İnşa: Yoktan var etmek, demektir. Evrendeki tüm varlıkları yoktan var eden Yüce Allah’tır. Yarattıklarınınsa yoktan var etme gücü yoktur.
İbda’: Yüce Allah’ ın, aslı ve benzeri olmaksızın icat etmesi demektir. (ALLÂH’A (C.C.) İNANMAK GÜVENMEK VE ONU TANIMAK-YD Mayıs 2009)

1362) Sadıklarla beraber olmak, sadıkların yolundan yürümek önemlidir. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1363) Haram işlenen bir yere bile girerken bedel ödüyoruz. Ya Allah’ın (c.c.) sayısız nimetleriyle dolu cennete bedelsiz nasıl gireriz? (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1364) Yerden taşı kaldırmak, sadakadır, sünnettir. Fakat o taşı “Bu taşı kaldırıyorum ama beni Allâh’ımın yolundan alıkoyan nefsimin arzularını da böyle kaldırabildim.” diye düşünmek ibret almaktır, tefekkür etmektir, Allâh’ımızın ahlâkına yaklaşmaktır. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1365) Hak her yerde kâimdir; hâzırdır, nâzırdır. Mülk Suresinde ne güzel anlatılmıştır. “..Göz zelil olarak geri döner” Yüce Mevlamızın yaratışında en ufak bir eksiklik bulamayız. Fakat irademizi şerre kullanırsak hakkı göremeyiz. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1366) Allâh’ımızın razı olmadığı şeylere bakmakla gönül gözü kör olur. Gözün perdesi, kulağın tıkacı vardır; hakkı gördürmez ve işittirmez. “Bu gözler kör olmaz; fakat kalblerdeki gözler kör olur.” Onlar (Kalb gözleri görmeyenler) hayvandan da daha aşağıdırlar.” emr-i ilahisi vuku bulur; harama bakan kişinin can kulağı, gönül gözü işlemez hâle gelir. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1367) Allah’ın velileri, ahiret amellerini tercih eden ve görüldüğü zaman Allâh’ı c.c. hatırlatan kullardır. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1368) Bir insan Allâh’ımızın dostuysa, ona baktığın zaman yıkanırsın. Tıpkı azaların su ile ağardığı gibi onların kalblerinden çıkan nur ile bütün manevi azaların yıkanır, nurlanır. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1269) Su kaynadığında nasıl içindeki mikroplar ölüyorsa, İlahi muhabbet sahibi bir Allâh dostunun kalbi karşısında da gönüldeki haset, kibir, riya, gıybet, şehvet, tama’, benlik mikropları kırılır gider. Onlarla oturan şakî olmaz; her cihetlerini rahmet-i İlahiyye kuşatır. Toprak gül ile beraber olduğu için gül gibi kokar. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1370) Tasavvuf yolunda insana bir kuyumcu hassasiyeti gerekir. Bu yoldaki bütün incelikler edeblerden geçer. İbret ile bakmak, tefekkür etmek ve o ince anlayışı hayatımıza geçirmek en büyük edebdir. Müferridûn, Mukarrebûn, Üçler, Yediler, Kırklar., bunlar, hayırlı insanlarla beraber olan, ahlaklarını Allâh’ımızın ahlakına uyduran insanlardır. Zaten sufi demek, güzel ahlâk sahibi insan demektir. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1371) Kabri düşünerek yatmak, uyanınca nasıl dirileceğini hatırlamak vaktin değerini anlamak için insana tefekkür olarak yeter. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1372) Rabbimiz bizleri insan simasında kaldırsın; yüzün döndürüleceği o 12 hayvani sıfattan bizleri muhafaza buyursun. Razı olduğu kullarının hürmetine, sevdiği, seçtiği, yakınlaştırdığı kullarıyla daim beraber olmayı bizlere de nasib eylesin inşaallah. (Sûfî Yolunun İncelikleri-YD Ağustos 2009)

1373) Bir rasul, vahyi aldıktan sonra, durmuyor, harekete geçiyor ve aldığı vahyi, insanlara ulaştırıyor. Onun tebliğ ettiği vahyi, duyup da kabul eden mü’min ise, boş oturup beklemiyor, vahiyle gelen hükümlerin gereğini yapıyor. Demek ki vahy, sıradan bir haberleşme, bir iletişim kurma değil, haberin ulaştığı varlığı aksiyona sevkeden önemli bir faaliyettir, önemli bir yönlendirici kaynaktır. (Vahiy ve Mahiyeti-YD Eylül 2009)

1374) İnsanlar, akıllarıyla varlıkta cereyan eden hâdiselere bakıp, Allah’ı(c.c) bulabilseler bile, yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, nereden gelip nereye gittiklerini ve yaratıcılarına nasıl teveccüh edeceklerini (ibadetlerinin keyfiyetlerini) peygambersiz bilemezler. işte, Yüce Allah, insanların bu ihtiyacını gidermek için, peygamberler göndermiştir. (Peygamberlere Duyulan İhtiyaç-YD Aralık 2009)

1375) Peygamberler, şu sınırlı dünyamızın maddî kalıplarından, görünmez âlemlere pencereler açan, sınır ötesi dünyaların varlığını haber veren ve yaşadığımız dünyanın anlamını, bizzat onu Yaratan’ın emirleri istikametinde bildiren, fevkalade donanımlı insanlardır. Onların, bize ulaşmasına vasıta oldukları vahiy nuru, ruhumuza sızmadıkça, diğer bir ifadeyle; ruhumuz, o nur ile aydınlanmadıkça, düşünen ve gerçekleri arayan aklımızın bütün gayretlerinin, bir ‘kör ebe’ oyunundan farkı olmayacaktır. (Peygamberlere Duyulan İhtiyaç-YD Aralık 2009)

1376) Takyanus’un, Tevhid inancından vazgeçmeyenleri asıp kesmesine rağmen, inancından vazgeçmeyen yedi genç ne şanlı müminlerdi. Bir gencin özelliklerini de bildiren iman ve hidayetle vasfediliyorlardı. Azim ve kararlılıkları, melekleri onlara hizmetçi kılıyordu. Korktukları için Mevla’dan, rahmet kapıları açılıyordu. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1377) Hapse atılan İmam-ı Azam (r.a.), dövülen İmam Ahmed (r.a.), defalarca memleketinden çıkarılan Bayezid Bestamî (k.s.) üç yıl zindanda kalan İmam Rabbani (k.s.), asılanlar, zehir verilip şehid edilenler, inancına göre yaşamlarını devam ettirdikleri için imkanları elinden alınanlar, coplanıp sürüklenenler, alaya alınanlar… Hiç yılmadılar kudsi davalarından. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1378) İnsanın en çok sevdiği malıdır. Azası muzdarip olsa, afiyet bulmak için feda eder malını. Kangren olan azasını da, canını kurtarmak için feda eder. Dini uğruna, malını da, azasını da, canını da feda eder muharebe meydanında. Çünkü din her şeyden kıymetlidir. “Allah Teala müminlerden mallarını ve canlarını, kendisine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) Baktığımızda afaka, yıldızlar, ay, güneş doğup batıyor, kararından vazgeçmiyor. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1379) Yağmur yağıyor, toprak ürün veriyor, ağaçlar meyveye duruyor, hiç görevlerinden geri durmuyor. Çünkü onlar, genetiğine göre şekilleniyor. Bizim genetiğimiz de, “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zariyat. 56.) diye biçimleniyor. Yarattığını en güzel şekilde bilen Halik-ı Zülcelal, uyma şeytanın adımlarına, gelme nefsin oyunlarına, aldanma dünyanın muhabbetine, kanma batılların yaşantısına buyuruyor. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1380) Her işte sebat, muvaffak kılar insanı. Dersinden usanıp, çantasını bir tarafa atan öğrenci, bir karıncanın, defalarca düşmesine rağmen, ağzına aldığı bir kırıntıyı yuvasına götürürken gösterdiği azim ve gayreti görünce gayrete gelir. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1381) Patetes yeyip kısa pantolon giyen millet, teknolojide dev adımlar attı. İşine sabah erken giden, karın tokluğuna çalışan devlet, ekonomiye el attı. Bu azim ve çabanın temeli bizde olan ecdadımız, üç kıtada at oynattı. Kısa ömründe, çağ kapayıp çağ açtı. Atını deryalara daldırıp, Dîn-i Mübîn’i ötelere ulaştırmaya gayret etti. İki yüz elli kiloluk mermiyi topun ağzına sürdü.. Beşparmak dağlarına, tek başına tankı kaldırıp koydu. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1382) Evvela neye erişeceğimize, sonra da nasıl erişeceğimize karar vermeliyiz. Karar, zorluktan çıkıp, rahata ermek içindir. Şunu iyi bilelim ki, kararda yol, çift değil tektir. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1383) Yaşam sürecimizde, vahyin doğrultusunda aklımız dümen, duygu ve düşüncelerimiz yakıt mesabesindedir. Aile, çevre, toplum ve sınıflar etkiler kararı. Herkesi memnun etmek mümkün değildir. Rabiatül Adeviyye (r.a.) annemizin dediği gibi, “Yâ Rab! Sen razı ol da, herkes darılsın bana” diyerek, hoşnutluğunu kazanacağımız mercinin Mevlâ-yı Müteâl olduğunu bilmeliyiz. “Cesaret insanı zafere, karasızlık ve korku ölüme götürür.” der Yavuz Sultan Selim. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1384) Kararlı davranış bereket getirir. Akıl, ruh ve vücut sağlıklı olur. Sosyal yaşam ve aile hayatımız huzurlu geçer. Tecrübeli, ön yargıyla değil, objektif bakış, maddi ve manevi bünyemizi sarsan zararlı alışkanlıklardan uzak olma, bizi doğru karar vermeye yöneltir. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1385) Ticaret, kıymet ve değerlerin nemalandırılmasıdır. Altın, gümüş, para, akçe, mal ve mülkün para etmesidir. Şu fani hayatta yaşamın vazgeçilmez bir şartıdır. Eve rızık götürebilmek için insanoğlunun helalinden bir gayret ve çabasıdır. Başıboş yaratılmayan ademoğlunun ilahi kurallara riayet ederek kazanmasıdır. Üretilen malın bir vasıtayla, alıcıya satışının yapılmasıdır. Üretim, vasıta ve alıcı üçlüsüyle gerçekleşir bu akit. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1386) Ticari ahkâmı öğrenmek farz-ı ayndır. Ticaret sünnettir. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1387) Ruhlar aleminde. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına, “Evet Rabbimizsin.” demekle beşeriyyet, fıtratında mevcut iman gibi bir değerle doğdu âleme. Emanetleri yüklenip hilafete namzet olmakla, esmanın hepsini talimle donandı insanoğlu. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1388) DNA’mızda mevcut ilahi program kılavuzdur. Genetiğimizde saklı olan iman, öyle bir değerdir ki cennet’i bile satın alır. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1389) DNA’mızda mevcut ilahi program, bizi şeytanın adımlarına değil, nimet bahşettiği enbiya, sıddık, şehid ve salihlerin yoluna kılavuzlar. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1390) Kârlı ticaret aklın gereğidir. İmanda yakîn, kesin inanç gaybe iman, görülmeyenlerin görünür hale gelmesi, namazda huşu, oruçta takva, zekatta cömertlik, hacda vuslat, ilimde haşyet, cihatta hayırlı niyet, Allah Teâlâ’nın dininin yüceltilmesi, bütün hareket ve sekanatımızda ihsan, en kârlı kazançtır. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1391) Ticarette denge, ne güzel bir yöntemdir: Dünya için ahireti, ahiret için de dünyayı terk etmemek. (En Karlı Ticaret-YD Haziran 2011)

1392) Müridin Seferi Ahiretidir. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1393) Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Mayıs 2011)

