kodeforest

AKÂİD - TEFSİR

İnsan, sürekli muhâsebe ve murâkabe hâlini yaşamak sûretiyle îtikâdî sapmalara karşı önlem almalıdır. Bir anlık gaflet insanın îmansız gitmesine sebep olabilir. Yüce Allah (cc), uhrevî kurtuluş için “Ancak Müslüman olarak ölünüz!”1diyerek Kendisine ideal kavuşmayı göstermişken bir şaka veya yanlış bir davranış insanı ebedî hüsrâna bırakabilir. Şu hadis konuya yeterince açıklık getirmektedir: “Kişi îmânı ve amelleriyle cennete o kadar yaklaşır ki bir karışlık mesâfe kalır. Fakat öyle bir söz sarf eder ki cennetten tamâmen uzaklaşır.”2

Kur’ân-ı Kerîm, mü’minleri ebedî hüsrâna düşmemeleri için uyarmıştır. Âyetler dinden dönmeyi tanımlamakta ve de bunun uhrevî sonuçlarını bildirmektedir. Şu âyet, irtidâd ile ilgili hem bir tanım yapmakta, hem de mürtedin amellerinin netîcesini ortaya koymaktadır: “… Sizden kim dîninden döner ve kâfir olarak ölürse, işte öylelerinin dünyâya ve âhirete yönelik tüm yaptıkları boşa gidecektir. Onlar cehennem halkıdırlar ve ebediyyen orada kalacaklardır.”3 Böyle kötü bir âkıbetten korunmak için deAllah Teâlâ; “ehl-i kitâba itâat etmekten”4, “kâfirlere ittibâdan”5; onların dünyâ görüşlerini ve hayat tarzlarını din edinmekten Müslümanları sakındırmıştır. Îmandan sonra küfrü tercîh eden münâfıkları ve kitap ehlini kınayan6 Yüce Allah (cc): “Küfür üzere öldükten sonra, yeryüzü dolusu altın fidye olarak verilse bile âhirette bir geçerliliğinin olmadığını”7 bildirmiştir. Küfrü her hâlükârda tercîh eden bir kimse, “Allâh’a hiçbir şekilde zarar veremez.”8 Allah (cc) dilerse, kendilerinde bir varlık gören toplumları târih sahnesinden siler ve şu âyette beyân edildiği gibi başka milletler yaratarak nûrunu tamamlayabilir: “Ey îmân edenler! İçinizden kim dîninden dönecek olursa Allah (onları yok eder ve yerlerine) öyle bir toplum getirir ki hem Allah onları sever hem de onlar Allâh’ı severler. Bu toplum, inananlara karşı çok merhametli ve alçak gönüllü, kâfirlere karşı da çok (şahsiyetli ve) onurludurlar…”9 İrtidâd’ın, îmanla ilgili konulara bütüncül bakmamaktan kaynaklandığına10 dikkat çeken Yüce Allah (cc), dînin sembolleriyle, Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarıyla alay edilmemesini11 önemle vurgulamıştır. Eğer bu kurallara uyulmazsa; “Kâfirler, mü’minleri Allâh’ın yolundan çevirerek amellerinin boşa gitmesine”12 sebep olurlar ki ilâhî uyarılar da bu ve benzeri konularda yoğunlaşmaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm’deki âyetlere baktığımızdai mürtedlere verilecek dünyevî cezâlar ve onlara karşı yapılacak bâzı hukûkî tasarruflar üzerinde durulmamaktadır. İrtidat konusundaki ayrıntılar daha çok hadislerdedir. Sâdece âyetlerden yola çıkarak mürted olmayı “olağan bir hak” gibi algılayıp konu ile ilgili hadis ve uygulamaları reddetmenin doğuracağı bâzı sonuçlar vardır:

  1. Âyetleri beyân etmeyi veya yeni durumlarda teşrî’ hakkını Hz. Peygamber’e (sav) tanımamak netîcesini doğurur. Rasûlullâh’ı (sav) ve hadislerini sıradanlaştırmak anlamına gelir. Böyle bir yaklaşım yükselen modern değerleri Allâh’ın (cc) ve Rasûlü’nün (sav) önüne geçirmektir. Unutmayalım ki Hz. Peygamber (sav)’in hem tebliğ, hem beyan hem de temsil ve teşrî hakları vardır. Mürtedlere verilecek cezânın keyfiyeti sünnet vâsıtasıyla bizlere gelmiştir.
  2. “Batı bize ne der?” endîşesi ile hareket edip dînimize ve ondan neş’et eden kültürümüze karşı kompleksli yaklaşımı ortaya çıkarır. Kimin ne demesinden çok Allah Teâlâ’nın ne dediği önemlidir.
  3. Bu gibi İslâmî hükümlerin uygulamasının “İslâm Devleti/Dâr’ül-İslâm” ile kâim olacağı gerçeğini göz ardı ederek, modern devlette bu hükümleri uygulamaya kalkmak gibi, hukûku boşlukta uygulamak yanlışlığına düşürür. İslâmî ilimlerin metodolojisini bilen Müslümanlar bu tip yanlışlara düşmezler. Hukûkun uygulanmadığı siyâsalarda yanlış gündemler oluşturularak Müslümanlık aleyhtarı bir gençlik hedeflenmektedir. Verili mürtedlerin sayısından hareketle oluşturulan korku algısı Müslümanlığın yanlış anlaşılmasına sebep olmaktadır.
  4. Hukûku ve dînî hükümleri bilmemenin bir mâzeret olduğunu kavrayamamak veya göz ardı etmektir.
  5. İslâm hukûkunun coğrafyasını bilmeyen bâzı câhiller, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’ten yola çıkarak fıkıh yapan selef âlimlerimizi abesle iştigâlle suçlayıp redd-i mîras yanlışlığına düşüp köksüzleşmektirler.

İslâm hukûkunun âyet ve hadislerden hareketle ortaya koyduğu sonuçlar mâlûmken, yukarıdaki sebeplerden dolayı zuhûr eden kompleksli yaklaşımın şu rivâyetleri göz önünde bulundurması gerekir. Bu rivâyetler ki kendi sosyal ve siyâsal ortamında çok derin anlamlar ifâde eder ama bu sosyal ve siyâsal ortam yok diye de zihinleri îmandan sonra küfre/vahiy dışı bir hayat tarzına açmamak gerekir.

Hz. Peygamber (sav) birçok hadîsinde insanların hayat haklarının güven altında olduğunu vurgulamıştır. Şu hadis buna delildir: “Kişi; dînini terk eder, İslâm cemâatinden ayrılır, evlilik hukûkunu yaşamış biri olarak zinâ eder veya haksız yere birisini öldürürse can emniyetini kaybetmiştir.”13 Allah Rasûlü (sav), mânevî olarak da “Küfrü tercîh etmenin ateşe atılmaktan daha korkunç bir hâl”14 olduğunu îlân etmiştir. Dârül İslâm’da, önceleri Müslüman iken dînini değiştiren kimselerin öldürülmesini emreden15 rivâyetlerin varlığı da bir hakîkattir. Böyle