1394) “Evvel refik sonra tarik” kaidesince, Nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihler en güzel refiktir, arkadaştırlar bize. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1395) İbrahim (a.s.) Mezapotamya’da, Musa (a.s.) Mısır’da, Süleyman ve Davud aleyhisselam Filistin’de, Peygamberler ümmetine yol göstermiştir. Nebilerin varisleri de aynı yolu izlemişlerdir. Tevhidle, sahih itikadla beyinleri, emr-i İlâhî’ye riayetle gönülleri, güzel ahlakla da bedenleri yanlış yollara düşmekten korumuşlardır. Yolunu yaldızlayan şeytana, isyana sebep olan nefse, geçici zevkleriyle oyalayan dünyaya, doğru iş yaptığını zannederek insanları sapıtan azgınlara geçit vermemişlerdir. Bu yolda kural ve bir de öncü vardır, diyerek insanların başı boş bırakılmadığını haber vermişlerdir. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1396) Yol sağlam olursa, işaret levhalarına da uyulursa, Allah Tealâ’nın izniyle kaza olmaz bu yolda. Ebu Zer’e (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) yaptığı tavsiyeye uyanlar bu seferde aç da kalmazlar. Rahat bir yolculuk yaparlar. “Ya Eba Zer, gemiyi yenile, çünkü deniz derindir. Azığı al, sefer uzundur. Yükü hafiflet, yol yokuştur. Amelin halis olsun, çünkü O görüp gözetlemektedir.” Adem (a.s.)’dan aleyhissalâtü vesselâm Efendimiz’e kadar yol İslâm’dır. Yolun İşaret taşları Kitâb-ı Kerîm’dir. Dünya ve ahiret kılavuzumuz Rasulûllah (s.a.v.)’dir. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1397) Yürüyelim tebliğ ve davet için ülke ülke. Geçinelim güzel güzel eş, dost, akrabayı ziyaretle; hastaların hatırını sorup, cenazenin arkasında gitmekle. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1398) İbret için kabirleri, ıslah için salihleri bir bir dolaşalım. Cemaatle namaza devam edelim, cuma ve bayram namazlarına gidelim. Umre ve Hacca, taatlerin esrarına ermek için, affolunup durulmak için, istikamet bulup insanların hidayetine vesile olmak için gidelim. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1399) Geçmiş kavimlerin hallerinden ibret almak için yaptığımız afaktaki seferi, enfüste kendi içimizde de yapalım. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1400) Nedamet, günahı terk ve büyük bir azimle edelim tevbe. Salih amel, güzel tavırla gerçekleşsin güzel ahlak. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1401) Allah Tealâ’ya itaat, Resulü (s.a.v.)’e mutavaat ve takva ile hasıl olsun cehd, gayret. Rahmetinden ümit, gazabından korkmakla oluşsun havf ve reca. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1402) Nefse muhalefetle bitsin şehvet. Şüpheli işlerden sakınarak kemâl bulsun iman. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1403) Ağyarı, ayak takımlarını terk etmekle, huzur ve huşû ile, dua ve istiğfarla temin edilsin tazarru ve niyaz, yalvarıp yakarma. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1404) Üstaz-ı Ekrem’imizin elinde, ölünün yıkayıcı önünde durduğu gibi olmakla; hizmet edip sözünü tutmakla razı olsun bizden Mürşid-i Kâmil. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1405) Allah Tealâ ile aramızdaki engelleri kaldırarak meydana gelsin kurb, yakınlık; def olup gitsin siva, kalmasın Hakk Tealâ’dan gayri endişe. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1406)  Hakiki müridin her nefesi farklı olur. Yani iki nefesinde de hayırlı işler düşünür. Her nefeste mertebeler geçer. En güzel konaklarda da otursak mekânım kabirdir, diye düşünür. Onun dostluğu, imanın tat ve lezzetini almaktır. Ne yaparsak yapalım Rabbimizin karşısında aciziz. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1407) Müridin davranışları sükûndur. İbretle hikmetle düşünürsek huzur olur. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1408) Müridin evi halvettir. Bir köşeye çekilip Rabbimizden niyazda bulunmaktır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1409) Müridin elbisesi el-fakr’dır, kalbi yokluktur. Onun uykusu ömrünün muhasebesidir. Nuh Aleyhisselam tufandan kurtulduğu gün bizim yılbaşımızdır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1410) Mürid, bakacak olursa ibret gözüyle bakar. Onun yoldaşı Allah’ımızın yardımıdır. Onun muallimi kanaattir. Onun orucu yaramaz sözlerden muhafaza olmaktır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1411) Müridin gayreti ve çabası ateşten korunmaktır. Onun sevinci Rabbimizin aşkı, onun sıhhati insanlara bel bağlamamaktır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1412) Müridin nasihati ölüm ve kabirdir. Onun sevinci Allah’ın rızasını bulmaktır. Onun hüznü Allah’ın rızasından uzaklaşmaktır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1413) Müridin niyeti yaşadığı sürece muhabbeti taşımaktır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1414) Müridin silahı abdesttir, bineği verâdır. Onun cezaevi şu dünyadır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1415) Müridin gecesi Cenâb-ı Hakk’a yalvarış, gündüzü istiğfardır. Onun muhafazası dinin emirleridir. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1416) Müridin sözü kitab-ı Kur’ân’dır. Onun kazancı salât ü selamlardır. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1417) Mürid nedir, diye sorduğumuzda şu cevaba ulaşmamız gerekir: Mürid, her nefesinde derece derece makam geçen mutlak seferi Allah’a (c.c) varıncaya kadar hiçbir menzilde eğlenmeyen kişidir. (Müridin Seferi Ahiretidir-YD Temmuz 2011)

1418) Oruç Allah’ın ahlakıyla ahlâklanmak demektir. Çünkü Cenâb-ı Hakk yemeden, içmeden münezzehtir. Oruç tutan bir kere maddi olarak kendisini yemeden, içmeden alıkoyduğu gibi manevi olarak da Allah’ımıza isyandan, günahtan her türlü kötülüklerden elini, ayağını, gözünü, kulağını bütün uzvunu korur. Oruç ibadeti aynı zamanda bir takvadır. Oruçtan elde edeceğimiz en büyük nimet Hâlık-ı Lemyezel’den korkup kötülüklerden kendimizi tutmaktır. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1419) İbadet ve taatlerin imsaki hali var. İmsaki demek tutmak. Mesela kötülüğe gitmemek, isyana gitmemek, yalan söylememek, bir harama bakmamak. Oruç da o taatlerdendir. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1420) Oruç tutan insanların gönlünde ve dilinde bereket hâsıl olur, gönlünde marifet nuru, dilinden de hikmet akar. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1421) Kadir Gecesi dendiği zaman; bir arazi gibi bazı topraklar var ki ondan ürün elde edilmez. Bunun yanında senede iki, üç, dört ürün alınan topraklar vardır. Aynen onun gibi her zaman Kur’ani ifade ile meyve veren bir ağaç gibi Kadir Gecesi her şeyiyle mükemmel bin geceden hayırlı olan Rabbimizın lütuf ve ihsan gecesidir. Bunu ancak gecenin kadrini, şerefini anlayanlar bilir. Onların her anı kadir olur. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1422) Kalbi bir fabrika gibi düşünecek olursak fabrika bozuk olduğunda ürettiği mallar da defolu olacak, bozuk olacaktır, fabrika düzgün olursa ürettiği mallar da düzgün olur. Sadece Kadir Gecesi’yle sınırlandıramayız. Gönlünü Allah’a aşk ile muhabbetle Habibine sevgiyle yolundan gidenlerin muhabbetiyle ihya eden kimselerin de yapmış olduğu taatlerin ecir ve mükâfatını melekler bile kaydedemez, Hâlık-ı Lemyezel kendi tarafından ihsan buyurur. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1423) İbadette ihlâsın hâsıl olabilmesi için nefsimizin mertebelerini geçmemiz gerekir. Emmâre en azından, Levvâme, Mülhime. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1424) Emmâre nefis ne derse onu yerine getirmek, Levvâme nefsimizin arzusuna uymakla birlikte kendimizi kınamaktır, Mülhime ise bazen nur bazen de bunun tam tersi hâsıl olabilir. Bir an olur aşk-ı ilahiyle dolar, bir an olur tam tersi zuhur eder daha olgunlaşmamıştır ama mülhime mertebesinde Habibullah (s.a.v)’in ruhaniyetiyle buluşma hali zuhur eder, mutmainne olması gerekir eğer ibadetlerimizde ihlâsı istiyorsak ihlâsın zuhuru için nefsimizin mutmainne en azından Fecir Süresindeki son ayetlerde Rabbimizin hitabına mazhar olması gerekir:”Ey huzura eren nefis! Dön Rabbine sen ondan o da senden razı olarak.” buyurduğu gibi bu evsafa haiz olmakla ancak ihlâsı elde edebiliriz. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1425) Avam yemekten, içmekten ve cinsi alakadan kendisini muhafaza eder, has olan kimseler ise teslim olan insanlar yeme ve içmeden ve cinsi münasebetten uzak kalmakla birlikte bütün azalarını isyandan korurlar ve muhafaza ederler. Daha da seçkin olanların hali var ki onlar büyük bir feyze nail olurlar, büyük bir nura nail olurlar. Ramazan-ı Şerif oruç vasıtasıyla tarifi mümkün olmayan nur-ı ilahiyeye, tecellilere mazhar olurlar. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1426) İtikâf bizim şarj olmamız demektir, kötülerden uzaklaşıp Allah’ımıza tamamen O’nun muhabbetine odaklaşmak demektir, Habibinin sevgisine ulaşmak demektir, sevdikleriyle hemhal olmaktır. Böyle bir güzelliği elde ettiğimiz zaman bizim bakmamız da ibret olur, uymamız da Allah’ımızın zikri olur, yürümemizde ben onların kulum bana nafilelerle yaklaşır gören gözü, işiten kulağı, kavrayan eli, yürüyen ayağı olurum sırrı ilahisi tecelli eder. (Oruç Arınma ve Rahmet Ayıdır-YD Ağustos 2011)

1427) “Şeriat, tarikat yoldur varana / Hakikat, marifet andan içeri” sözleriyle Yunus Emre; şeriat, tarikat, hakikat ve marifet olmak üzere 4 büyük kapıyı bizlere haber verir. Bu dört kapının her birinin de kendi içinde onar mertebesi/makamı/esası vardır. Birinci kapı şeriattır. Şeriat yolu, itikat, ibâdet, ahlâk ve muamelâtın hepsini içerisine alan müstesna bir yoldur. Dikkat buyrulursa, bir ibadette, bu sayılanların hepsi mevcuttur. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1428) Orucun faziletine iman etmek itikat yönünü, sabahtan akşama kadar yeme, içme ve cinsi münasebetten uzak durmak ibadet yönünü, bütün azalarımızı kötülüklerden korumak ahlakî yönünü, insanlarla ilişkilerinde ve ticaretinde doğru sözlü olmak, aldatmamak, aile hukukuna riayet etmek ise muamelât yönünü temsil eder. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1429) “İlim öğrenmek, her Müslüman erkek ve kadına farzdır.” hadis-i şerifi mucibince ilmin farziyyetine inanmak itikat boyutudur, ilim öğrenmek ibadet boyutudur, ilmimizin bizde haşyet duygusunu oluşturması ahlâk boyutudur. “İlmin öyle şartları var ki biz altında eziliyoruz.” buyurur İmam-ı Azam (r.a.). Öğrendiklerimizi yaşantımızda göstermemiz ise muamelât boyutudur. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1430) İbadetlerin birincisi kalbî yönüdür. Allah(cc) korkusu kalbî ameldir, bunu zahirde göremezsiniz, bu batında/kalpte olur. Niyet, kalbî ameldir. Bir yere gidişinizdeki niyet, oradan bir manevi haz/nasib elde etmek, halimizin güzelleşmesi, nefsanî halden kurtulmak, ilahî güzelliklere erme düşüncesi olmalıdır. Fakire veya isyanda olana duyulan şefkat ve ehli küfre buğz etmek de kalbî ameldir. İkincisi kavlî yönüdür. Kur’an okumak, Allah(cc)’ı zikretmek, istiğfar, tevhid, salât u selam gibi dille alakalı amellerdir. Üçüncüsü fillî yönüdür. Namazda kıyam, rükû, secde etmek, cihadda bizzat bedeninizle ehli küfre karşı saf bağlayıp, bir araya gelmeniz, fiilî amellerdendir. Dördüncüsü imsakî yönüdür. Yalandan, gıybetten, başkasının namusuna bakmaktan kişinin kendisini tutması/korumasıdır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1431) Kıbleye yönelmek farzdır, edebi ise kıbleye sadece bedenen değil ruhen de dönebilmektir. Maldan, mülkten, kadından, araba sevgisinden, her şeyden dönüp Mevla’ya yönelmektir. “Nereye dönerseniz Allah’ın vechi işte oradadır.”(Bakara, 2/115) ayet-i kerimesinin işaret ettiği manaya erişmektir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1432) Her anımızda, yeme içmemizde, ticaretimizde O’na dönmek, haram yememektir edebin farzı. Evimizde, barkımızda batılların yaşantısı gibi yaşamamaktır. Evimizi, Resulullah ( s.a.v.)’ın teşrif edeceği, Allah(cc) dostlarının kokularını, tatlarını, huzurlarını alabileceğimiz bir ev haline getirmektir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1433) Helal kazanç malı bereketlendirir, faiz ise malı batırır. Helal kazanç manevi bereketlere de vesile olur. Kişinin evinde güzel geçim ve huzur meydana gelir, evlatlar ebeveyne itaat eder, Allah(cc) Teâla kalbimize bir nur verir de genişler, gözümüze ve kulağımıza nur verir de bereket zuhur eder ve sonra dualarımız da kabul olur. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1434) Tüm işlerimizde dikkatli ve hassas olmalı, dinimizin emirlerini gözetmeliyiz. Su içerken, niyetimizin düzgün olması, besmeleyle ve üç yudumda içilmesi, su bardağına nefes verilmemesi gibi birçok husus vardır. Mescide gelmenin bile en az 24 edebi vardır. Sesimiz dahi kayıt altındadır. İçinden dışı, dışından içi görünen köşklere girecek olanlar, sözü yumuşak söyleyenlerdir. Akşam evimize girerken dahi kayıt altındayız. Eve girerken kişiyi gözetleyen bir şeytan vardır. Eğer kişi besmele çekmezse, o şeytan da onunla birlikte eve girer. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1435) Kişi, iyilikle emredip, kötülükten kaçındırırken başına sıkıntıların gelmesi muhtemeldir. En başta anne ve babası, kardeşleri ve akrabaları karşı gelebilir, bu işi başka yapacak kimse yok mu, yalnızca sana mı kaldı, diyerek engellemek isteyebilir. İşte bunlara sabretmek ve bu vazifeye devam etmek, hakikaten imrenilecek işlerdendir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1436) Meydana gelen musibetler, kazalar, kavgalar, hep (alkol, sigara, kumar, kötü söz gibi) işlenen günahların sonucudur. Bunun ilacı da tevbedir ve tevbe her sorumlunun üzerine farzdır. Çünkü, “Hepiniz birden Allah’a yönelin/ tevbe edin.” (Nur, 24/31) buyrulmuştur. Bu emre binaen, 9-10 kişi bir araya geldiğimizde hep birlikte, bir öz eleştiri yapmalıyız. Biz böyle güzel meclislerde iken acaba çocuklarımız şimdi ne haldeler, neredeler? İnternetlerde hangi sitelere giriyor, kimlerle görüşüp konuşuyor, kimlerle arkadaşlık ediyorlar? Bunları masaya yatırmalıyız, çocuklarımıza iyi bir çevre bulmanın gayretine düşmeliyiz. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1437) Yavrularımızın salih insan olabilmeleri için ilk tohum daha çocukluklarında atılmalıdır. Çünkü onlar, giyim-kuşamımızla, konuşmalarımızla, yeme içmemizle, her şeyi bizden örnek alırlar. Kişi atıl kalmamalı, sürekli hayırlı işlerle meşgul olmalıdır. Sahabeyi kiram, cihat esnasında bile ilmi çalışmalar yapmışlardır. Tebük seferinde, Efendimiz ( s.a.v.) dinlenme anlarında hep İslam’ın kurallarını tebliğ etmiştir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1438) Güzel ahlak, bütün iyi hasletleri, hoş ve tatlı hareketleri, sevilecek durumları kendisinde toplar ve ondan salih amel meydana gelir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1439) Mahsul zamanında buğdayı bir ambara topladığımızı düşünün. Eğer bu ambar delik deşikse, bir de içine haşerat girdiyse ne olur, hesap edin. Kalbimiz de, yaptığımız taatleri içine yerleştirdiğimiz manevi bir ambardır. Ama gözümüz harama bakarsa, hasetle bakarsa ambar delinir, ayağımız isyan mahallerine giderse ambar delik deşik olur. Eğer kalp ambarını bu kötü amellerle deldirmezsek, bir de kötü ahlak (yalan, gıybet, iftira, dedikodu, hayvani duygular, nefsani arzular, tamah, kibir, ucub) haşerâtını girdirmezsek, o mahsulden/salih amelden fayda hasıl olacaktır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1440) Şehvet, çok güçlü istek ve arzu demektir ve farklı şekillerde tezahür edebilir. Birincisi, kadınlara olan ilgi, ikincisi, baş olma arzusudur. Kardeşlerimize verilen görevler, Allah(cc)’ın kullarına faydalı olmak ve kötülüklerden alıkoymak için verilir, bu görev başkasıyla paylaşıldığında kişi, yükünün hafiflediğine sevinmelidir; elimizden alınıyor diye üzülmemelidir. Üçüncüsü, dünyevî arzu ve istektir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1441) Eğer, baş olma sevdasına düşersek, dünyevi arzular içerisinde olursak, başkalarının namusuna meyil gibi bir durum olursa, kalbimizde hiçbir hâl ve hayır kalmaz. Özellikle şu zamanda, az bir yalpa yapmak, bize çok büyük yaralar açar. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1442) Her kolaylığın/ fetvanın arkasına düşersek, kenarından köşesinden kesile kesile, Nasrettin Hoca’nın, “İşte şimdi kuşa döndün.” latifesine döner işimiz. O sebeple dikkat etmeliyiz, yarım yamalak hareketlere, şüpheli işlere katiyen iltifat etmemeliyiz. Bize gereken, şüphelerden korunup salihlerin yaşadığı gibi bir hayat yaşamaktır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1443) İşlerimizi /ibadetlerimizi “Başkaları ne der?” anlayışıyla değil, kalp huzuruyla, haşyetle, istiğfarla, tevbeyle, yalvararak Rabbimize dönmeliyiz. Bu tazarru/yalvarma hali, gönül ehli olmamıza bağlıdır. Bu hali yakalayan kişi, her an müteyakkız/uyanık olur. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1444) Mürşidi Kâmilin nasihatlerini canı gönülden kabul etmek, muhabbetli olmak, onları memnun etmek, onun huzurunda, gassalın elindeki meyyit gibi olmak tarikatın esaslarındandır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1445) Mürşidin kalbi, Allah (cc)’ın rızasını bulmuş bir kalptir, Mevla’ya yakın bir kalptir. Onu memnun etmek, Allah (cc)’ın rızasını ve memnuniyetini kazanmak demektir. Esas olan, o bizi kabul etse de etmese de, o bizi sevse de sevmese de, o bize iltifat etse de etmese de, o bizi kucaklasa da kucaklamasa da, hanesine kabul etse de, kapıdan kovsa da, bunların hiçbirine itibar etmeden, “Ben teslimim.” diyebilmektir. Çünkü bu yol, Sıddık-i Azam’dan bu güne kadar gelen bir yoldur. Bu, hata yapılmaz anlamına gelmez. İnsan olmanın özelliği hata etmektir, mühim olan hatalı olduğumuzu bilerek Allah (cc)’a dönmektir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1446) Kalbimizde meydana gelen haset, şehevî duygular, haram kazançlara meyil gibi bazı hastalıklar da çok iyi bir ameliyata muhtaçtır. Bu ameliyatta, 36 hazık doktorun saadetli elleriyle tedavi edilmelidir. Hastada da çaba, gayret ve azim olmalı ki kurtulabilsin. Rabıta ve zikir meclislerinde kalbin yanıp batması, benzer şekilde kötü ahlakların kesilip ameliyat edildiğinin alametidir. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1447) Hak yolda devamlı koşmak, insanlara eza etmemek, onların cefalarına katlanmak, şikâyet etmemek, Mevlâ’ nın yolunda, hem nefsimizi ıslah hem de başkalarının iyi olması için gayret etmek hakikatın esaslarındandır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1448) Bir ağacın meyve vermesinden ibret alıp “Ben niye meyve veremiyorum?” diye düşünmeli, faydalı ilim öğrenmeye ve nefsimizi olgunlaştırmaya ve nefsimizin mertebelerini geçmeye çalışmalıyız. İlim, bizi kendinden başka düşüncelerden kurtarır. Müridin edebi ise zühdünden de üstündür, çünkü ilahî bir edeptir o. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1449) Hem kendimizin hem de başkalarının sırlarını muhafaza etmek, sırrı faş etmemek, iyilikleri yayıp kötülükleri gizlemeliyiz. Başka kişilerin dedikodusunu yapmak bizi mahveder. Kalp ve ruh hayatımızı öldürür. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1450) Kendimize hedef tayin etmeliyiz. Mesela, Musahabe’leri, Asım Köksal’ın İslam Tarihini, Fethür-Rabbani’yi, İmam Rabbani hazretlerinin Mektubat’ını, bir ilmihal kitabını, bir hadis kitabını bitirelim gibi hedefler tayin edersek, çok malumat sahibi oluruz. İlle de bir başkasına bakmamız gerekmemektedir. Bir araya geldiğimizde, son on dakikada fikir ve gönül alışverişi yapıyoruz ya, işte o zaman hayırlı hedefler tayin edelim Allah (cc)’ın izniyle. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1451) Kötülük mikrobunu ürkütmemeye çalışmalı, hayırlı insanlarla bir arada olmalı, gönlümüzü ve kafamızı karıştıran, hayatımızı bozan, kardeşlerimizle aramızı açan ve bizi bölük pörçük hale getirmek isteyen zahirî ve batınî fitnelerden uzak kalmalıyız. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1452) Demirin paslandığı gibi paslanan kalbimizi zikirle cilalamak, Allah(cc)’ı sabah ve akşam, her an zikretmek suretiyle, sadakât ve samimiyetle kalbi nur etmek marifetin esaslarındandır. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1453) Bir kişinin işi sağlam tutması, binlerce kişiyi de arkasından sürükleyecektir. Efendimiz ( s.a.v.)’in açmış olduğu çığır, bugün milyarlarca insanı hidayete eriştirmektedir. Medine’ye giden iki sahabe, orada iman etmedik bir tek ev bırakmamış, Antakya’ya gelen iki havari, tüm şehri irşad ve ıslah için gayret etmiştir. Böyle bir azim ve gayret, bizim güçlü olmamızı sağlar ve sizi böyle görenler de örnek alıp dahil olurlar bu kutlu yola. (Dört Kapı Kırk Esas-YD Eylül 2011)

1454) Bir meyveyi şekli şemaili, rengi tadı ve kokusuyla tanırız. Münafık nifakı, kâfir küfrü, müşrik şirki, mü’min imanıyla tanınır. Müttaki, her tarafını Mevla (celle celalühü) korkusu saran âlim, arif, salih derviş de ihsan, Allahü Tealâyı görür gibi ibadet etme özelliğiyle bilinir. Peygamberler risaletiyle, veliler velayetiyle tanınmıştır. Sıdk, emanet, tebliğ, fetanet, ismet sıfatı onların renk, tat ve kokuları olmuştur. Güzel ahlak da velilere alem, işaret olmuştur. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1455) Gittikçe taatlerde bir gaflet, cami ve cemaatte tembellik müşahede ediliyor. Beş vakit namaza devamla birlikte, kaza namazlarına, nafile ibadetlere ağırlık verenler de az değil. Öldükten sonra ameller bitecekmiş, “Ben namaz kılamayacak mıyım?” diyen kimseler de var bu dünyada. Gördüğü bir rüya neticesi boş sözleri terk edenler de mevcut. Rüyasında çıkan bir kavgada, önlerine köpek lâşesi konulduğunu görünce vazgeçer malayaniden. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1456) Çağında mevcut teknolojiyi en iyi bilen ve evlatlarına öğreten “Evlatlarınızı zamana göre eğitin” buyuran Ali -radıyallahü anh-‘ın sözüne kulak vermektir mertlik. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1457) Meşguliyyeti olmadığı için Resulüllah sallallahü aleyhi ve sellem selamından mahrum kalmamak için, “bir lokma, bir hırka” yanlışlığına düşmemek için, rızkını helal yoldan teminle, emin bir tacir, halkı irşad ve ıslahla mürşid, kalem ve yazısıyla muharrir, hayatını adaletin tesisi için feda etmekle mücahid olmaktır asıl yiğitlik. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1458) Fıtrata, yaratılışa uygun bir hayatı yaşayanlar nefsinin ıslahı, ruhunun kemali için evrad ve ezkarlarını okudukları gibi, bedenlerinin talimi için de meşru olan atıcılık, binicilik, yüzücülük gibi sporları ihmal etmezler. “Kuvvetli mü’min zayıf mü’minden üstündür.” Hadis-i Şerifine riayetle ilimde, irfanda, fende, teknikte, ekonomide, sanayide, her alanda güçlü olurlar. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1459) Çağı çok iyi bilen, gelişmelere yabancı olmayan bir mü’min, Kur’ân-ı Kerim’in ilk emri olan ‘oku’ ayeti celilesine canı gönülden teslim olandır. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1460) Cibril hadisinde İslâm’a verilen cevapla fıkıh, İmana verilen cevapla itikad, inanç, İhsan’a verilen cevapla da batini fıkhın, tasavvufün temelleri atılmıştır. İmanın taklidden tahkika, ibadetin ihlasa, ahlâkın ahlâk-ı hamideye tebdilini sağlayan bu münevver yolun erleri şahsiyet sahibi kimselerdir. “Vallahi bu yalancı yüz değildir.” dedirten Allahü Tealâ’nın Resülünün sallallahü aleyhi ve sellem edeb ve ahlâkındadır. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1461) Doksan dokuzluk tesbihin güzelliği şahsından başlayarak, dalga dalga etrafa yayılan kimsedir sûfi. Her yaptığı aklı başında olarak yapan seçkin bir kimsedir. (Bu Çehre Yalancı Bir Çehre Değildir-YD Ekim 2011)

1462) “Siz kendi nefsinizde olanı değiştirmedikçe Allah-ü Teâlâ sizi değiştirmez.”(8/Enfal, 53) buyuran Rabbimiz (c.c.), ıslahımızı murat eder. Azgın nefsi rûha yoldaş kılmak sûretiyle içte sulhu temin etmemizi diler. (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1463) Gönlü ile barışık olmayan, dışı ile barışık olamaz. Doğu’da-Batı’da, Asya’da-Avrupa’da dünyanın her yerinde ahlâkî bozulma, savaş, terör, kavga, kargaşa düşündürüyor bizi. (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1464) Kavga ve gürültüyü, en fazla, gönlü huzursuz olanlar yapar. Helak sürecine giren; Âd ve Semûd uygarlığı, Hicir ve Eyke ahalisi, Sodom ve Gomore’nin fecî akıbeti hep bu huzursuzluktandır. Acı sonları belirtilen bu kavimler hakkında, “İbret alın ey akıl sahipleri!” (59/Haşr, 2) buyurur Rabbimiz (c.c.). (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1465) Sıkıntı ve bela bizi, çılgınlığa değil hidayete götürmeli. Bir anlık nedamet ve pişmanlıktan sonra, aynı hale dönmememizi Rabbimiz (c.c.) Yunus Sûresi 12. âyet-i celilesinde bildirir. “İnsana bir sıkıntı da dokundu mu gerek yan yatarken, gerek otururken, gerek dikilirken bize dua eder durur. Kendisinden sıkıntısını giderdik mi sanki kendine dokunan bir sıkıntı için bize yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yaptıkları ameller böyle süslü gösterilmiştir.” (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1466) Başımıza gelen mûsîbet, kahr u galebe sahibi Rabbimizin azametini gösterir. Muhkem binalarda da otursak, her türlü önlemi de alsak, İlâhî gücün karşısında duramayız. Yaşanan tsunami hadisesiyle coğrafya değişmiştir. Nice millet ve ülke yere batmış; yangın, sel ve rüzgârla kahrolup gitmiştir. (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1467) Zuhur eden her şey bizim için bir imtihandır. (Afetler de İmtihandır-YD Aralık 2011)

1468) Sadakat, her şeyin esasıdır. Her şey onunla güzelleşir. Sadakat; haramileri, yol kesen, adam soyanları bile ıslah eder. Sadakat, mahkemeleri boş bırakır; hâkimleri dinlendirir. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1469)  Sadakat, mahkemeleri boş bırakır; hâkimleri dinlendirir. Hz. Sıddık (ra)’ın sadakati ve halkını âdil bir şekilde idare etmesiyle, hiç bir suç unsuru görülmez cemiyette. İnançsızlara bile ‘el-Emîn’ dedirtir sadakat. Hz. Sıddık (ra)’ın sadakati ve halkını âdil bir şekilde idare etmesiyle, hiç bir suç unsuru görülmez cemiyette. İnançsızlara bile ‘el-Emîn’ dedirtir sadakat. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1470) Doğruluk, bir güvendir. Bir işe alınacak kişi, referansla alınır. İnanılacak bir insanın delaletiyle kabul görür. Dünyada böyle olduğu gibi, ahirette de aynıdır. Enbiyanın, şühedanın, ulemanın şefaatiyle kurtulur insan. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1471) Malını pazarda satamayan satıcı, ilim tahsilinde zorlanan öğrenci, sâdıkların duasıyla hedefine ulaşır. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1472) Doğruluk, Allah Teâlâ için amelde vefalı olmaktır. Sadakat, ariflerin makamıdır. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1473) Doğruluğun temeli ise şunlardır:
1- Dünyaya meyletmeme.
2- Allahü Teâlâ’ya tevekkül.
3- Allahü Teâlâ’nın hükmüne rıza.
4- Sevgide samimiyet.  (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1474) Yapacağı taati göstermemektir doğruluk. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1475) Sevgilisi uğruna, gelen oklara bağrını açmaktır doğruluk. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1476) Hal ve amel davasından geçip, kendi arzu ve isteğinden uzaklaşmaktır doğruluk. Her şeyin temeli doğruluktur. Bütün hal ve makamlar doğruluğa muhtaçtır. Fakat doğruluk, hiç bir şeye muhtaç değildir. (Sadıklarla Beraber Olun-YD Ocak 2012)

1477) Kur’ân-ı Azîmüşşan, bütün insanlığa bir mev’iza, öğüttür. Kalplerin ıslahına vesile, bir şifadır. Mü’minlere hidayet, kurtuluş ve selamettir. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1478) Resulüllah (sav)’in vekili, Hakk Teâlâ’nın yolunun davetçisi mürşid-i kâmiller, nebilerin varisleridir. Söz ve kelamları, ilhâmât-ı Rabbânîdir. Kitab-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’den mülhemdir. Bid’atlerden, Sünnet-i Seniyye’ye, gafletten uyanıklığa, dünyanın zulmetinden ahretin aydınlığına, masiyetten itaata, nefsanî arzulardan takvaya ermeye vasıtadır. Kurtuluşumuza sebep olan öğüt ve nasihatlerine kulak verelim. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1479) Yasin-i Şerif, Tebareke, Amme ve Leyl surelerini sonuna kadar okuyalım sohbetlerde. Kur’ân-ı Kerim’den sure ve ayetler ezberlemeye çalışalım. Okuyalım, amel edelim ve edebiyle de edeblenelim. Okunan Kitab-ı Kerim bizi kötülüklerden alıkoymazsa, hiç okumamış gibi oluruz. Şartlarını yerine getirerek okursak, Rabbimiz (cc) ile konuşmuş gibi oluruz; haberlerinde sadık olan, Efendimiz (sav)in mübarek sözleriyle. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1480) Peygamberlerin hayatını, özellikle İslâm tarihini çokça mütalaa edelim. Önümüzdeki karanlık yolları Nebilerin, sıddıkların, şüheda ve salihlerin düsturlarıyla aydınlatalım. Kalb-i münevverlerini teskin için Efendimiz (sav)’in, Peygamberlerin haberlerinden bahsedilir Kur’ân-ı Azimüşşan’da. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1481) Sünnet-i Seniyye’ye uyup bidatlerden kaçınalım. Emr-i İlâhî’de eksiltme ve çıkarma yapmayalım. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1482) Her bid’at bir sapıklıktır. Her kim İslâm’da güzel görüp bir bid’at çıkarırsa, Muhammed (sav)’ın risaleti edada, ihanet ettiğini iddia etmiş olur. Çünkü Hak Teâlâ:“Bugün sizin için dininizi tamamladım.” buyurmaktadır. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1483) Allahü Teâlâ’nın emir ve yasaklarını âlim ve fakihlerden öğrenmek her bir Müslümana farzdır. Şeytan dinî ilimlere sahip olan bir zattan korktuğu kadar bin ibadete düşkün âbidden korkmaz. (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1484) İnternet kullanımı gittikçe artıyor. Sanal âlemde kumar ve her türlü çılgınlıklar yapılıyor. Kendimizi ve ehlimizi korumak bizi Kur’ânî bir görevdir. Çocuklarımıza güzel bir isim, İslâmî edeb ve terbiye, talim ve eğitim aleyhissalat-ü vessalam Efendimizin tavsiyesidir bize. Rayihası cennet kokusu olan yavrularımızı, isyan ve günah kokularıyla kirletmeyelim. Cennet-i a’lâ’nın çiçekleri mesabesinde olan Hasan ve Hüseyin (radıyallahü anhüma) efendilerimizin edeb ve erkanıyla yetiştirelim.  (Kurtuluşa Vesile Tavsiyeler-YD Mart 2012)

1485) Sımsıkı tutunduğumuz zaman sarsılmayacağımız Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye sarılmamız bizi aşk ve muhabbet yolunda salaha erdirir. Seven sevdiğinin yolunda olur. Âdet, yol manasına gelen Sünnet-i Peygamberîye(sav) uymak bize İlahî bir görevdir. (Hikmet Efendimizin Sünnet-i Seniyyesidir-YD Nisan 2012)

1486) O’nu (sav) sevmek hayat borcudur. (Hikmet Efendimizin Sünnet-i Seniyyesidir-YD Nisan 2012)

1487) Tekke, velâyetin sırrına erildiği, Cenâb-ı Hakk’a kavuşmak için rûhun eğitildiği bir medresedir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1488) Tekkeler, İman; İslam ve istikametin gerçek manada yaşandığı bir okuldur. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1489) Tekkeler, kalbin temizlendiği, nefsin mutmainne haline geldiği, ahlâk-ı hamîdenin, edeb ve terbiyenin talim edildiği bir mekândır. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1490) Tekkeler, el ile, dil ile, imanın en zayıf kısmı olan kalben, küfür ve isyana buğzun yapıldığı bir yerdir. Cömertlerin ve ihsan sahiplerinin, âhirete hazırlık yapanların yer tuttuğu; Cennet nimetlerinin, tecelli ve varidatın, Hakk Teâlâ’dan gelen ikramların yaşandığı bir merkezdir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1491) Tekke, “Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyiniz.” Hadîs-i Şerif’inde Rasûlullah’ın (sav) buyurduğu, zikir halkalarının kurulduğu melek enis bir meclistir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1492) Tekke, Kabe-i Muazzama’nın, Ravza-ı Mutahhara’nın, Kuds-i Şerif’in şûbesi, velilerin Cebel-i Tûr-i Musa’sıdır (as). Açların, susuzların, muhtaçların, gariplerin, kimsesizlerin bakım yeridir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1493) Vücutların kıyamda, bellerin rükûda, başların secdede olduğu; ellerin duaya kalktığı, dünyaya meylin bittiği, gönüllerin âhiret derdiyle dertlendiği, gözlerden yaşların boşandığı, uhrevi iklimlerin teneffüs edildiği yerlerdir tekkeler. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1494) Tekkeler, idarecilere adaletle hükmü; gençlere ibadet şevki; cemaatle namaz kılma zevki; hanımlara namus ve iffeti, gençlere namus ve haysiyeti, insanlara şefkati, muhtacına infakı, Allah (cc) korkusundan gizli yerlerde ağlamayı öğütleyen bir şifahanedir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1495) Zenginlere; dünyanın geçiciliğini, uhranın ebedîliğini, ulemaya haşyeti, amel ve ihlası, gerçek ilmin kaynağını; mücahide din uğrunda Allah (cc) için cihad etmeyi öğreten yerdir tekke. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1496) Musa (as) otuz güne on gün ilave ederek Tur Dağı’na çekilmiştir. Nefsin ıslahı, rûhun yüceltilmesi için, tasavvufta belirtilen çile terimi bu hakikatten doğsa gerek. Efendimiz’in (sav) risâletten önce Ğar-ı Hira’ya az bir azıkla çekilmesi bu gerçeği bildirir. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1497) Gece teheccüd namazı için, rahmet-i ilahiyenin yağdığı, dua ve istiğfarın kabul olduğu o anda kalkılmasını ârifan-ı ilahi tavsiye eder. Günde yirmi bir üzüm tanesiyle veya azıcık bir ekmek ile yetinip, kırk gün bu şekilde yapılan işleme çile, bu güzelliğin işlendiği mekâna da çilehane denir. Necip Fazıl Kısakürek (ra)’in dediği gibi, “Dünyaya kapalı, Allah’a (cc) açık” yerlerde boyun büküp gözden yaş dökmek ne ulvî bir iştir. Tekkeler ve dergâhların görevi, bir akünün kendisinden istenileni vermesi için şarj olmasına benzer. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1498) Tecellilere ermek için, için tekkenin çorbasını. (İlim İrfan Merkezleri: Tekkeler-YD Mayıs 2012)

1499) Teveccüh, Hz. Sıddık’a (ra) Peygamberimizin (sav), “Benim gönlümde ne varsa Sıddık’a aktardım.” buyurduğu nurun, velâyet ölçüsü içerisinde mürşid-i kâmilin kalbinden, müridin gönlüne inen nurdur biiznillahi Teâlâ. (Dergâhtı Ev-YD Haziran 2012)

1500) Bir kanadı Allahü Teâlâ için sevgi, bir diğeri Allahü Teâlâ için buğzdur dervişin. (Dergâhtı Ev-YD Haziran 2012)

1511) Ramazan-ı Şerif, ağacın meyvesi, yemeğin tuzu, aşın ekmeğin tadıdır. Tesbihin imamesi, yola çıkan üç kişiden birinin imamı, camide cemaatin öncüsüdür. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1512) Ramazan-ı Şerif, mahallenin muhtarı, ilçenin kaymakamı, ilin valisi, ülkenin reis-i cumhurudur. Her kesimi bir araya getiren birliğin simgesidir. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1513) Toplumun yarasına merhem, acısına ortak, neş’esine neş’e, velhasıl her derde devadır Ramazan-ı Şerif. Açlara ekmek, susuzlara su, çıplaklara elbise, ihtiyaç sahiplerine bir ümit kapısıdır. Kardeşliğin bütün boyutudur. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1514) Ramazan-ı Şerif, ev, mescid, cami ve cemaatle yapılan evradla bir nefis terbiyesidir. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1515) Zikr-i hafî, kalp zikri, rabıta ve murakabeyle ruhun yücelmesidir Ramazan-ı Şerif. Uzlet, halvet ve itikafla tam bir yoğun bakıma alınmadır.  (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1516) Ramazan-ı Şerif, beynin jimnastiği, kalbin gelişen teknolojiye esir olmamasıdır. Namazı, bedensel bir egzersiz olarak değil, haşyet, azamet-i İlahî’yi tefekkürle eda etmektir. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1517) Ramazan-ı Şerif, uzun günlerde tutulan oruçla, sigara tiryakiliğinden kurtulunduğu gibi, kin, kibir, hasedlik hastalığından da azade olmaktır. Zekâtı, helal yolla elde edilen nimetin temizliği olarak görmektir. Haccı, İbrahim’in (as) iradesini Allahü Teâlâ’nın iradesine teslim etmesi şeklinde anlamaktır. Bütün taatleri ruhuyla yapmaktır. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1518) Oruç, sadece bir fabrika gibi mideyi dinlendirme değil, tavır ve hareketlerimizi de dinlendirmektir. Bir değişimdir.  (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1519) Ramazan-ı Şerif, ilmi üstaddan alma, ilmin bulunmadığı yerde İslamî hayatın kalmadığını bilerek, cehaletten ilme hicrettir. Dinin temizlik üzerine kurulduğunu bilip, maddî ve manevî arınmaya geçiştir. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1520) Sağa sola akan suyun, bağı bahçeyi sulayamadığını görerek, dağınık fikirden vahdeti temin eden fikre dönüştür Ramazan-ı Şerif.  (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1521) Ramazan-ı Şerif, ulvî değerlere saygı, edep, erkân, güzel geçim, sabır, insaf, doğruluk, emanete riayet, üstüne düşmeyen işlere karışmama, ilmiyle amel ve niyetin düzgünlüğüdür. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1522) Ramazan-ı Şerif, ibadet maksadıyla, bedenin sağlığı için bir tıbbıye, tıp fakültesidir. Okunan Kur’ân-ı Kerim cüzleri, evrad ve ezkar ve Ramazan-ı Şerif’in son on gününde itikafa girmekle bir dergâhtır. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1523) Kürsü ve minberlerde, görsel cihazlar vasıtasıyla yapılan nasihatlerle bir medresedir. Pişen aştan, fakirlere ikramla aşhane, yolcuların konakladığı kervansaraydır Ramazan-ı Şerif. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1524) Ramazan-ı Şerif, bereketiyle, muhtacın elinden tutan, “Veren El” dir. (Manevi Diriliş Ayı Ramazan-YD Temmuz 2012)

1525) Selam, huzur ve esenliktir. Ruhun, elest bezminde verdiği söze sadakattir. (Selam-YD Ağustos 2012)

1526) Etrafına faydalı olanlar, ülkede asayişi temin edenler, aşını ekmeğini ağız tadıyla yiyenler sözünde doğru olanlardır. Sabırlı, itaatte ısrarlı, menhiyat işlememeye kararlı, iç ve dışta sulhu temin eden, Allahü Teâlâ’dan korkanlar ezel bezminde verdiği ahde bağlı kalanlardır. Selam, bütün peygamberlerin ortak özelliği olan tevhiddir. (Selam-YD Ağustos 2012)

1527) Selam, Allah’ı ve Resulü’nü inkar etmeyen, Peygamberlerle Cenâb-ı Hakk’ın arasını ayırmayan, imanla küfür arasında bir yol tutmayan, Kitab-ı Kerim’i belli bir zamana hapsetmeyen, sağlam bir itikattir. (Selam-YD Ağustos 2012)

1528) Yaratılan her zerrenin kul olduğuna inanan, insin ve cinnin sorumluluğuna inanmanın adıdır selam. (Selam-YD Ağustos 2012)

1529) Namazda gönlüne, insanlar arasında diline yemekte midesine, bir başkasının evinde gözüne sahip olanların sıfatıdır selam. (Selam-YD Ağustos 2012)

1530) Başkasına yaptığı iyilikle, bir başkasının kendisine yaptığı kötülüğü unutan hal ehli insanların özelliğidir selam. Hiçbir an Allahü Teâlâ’yı ve ölüm gerçeğini hatırından çıkarmayanların huyudur selam. (Selam-YD Ağustos 2012) 

1531) İçiyle barışık olmayanların, çevresiyle barışık olmayacaklarına kani olmaktır selam. Kalbi ıslah ile, bütün vücudunu ıslah etmenin adıdır selam. Gönlü sohbet, zikir, murakabe ve teveccüh ile huzura erenlerin, bütün azalarından nur neş’et eder, doğar. (Selam-YD Ağustos 2012)

1532) Selam ehlinin ayakları cihadda, elleri infakta, dilleri zikirde, kulakları nasihatte, gözleri ibrette, beyinleri yüce kudreti tefekkürde, gecesi kıyam ve secdede, gündüzleri tebliğ ve davettedir. Hz. Fatih Sultan Mehmet gibi, ülkesinde her din mensubunu ibadetinde serbest bırakmanın güzelliğidir selam. Vedud olma, halkına acıma, sevgi ve muhabbet duyma yerine, haksız yere silah çekme değildir selam. (Selam-YD Ağustos 2012)

1533) Tanıyıp tanımadığımıza verelim selam. Uğradığımız zaman bir kabristana, geçmişlere rahmet dileyerek verelim selam. Cenazeye iştirak ile, hastaları ziyaret ile, komşuları memnun etmekle, salihleri ziyaretle, misafire ikramla, fakirlere ziyafet ile, dostları memnun etmekle verelim selam. Toplantılarda âdâb-ı muaşeretle, aksırana teşmitle, ‘yerhamükallah’ “Allah sana rahmet etsin” demekle, mü’minlerle musafaha ile, selam ve hayır sahibi olmakla selam verelim. (Selam-YD Ağustos 2012)

1534) Büyüklere hürmetle, küçüklere şefkatle, dostları gözetmekle, insanların kusurunu bağışlamakla, küskünleri barıştırmakla, mahlukâta zahmet vermemekle, insanlarla güzel geçinmekle, tatlı dil ve güler yüzle verelim selam. Adam kaçırıp yol kesen, evi barkı perişan eden, ormanı yakıp kül eden, vasıtaları harap eden canilerin cinnetinden vazgeçip hidayete ermelerine dua etmekle verelim selam. (Selam-YD Ağustos 2012)

1535) Doğal afetlere uğrayan sel, heyelan ve depremle ve birçok sıkıntılara maruz kalan kardeşlerimize ‘Veren El’ olmakla edelim selam. Selam verip almak, kardeşliğin alametidir. Muhabbetin işaretidir. (Selam-YD Ağustos 2012) 

1536) Selam verirken rüku’ya varırcasına eğilmek caiz değildir. Selama karşılık veremeyecek halde olanlara selam vermek mekruhtur. Namaz kılana, Kur’ân okuyana, hutbede hatibi dinleyene selam vermek icap etmez. Küçükler büyüklere, binekli olanlar yürüyenlere, ayakta olanlar oturanlara, geriden gelenler önden gidenlere selam verirler. (Selam-YD Ağustos 2012)

1537) Derginin güzellikleri bitmez. Üstazımızın yazıları vardır içinde diye, yere bile koymayan kimseleri bilirim. Dergiye abone olanlardan biri, “Kim bu derginin sahibi, evimize girdi bu nimet, ev halkı hep taate başladı.” der. Yazanı çizeni, yayına hazırlayanı, dağıtanı samimi olduğu müddetçe, bereket ve saadet geliyordu hayata. Okurların çoğu, sanki büyüklerimizi davet ediyorlardı evlerine. Hizmet edenlerin şefaate mazhar olacağına da inanıyorum can u gönülden. (“Gönül Mektubu” Yenidünya Dergisi-YD Ekim 2012)

1538) “İlim öğrenmek kadın ve erkek her mümine farzdır.” Böyle buyruluyor hadis-i şerifte. Burada ilimden kasıt nedir? Evvela şeriat, saniyen tarikattır. Delili, “Liküllin cealna minküm şirâtev ve minhâcâ” (Maide,5/48) ayet-i kerimesiyle sabittir. Şimdi bu ayet-i kerimenin hükmünü, mümin müminata farz olan ilmi anlamak için çok mühimdir. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1539) Tarikatın farziyetini reddeden ne düşünce geliyorsa içinden külliyen bizi insan etmeyen şeytandandır, ondan yetmiş kat beter nefs-i emmaremizdendir. Tarikatı red, sünneti red demektir. Ne buyuruyor Rabb-i Zülcelalimiz: “Kad eflahal mü’minun…” “Müminler ne oldu da kurtuluşa erdi?” “Ellezinehüm fi salatihim haşiun. Vellezinehum anillağvi mu’rizun” (Müminun, 23/1-3.) (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1540) Şimdi bizim üzerimize “şirât”, sadece şeriat farz olsaydı, namazı kılardık ama haşyetle kılamazdık. Şeriatın emirlerini yerine getirirdik ama boş işleri boşlayamazdık. Zekatı verirdik ama borç ödeme kabilinden verirdik; gönüllü olamazdık. İffetimizi korumanın sırlarına ermeye ise hiç kâbil olamazdık. Çünkü şeriatın mecburiyetten çıkıp mahbubiyetle ifa edilmesi ancak sünnet-i peygamberiye tam riayetle mümkün olur. Tarikat, şeriatın inceliklerini, edeplerini öğreten “minhâc”dır. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1541) Eğer tarikatın farziyetini bilmezsek, emr-i bil ma’ruf bile yapamayız; “sağırlar, dilsizler” denilen zümreden oluruz. Bildiğini yapmayı, bildiğiyle yaşamayı insana tarikat adabı talim eder. Bildiğimizi yapmazsak dilsizlerden oluruz. Nefse ibadet ancak muhabbet yoluyla sevdirilir. Sevmezsek başkasına da sevdiremeyiz. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1542) Şeriatla namaz bulunur ama gıybete mani olunmaz, nemimenin önüne geçilmez; ucub, riya, kibir, ağyarı kalpten sürüp çıkarılmaz. Haram-helal arasını ayıracak akl-ı selim edinilmez. Bunun için Tarikat lazımdır. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1543) Bizim yolumuzda kadınla zikre değil, fikre, tefekküre bile oturulmaz. Bu tarikat-i âliyyedir. Biz üstadlarımızdan böyle gördük. Bu yolun büyüklüğü şeraitin hakikatine riayetten gelir. Şeriat elde mizan olmazsa, nerden şaştığını bile anlamadan ilmeğe saplanıp kalırsın. Çıkmaz sokak ana caddeye varmaz. Kimse kendi başına yol icat etmesin. Kabul etmiyorsan itiraz etme ki dinini hepten yitirmeyesin. İnşallah Mevlam hepimizi üstadlarımıza muhabette, rabıtada, teslimiyette ferasetli eylesin. (Kardeşlik, Ayrı Cesetlerde Bir Ruhtur-YD Kasım 2012)

1544) Keramet, Cenâb-ı Hakk’tan varid olan fuyüzatı ilahiye vasıtasıyla, Rabbimizden gelen mânevî bir coşkunlukla nuru ilahinin Evliyaullah’ta zuhur buyurmasından ve Mevlâ’yı Zülcelal’den ilahi nurun velînin kalbine aksetmesinden meydana gelen hallerdir. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1545) Keramet, nebîlerin, velîlerin, sıddıkların, şehitlerin ve salihlerin yaşadığı gibi bir hayat yaşamaktır. O zaman keramet, müstakim olan insanlarda zuhur eder. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1546) Allah’ımız her dilediğini, her istediğini, artık ne dilerse onu yerine getiren, güç ve kuvvet sahibi Mevlâ-yı Zülcelal’dir. İşte keramet, her dilediğini yerine getiren Zât-ı Kibriya’yı tanıyan ariflere, Mevlâ-yı Zülcelâl’in dostlarına has kılmış olduğu bir güzelliktir, bir nimettir, bir berekettir, bir lütuftur, bir ihsandır. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1547) Mânevî keramet, Allah’ımızı tanımak, O’nun Azameti ilahiyyesinden titremek, O’nun her zaman bizi gözetlediğini bilmek, yasakladıklarına ve emrettiklerine son derece riayet etmek ve kaçınmamızı emrettiklerinden de kaçınmaktır. İmanımızın gönlümüzde güç ve kuvvet bulması, kalbimizde tam yerleşmesi, tadının ve lezzetinin alınması, vücudumuzun emrolunan ilahi emirleri yerine getirmesi, dilimizin de her an O’nun zikri ile ıslı olmasıdır. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1548) Mânevî keramet, devamlı Allah’ın ve Resûlü’nün emrine uymak, Allahu Zülcelal’den duyabilecek bir güç ve kuvvete gelmek ve O’ndan anlamaktır. O’nun tarif ettiği şekilde Rabbi Zülcelal’imizi Rabbimizle tanıyabilmektir ve devamlı O’na tam mânâsıyla güvenip dayanmak, tevekkülün, teslimiyetin tam olması ve bunun gibi güzel hallerdir. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1549) Evrad ve ezkar hususunda geçişin yapılabilmesi için mesela kalbimizin zikri, ruhumuzun zikri bilhassa nefsi ispatın tarifi mürşid-i kâmille olur. Aksi halde yapılan nefsi ispat tarifleri yanlıştır ve makbul değildir. Ancak mürşid-i kâmilin eliyle olur. Evrad ve ezkar geçirmede bizzat zatında, kendisinde yaşar onu. Aynen bir civa gibi ruhuna değdiği zaman bir akış oluverir, öyle gelişi güzel yapılmaz. Öyle ehli olmayan kimseler katiyen yapamaz, emrolunsa dahi eğer istikametimizi bozmuşsak mümkün değildir. Eğer biz bu gibi güzel halleri geçmeyecek olursak Allah’ımız korusun aldananlardan oluruz ve gafillerle beraber haşr u cem oluruz. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1550) Keramet, Allah’ın kendisine açmış olduğu gönüldeki kapılarla nefsin mertebelerini geçip rıza-ı ilahiye ermek, cennete ve cemale kavuşmaktır. İlmin mertebelerini geçmek ve şeriat, tarikat, marifet ve hakikat mertebelerini geçip Mevlâ’ya vasıl olmaktır. (Keramet Nedir?-YD Aralık 2012)

1551) Eyyühel müslimîn, Ey Müslümanlar, bu gidiş nereye? Bu yol çıkmaz sokak, dönün geriye. Yol vara Mevlâ’ya (cc). (GEL!-YD Şubat 2013)

1552) Şaşı gözler bile ameliyatla düzelir. Kur’ân-ı Kerim hastanesinde tabib olan mürşid-i kâmilin tedavisiyle, sağlam bakar gözler. (GEL!-YD Şubat 2013)

1553) İnsanoğlunun başından geçmesi muhtemel bütün hadiseler geçer Kitab-ı Kerîm’de. Kur’ân-ı Kerîm’in tefsiri mahiyetinde olan Hadîs-i Şerif’ler istikamet tayin eder bize. Yıldızlara benzetilen Ashâb-ı güzîn ve Salihler aydınlatır gecemizi. Işık alıp ışık saçanlara ne mutlu. (GEL!-YD Şubat 2013)

1554) İnsan, şekil ve şemail biçimiyle değil, Yaratıcının yaratma sıfatından dolayı sevilir. Aynı havayı teneffüs eden, aynı toprakta yaşayan kimselerde aranan en mühim özelliği takva olarak bildirir Hâlik-ı Lemyezel (cc). (Ehemmi Mühimme Tercih Edelim-YD Mart 2013)

1555) Yaratılanı Yaratandan dolayı, müminleri îman, Müslümanları müslim oluş, müttakileri de ittika, Hakk Teâlâ’dan korkması sebebiyle severiz. (Ehemmi Mühimme Tercih Edelim-YD Mart 2013)

1556) Görüntünün sağlıklı alınabilmesinde, alıcının vericiyle münâsebeti mühimdir. Ay güneşten istifade ettiği gibi, ruh da İlâhî güçten gıdâsını alır. Vahy-i İlâhî ile Nebîler Nebî, ilhâmât-ı İlâhî ile velîler velî, imanla mü’minler mü’min olur. (Eşsiz Nebiyy-i Zîşandır O (sav)-YD Nisan 2013)

1557) Kişi, alâka kurduğu kimselere göre şekil alır. Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, Rabbânî terbiyeyle, ulemâ ve sülehâ da Peygamberimiz’in (sav) edebiyle kemâle ermiştir. (Eşsiz Nebiyy-i Zîşandır O (sav)-YD Nisan 2013)

1558) İnsan tabiatında, en mükemmele ulaşma iştiyâkı vardır. Elbisesinin, ayakkabısının, yiyeceğinin içeceğinin, evinin arabasının en iyi olmasını arzular. Tecelli-i ilâhiye tam mazhar olan Aleyhisselâtü Vesselâm Efendimiz bize, en güzel emsal olarak taktim edilir. (Eşsiz Nebiyy-i Zîşandır O (sav)-YD Nisan 2013)

1559) Bütün âleme Peygamber olarak gönderildiği için Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz, her yönüyle insanlığa numûnedir. Cebrail’in (as) önünde talim görmesiyle öğrenciye, Ashâb-ı Suffe’dekileri eğitmesiyle muallime en güzel örnektir. Fedek’ten gelen geliriyle zengine, mescidde açlıktan kıvranmasıyla fakire misaldir. Anasını kaybetmesiyle öksüze, babasını hayatta hiç görmemesiyle yetime örnektir. Annelerimizi ve evladlarını terbiye etmekle aile reisine numûnedir. Orduya düzen vermekle komutana, idaresiyle devlet reisine misaldir. Her yönüyle eşsiz bir dehâdır, mükemmel bir rehberdir. (Eşsiz Nebiyy-i Zîşandır O (sav)-YD Nisan 2013)

1560) Allah Teâlâ’nın düşmanlarına karşı yapılan muharebedir cihâd. Hakikat ehillerinin dilinde, Şerî emirlerin yerine getirilmesi için, azgın nefse karşı yapılan muharebenin adıdır cihâd. Kötülükle emreden nefse boyun eğmemektir asıl cihâd. Nefisle anlaşıp, dost olmamak diye de tarif edilmiştir cihâd. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1561) Halkın cihâdı, yükümlü olunan emirleri yerine getirmektir. Seçkin sınıfın cihâdı, kötü ahlâktan güzel ahlâka geçiştir; açlık ve uykusuzluktur; halleri kirlerden arındırmaktır. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1562) Allah Teâlâ’dan korkup, haramlardan kaçmadıkça, faiz ve zinadan uzaklaşmadıkça İlâhî pâyeye nâil olunmaz. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1563) Mideyi, yasaklanan yiyeceklerden, şüpheli taamdan men etmedikçe, vâsıl-ı ilallah olunmaz. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1564) Varlığını yolunda sarf edip, başı Hakk Teâlâ’nın yoluna koymadıkça hiçbir şey hâsıl olmaz. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1565) Yârdan ve diyardan geçmedikçe İlâhî fetih müyesser olmaz. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1566) Eğer İlahi lütfa erelim diyorsak:Lüzumsuz söz etmeyeceğiz, uykumuz gelmedikçe, gafletle yatmayacağız, açlık hissi duymadıkça, kıtlıktan çıkmış gibi yemeyeceğiz. (Kudsî Yolun Kapısı-YD Mayıs 2013)

1567) Elest badesiyle sarhoş olan insan, dünyaya hüda-i nabit, bir ot gibi gelmedi. Kendisine üflenen ruh ile akıl, fikir, irade, emanet, hilafet ve esma hazineyle meknuz bir kuvvet olarak indi bu âleme… Son teknolojiyle yapılan aletlere, çok donanımlı bir cihaz, telefon, mekân, sofra, pazar, vasıta, gemi ve ev dendiği gibi, ahsen-i takvim, en güzel biçimde yaratılma, mânevî güçleriyle de, meleklerden bile üstün olma hasletiyle donatılmıştır insan. (Meyve Veren Ağaç-YD Haziran 2013)

1568) Parasız cüzdan, değeri üstün bir fiyatla tarif edilen eşya, içinin boş olmasıyla bir kıymet ifade etmediği gibi, maddesiyle ölçülemeyecek olan insan, ruhundaki ulviyyeti, nefsindeki, İlâhî hitaba mazhariyyeti, îmânda kemali, ibâdette kurbiyyeti, huyda, edeb-i Muhammed’iyyeden mahrumiyyeti ile, hiçbir üstünlüğe haiz olamaz. (Meyve Veren Ağaç-YD Haziran 2013)

1569) İnsanoğluna ibret olsun diye afak, dış âlemden misaller verir Halik-ı Lemyezel. Suyun her şeye hayat olması, havanın dünyayı temizlemesi, güneşin ısı ve ışık saçması, toprağın ürün vermesi gibi daha neler neler. (Meyve Veren Ağaç-YD Haziran 2013)

1570) Müşriklere karşı malını Allah Teâlâ yolunda sarf ile, bedenini muharebe meydanında feda ile, dilini hakkı ve sabrı tavsiye ile mücahid vasfına erişmekle insan, nimete mazhardır. Dışta din düşmanlarına, içte nefis ve şeytana karşı vermiş olduğu mücadele ve mücahede ile bereket teknesidir adeta insan. (Meyve Veren Ağaç-YD Haziran 2013)

1571) Beyninin âsâr-ı İlâhî’yi, yüce kudreti tefekkür, kalbinin tezekkür, azalarının teşekkürüyle insan müsmir, meyve veren mükemmel bir varlıktır. Tefekkürüyle bereketlidir kul. (Meyve Veren Ağaç-YD Haziran 2013)

1572) Suyun letâfeti, havanın tatlı esintisi, ateşin sıcaklığı ve toprağın da ürünü vardır. Bitkinin meyvesi, arının balı, koyunun da sütü vardır. Semânın güneş, ay, yıldız ve yağmuru, arzın da yeraltı ve yer üstü zenginlikleri vardır. Her bir varlığın mânâ ve sırrı olduğu gibi, îmânın da mânâ ve sırrı vardır. Bu esrâra, hakîkat-i îmâniyye denir.  (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1573) Hakikî îmân sâhibi, altı îmân esâsını dili ikrar edip söylerken, kalbi tasdîk ile şühûde eren ve âzâları da ihsân mertebesinde uygulayan kimsedir. Bunlar îmânın lezzetiyle, görülmeyenlerin görünür hâle gelerek îkan, kesin inanç sahibi olanlardır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1574) Kaynadıkça çıkar şırası üzümün. Ezilip süzülünce olur esansı gülün. Yandıkça gider kiri pası cevherin.  Mü’minin illet, hastalık, kıllet, rızkında darlık çekmesi ve zillet, hor ve hakir görülmesiyle imtihan olur. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1575) Tefekkür, zikir, tesbih ve Kur’ân-ı Kerîm tilâveti îmânı tezâyüd eder, artırır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1576) Zümrüt de, yakut da taş, bahçe duvarına kullandığımız taş da taşdır. Bunları aynı değerde kabûl etmek akıl kârı değildir. Kömür de maden, uranyum da madendir. İkisini aynı kefeye koymak muhâldir. Peygamberler diğer insanlarla, velîler bir başkalarıyla eş değerde kabul edilemez. Enbiyâ nübüvvetle, velîler de velâyetle (ebrar, müttaki ve mukarrebun vasfıyla) seçilmişlerdir.  (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1577) Cansız varlıklarda derecelenme olduğu gibi, insanlar arasında da vardır. Mesela askerî alanda şöyle bir sınıflandırma mevcuttur. Acemi er, er, onbaşı, çavuş, uzman onbaşı, uzman çavuş, astsb. Cavuş, astsb. Ustçavuş, astsb. Başçavuş, asteğmen, teğmen, üsteğmen, yüzbaşı, binbaşı, yarbay, albay, tuğgeneral,tümgeneral, korgeneral, orgeneral, mareşal diye sıralanan rütbelerdir. İnsanlar  arasındaki derecelenme sadece takvâdadır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1578) Mü’minin alâmeti rızkın helâl, taharetin düzgün, edâ ediş tarzının ihlâsla oluşuyla, huşû içerisinde namazı kılmakla yaptığı her işte düzgün ve doğru hareket etmektir. Rahmân sıfatının tecellisiyle, muhtâcına infâkla, ülkemizden tutun Arakan’a varıncaya kadar mü’minleri gözetmektir. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1579) Mü’min’in alâmeti, söylediği sözün arkasında durarak, düşmanının gönlünde bile güvenilirlik vasfını elde etmek. İnsanlar, şahsımda İslâm’ı görüyorlar düşüncesiyle hareket etmektir. Kudsî değerleri yaralamadıkça, kangren olup kesilmeyi îcâb ettirmedikçe, nefsimize yapılan suçları bağışlamaktır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1580) Mü’min’in alâmeti, bir kimseden memnun da olsa, ona kızıp öfkelense de hakkı zâyi etmemektir. Firavuna Hakk’ı tebliğ için gönderilen Mûsâ ve Hârun Aleyhimasselâm gibi, halim, yumuşak huylu olmaktır. Kılıcın keskin yüzünü yerinde kullanıp, kâfirlere onurlu, mü’minlere mütevâzı olmaktır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1581) Mü’min, merhamet ve hilim, içte nefis ve şeytana, dışta din düşmanlarına karşı Kur’ânî tavır takınmayı îcâb ettirmelidir. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1582) Mü’min’in alâmeti, ettiği tevbede kararlı, isyana dönmemede azimli olmaktır. Her işte hedefi gözetip geri dönmemektir. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1583) Mü’min’in alâmeti, inancıyla, tâatlerde devamlı, hatâya düşmemede ısrarlı olmaktır. İhsân mektebinde duyduğu îmânın, ibâdetin, güzel ahlâkın tadını, insanlığa nimet olarak sunmalıdır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1584) Mü’min’in alâmeti, boş söz ve işlerden uzaklaşarak, azıkların en temizini almaktır. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1585)  İnsan, cin, melek, kâfir, müşrik, hatırdan geçen veya geçmeyen bütün varlıklar, Allâh’ın ilâhlığında hiç bir paya sahip değildir. Bütün varlıklar Allah Teâlâ’nın egemenliğine boyun eğmek mecburiyetindedir. Bunun adına kulluk denir. Kulluk teslimiyeti gerektirir. (Hakikî Îmân-YD Temmuz 2013)

1586) Bâkî olan hayatta mesud kılacak olan gıda rûhâni ve mânevîdir. Maddi gıdanın gâyesi rûhâni gıdayı misafir etmektir. Bedenden gâye rûhâni âlemi tenvir, hayâta kavuşturmaktır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1587) Yaratılış gâyemiz olan emânete vefâ, Hakk Teâlâ adına, O’nun hükümlerini hâkim kılma ve ilâhî isimlerin tecellisine, sırlarına, nûrlarına erişmektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1588) Kin, kibir, hasetlik, hayvâni duygular gönlün gıdası olamaz. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1589) Beynin gıdası tefekkür, Cenâb-ı Hakk’ın varlığını ispât eden kâinat kitabını ve Kur’ân-ı Azîmüşşan’ı iyi okuyup üzerinde derin derin düşünmektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1590) Kalbin gıdası sahih itikad, Peygamberimizin (sav) Ashâb-ı Kiram’ın ve gerçek âlimlerin görüşüne uygun inançtır. Allâhu Teâlâ’nın isimlerine, sıfatlarına, fiillerine, meleklerine ve Zâtına kavuşmaya inanmaktır, Aleyhissalâtü Vesselâm’ın getirdiklerine nasıl inanmamızı emretmişse o şekilde inanmaktır.  (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1591) Kalbin gıdası huzur, tevâzu, sevdiklerine sevgi, buğuz ettiklerine buğuz, rızâ, emirlerine uymak, nehyettiklerinden kaçınmak, sabır, dinde ihlâs, ilticâ, yalvarıp yakarma, ilâhi korku, ona yöneliş, tevekkül ve muhabbettir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1592) Dilin gıdası hayırlı kelâm, Kur’ân, zikir, faydalı ilim, bilmeyenlere tâlim, yolunu şaşıranları irşâd, doğru söz, teşbih ve kelime-i şehâdeti okumaktır. Dilin gıdası yalancı şâhitlik, yalan söz, mü’minlere sövme, iftira, Allah ve Resûlü’ne muhalif sözler ve bid’at olamaz, inkâr, şirk, nifak, gıybet, düşmanlık, fuhuş içeren sözler dilin gıdası olamaz. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1593) Kulağın gıdası ilim, Kitâb-ı Kerim’i öğrenmek, Ehlullâh’a sevgi, Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize ve Zât-ı Kibriya’ya muhabbet ifâde eden sözleri işitmektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1594) Elin gıdası başkasının malına haksız yere el uzatmak değil, hakkı tutup kaldırmaktır. Fakir ve yoksula yardımdır. Dünya üzerinde zulüm gören mazlumlara iâne, yardımdır. Ayağın gıdası hastaları ziyâret, cenâzeleri tâkip, câmi ve cemaate, hayırlı meclislere koşmaktır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1595) Tevhidin gıdası yalnız O’na kulluk, O’ndan yardım bekleme, O’na dayanıp güvenme, maksat ve gâyeyi O’na has kılma ve hükmü Zât’ına vermektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1596) İslâm’ın, Müslüman olmanın gıdası namazda haşyet, zekâtta, kalpte cömertlik, oruçta takvâ, hacda ebedi âleme kesin inanç ve vuslattır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1597) Zikrin gıdası Allah Teâlâ’nın kulunu rahmetle yâd etmesidir, istiğfârın gıdası af, selâtü selâmın gıdası Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin Rûhâniyetiyle buluşmaktır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1598) Ölüm tefekkürünün gıdası ölmemenin sırrına erişmektir. “Ölmeden evvel ölünüz.” gerçeğini tatmaktır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1599) Râbıtanın gıdası, Peygamberimiz (sav) ve Zâtı Kibriya’nın muhabbetine erişmektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1600) Anne ve babanın gıdası sâlih evlât yetiştirmektir. Çocuğun gıdası Kur’ân tilâveti, Ehl-i Beyt sevgisi ve Resülüllâh muhabbetidir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1601) Akrabanın gıdası sılayı rahim, ziyarettir. Komşunun gıdası yediğimizden yedirip içtiğimizden içirmektir. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1602) Memleketin gıdası sulhu temin etmektir. Dünyanın gıdası ibâdet, cennetin gıdası Cemalullâh’tır. (Mânevî Gıda-YD Ağustos 2013)

1603) Bizim önemle riâyet etmemiz, gerekli olan ahlâkî kuralları medeniyet nedir bilmeyen batılılar bizlere öğretmesin. Bu emânetlere, ahlâkî düsturlara sıkı sıkıya yapışalım. Hem dünyâmızı âbâd edelim hem de âhiretimizi. (Güzel Ahlâk-YD Eylül 2013)

1604) Bardağın içine konan ne ise, dıştan görülen de odur. Gönül kabına konan îmânsa, zâhirde kişinin kimliği mü’mindir. Nifaksa münâfık, küfürse kâfir, şirkse müşrik, isyansa âsidir. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1605) Aleyhissalât ü Vesselâm’ın göğsüne işâretle, “takvâ buradadır” buyurduğu güzide sıfat kâlbde ise, o kimse müttakîdir. Hayırlı ameliyle ebrar, Hakk Teâlâ’ya yakınlığıyla da mukarreb kuldur o. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1606) Türüne göre fidan kiraz, muz ve çeşit çeşit meyve verir. Mutmainne sıfatında kâlb safâsı, istikâmet, nefsini irşad, İlâhî emre itâat meyvesi verir. Râziyye mertebesinde olgun akıl, Hakk Teâlâ’ya yakınlık, Allah Teâlâ’yı tanıma meyvesi verir. Merdiyye makamında nefsini Hak Teâlâ’da yok etme, Zât’ıyla var olma meyvesi verir. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1607) Nevine göre çiçek; gül, çiğdem, menekşe kokusu verir. Dostluğun derecesine göre velâyet-i suğra (küçük velîlik), velâyet-i Kübra (büyük velîlik), velâyet-i ulyâ (en üstün velîlik) tad ve lezzetini verir. Gönül havf, haşyet kokusunu verir. Sır müşâhede, rüyet (İlâhî  Cemâl) lezzetini verir. Ruh hayâ, heybet tadını verir. Bâtın (mide ve karın) helâl taam ve iffet, nâmusu koruma tadı verir. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1608) Dil zikir ve istiğfar râyihâsı verir. Kimliğine göre kişi mecliste milletvekili, bakanlar kurulunda bakan, başbakan ve reisicumhur olur. Nefsin mertebelerini geçme, rûhun olgunluğunu teminle kâmil mü’min kutub, ğavs, evtad, ebdal nükebâ, nücebâ ve ricalül ğayb makâmına nâil olur. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1609) İlim varsa başta, âlim olur kişi. İrfan (Hakk Teâlâ’yı tanıma) varsa kâlbde ârif olur insan. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1610) Yaratılan her bir varlığın, âbidin, âlimin, ârifin kimliği nedir? Soyadı, adı, baba adı, ana adı, doğum yeri, doğum târihi, medenî hâli, dini, kan grubu, ili, ilçesi, mahallesi nedir? Künyemizin, hepsinin özeti şu âyet-i celîledir: “Göklerde ve yerde olan herkes, müstesnâ olmamak üzere, Rahmân’a kul olarak gelecektir.” Meryem, 93. (Aranan Kimlik-YD Eylül 2013)

1611) Araba; motoru, debriyajı, şanzımanı, direksiyon, süspansiyon ve tekerleri, elektrik sistemi, turboşarj, kaportası ve koltuğuyla bir bütündür. Enfüs, iç âlemde nasıl bir insicâm varsa, âfakta, dış âlemde de bir intizam vardır. Ay, güneş, yıldız ve sayılamayacak kadar çok canlı ve cansız varlıklar bir hesapla yürümektedir. “O’nun nezdinde her şey ölçü iledir.” (Ra’d, 8) buyurur Hakk Teâlâ. Kâinat bir bütün hâlinde hareket ederken, mükevvenat kendisinin hizmetine verilen insan nasıl darmadağınık bir hayat sürebilir? (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1612) Her şeyin bir çimentosu, zamkı ve bağı vardır. Hakk Teâlâ yolunda emek sarf edenler, Dîn-i İslâm için çalışan mü’minler, kenetlenmiş bir yapı gibi târif buyurulur Saf sûresinde. Allah Teâlâ yolunda dost olanların ilgi ve bağı ülfettir, sevgidir. (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1613) İç ve dıştaki maddî intizam, mânâda da vardır elbet. Yaratılış gâyesine uymayan âzâ bize yabancıdır. Belki de hakkımızda dâvâcıdır. (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1614) Beyin yüce kudreti tefekkürle, akıl hakîkati bulmakla; el yardıma, ayak hizmete koşmakla kardeş olur. DNA’sında kulluk olan her varlık kardeştir birbirine. (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1615) İnanan ve inanmayanı birbirine bağlayan bağ, Hâlik sıfatıdır. Yaratılanı yaratandan dolayı sevme duygusudur. Taif ve Uhud’da kendisine zulmedenlere, Aleyhissalâtü Vesselâm’ın yaptığı duâdır: “Ya Rab! Kavmime hidâyet ver. Onlar bilmiyorlar da onun için hakâret ediyorlar.” (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1616) Haksızlığa uğrayan ğayr-i müslim de olsa, ona yardımı emreder dînimiz. Dünyanın çeşitli yerlerinde dövülen sürülen, yerinden yurdundan edilen, yakılıp yıkılan mü’minlere yardım, vücûdumuzdan bir parçanın ızdırâbını duymaktır. “Mü’minler birbirlerini sevmede, birbirlerine acıyıp şefkât etmede bir beden gibidirler. Bir organ ağrırsa, bütün beden de uykusuzluk ve ateş ile ona katılır.” Hadîs-i Şerîf (Kardeşliğin Kimliği-YD Ekim 2013)

1617) Bir âlem, bir gizem, bir şifre insan. Buyurur Rabbimiz (cc) Hadis-i Kudside:”Ben bir gizli hazine idim, bilinmek istedim mahlûkatı halk ettim.” Allah Teâlâ’dan bir nefha nefes oluşla isimlerin, sıfatların, fiillerin, aklın ve zekânın, tefekkür ve idrâkin, emânet ve ehliyetin, hilâfet ve daha nice esrârın kaynağıdır insan. (Ricâlü’l Gayb-YD Kasım 2013)

1618) İçi definelerle dolu hazinedir insan. “İnsanlar, aynen altın ve gümüş madenlerine benzerler.” Kâinatta olan her şeyin bir kopyası, yansımasıdır insan. (Ricâlü’l Gayb-YD Kasım 2013)

1619) Nur kervanı, kıyâmete kadar devâm edecektir. “Ümmetimden bir taife, kıyâmet kopuncaya kadar Allâh’ın yardımı ile muzaffer olmakta devâm edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyecektir.” (Tirmizi) Taşıdıkları gönül, İlâhi korku ve rahmet-i İlâhiden ümitvâr olmakla doludur. (Ricâlü’l Gayb-YD Kasım 2013)

1620) İnsanın olmadığı yerde bir şey olmaz. İhtiyacından dolayı insanın, devlet vardır. Birlikte yaşayabilmesi için insanın, toprak gerekir. Aralarında çıkan anlaşmazlıkta otorite şarttır. Emniyet içinde yaşam da, bir düzene bağlıdır. Mimarla sanatı bir olmayacağına göre, “Yaratan yarattığını bilmez mi?” (Mülk, 14.) gerçeğinden yola çıkarak, hayatın her bölümünde Hâlık-ı Zülcelâl’in emrine teslim olunur. O’nun bizim için tesbit buyurduğu hakîkatlere uyulur. (Kaynağından Gelen Su-YD Şubat 2014)

1621) Yûnus Emre, İslâm’ın bütün esaslarını takvâ boyutunda yaşamanın adıdır. Elli dört farzın en önemli maddelerinden biri olan cihâdın en güzel târifidir. “Küçük cihaddan büyük cihâda döndük” buyuran Aleyhissalât-ü Vesselâm Efendimiz’in kastettiği nefisle cihâdı onda görürüz. Gönlünün kilidi Tapduk Emre’de olan Yûnus, nefse diz çöktürmeyi başarmıştır. (Yunus’un (ks) Gözüyle-YD Mayıs 2017)

1623) Yûnus, Yûnustur demeden başka bir söz söyleyemeyiz. Cenâb-ı Hakk Kitâb-ı Kerim’de zâlim, muktesid ve sâbık sınıflaması yapar. Sâbikûn sâbikûndur. İleride olanlar ileridedir. Mü’minlerin dertleriyle dertlenmeye işâret eder. Dünyânın rahat etme yeri olmadığını söyler, âhiret derdiyle dertlenmeyi öğütler. Açıkça “mü’min dertlidir” der. (Yunus’un (ks) Gözüyle-YD Mayıs 2017)

1624) Yûnus’ta görülen birliktir. Cem’ul Cem makâmıdır. Yâni görünen mevcûdât ancak Allâh’ın mevcûdiyetidir. Cem’ul Cem makâmında olanların râhatı ubûdiyette (kullukta), lezzetleri tâattedir. (Muhammed Ma’sûm) Ayrıca Kur’ân’daki “Ancak sana ibâdet ederiz” fark makâmına; “Ancak senden yardım bekleriz” ifâdesi de cem’ ve cem’u’l-cem’ makâmına işâret etmektedir. Sanki Yûnus günümüzdeki dertlere parmak basarak vahdete birliğe işâret eder. (Yunus’un (ks) Gözüyle-YD Mayıs 2017)

1625) Asıl mültecî, yurt yuva bulamayan bâtıl zihniyettir. Allah Teâlâ’nın zikrinden Kur’ân’dan ayrılmakla sıkıntılı bir hayat yaşarlar dünyâda Tâhâ sûresinin 124. âyetinde belirtildiği üzere. Âhirette ise azab ve ikab, cezâ içindedirler. (Mültecî-YD Haziran 2017)

1626) Yere göğe sığmayan Hakk Teâlâ’nın muhabbeti, kâmil mü’minin gönlüne girmekle bahtiyardır.  Cemâl-i İlâhî’nin yanında cennet bile ona dar gelir. (Mültecî-YD Haziran 2017)

1627) İlâhî korku olmasa, âlemde düzen intizam kalmaz. İnsan insanın kurdudur diyen bâtıllara, mü’min mü’minin kardeşidir. Gayr-i müslimlere de hidâyet nazarıyla bakar. (Yediulya – Ağustos 2017)

1628) Arifler, delillerle değil, bizzat ilmin gözüne erişen müşâhede ehilleridir. İşte bunların müşterileri azdır. (Yediulya-Haziran 2017)

1629) Giyim ve kuşamının, köşk ve saltanâtının, göz kamaştıran ihtişâmının hakkını veren, zâhirde halkla, bâtında Mevlâ ile olandır. Dünyâ nimetlerinin bedelini, hizmetle ödeyendir. (Yediulya – Haziran 2017)

1630)
*Kur’ân ilmin kaynağıdır.
*İlim aklın nûrudur.
*Akıl rûhun nûrudur.
*Ruh da, Zâtî nurdur.

1631) Ramazân-ı Şerif, ilim irfan ayıdır. Kur’ân-ı Kerîm okumakla, ilmihâl bilgileri ve hâdis-i şerif mütâlaalarıyla geçer bu ay.
Geceleri, bilhassa seher vaktinde evrâd-ı ezkârla, gözyaşlarıyla Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarmakla, fakir yoksul gözetmekle, hayra delîl olmakla geçer bu günler. (Bu Ay-Yediulya Mayıs 2017)

1632) 

İlim üç kısımdır:

  1. Dinlemekle, çalışmakla ve nakille elde edilir. Yapılan dersle; şerîat ve tarîkat ilmi bu tarzla temin edilir.
  2. İlham vâsıtasıyla kazanılan ilimdir. Ma’rifetüllâh’ın netîcesi, nefisle mücâhede, riyâzetle, tarîkat-ı âliyenin şartlarını gözetmekle sağlanır.
  3. Vâsıtasız, füyûzât-ı İlâhî ile sırda tecellî eden ilimdir. Tamâmen Cenâb-ı Hakk’a dönmekle hâlis kula ihsân edilir. (Bu Ay-Yediulya Mayıs 2017)

1633) 

Daha Göster Akâid

Helâl Gıdâ

Yediulya14 Aralık 2017

Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim Kutlay

Yediulya22 Şubat 2016

Servet Yalçın

Yediulya22 Eylül 2015

Mahmut Sami Gülcü

Yediulya25 Şubat 2015

Ali Ramazan Dinç Efendi 'nin Resmi Web Sayfası

Saâdet Asrına Yolculuk

Kategoriler

Copyright © 2014 Yediulya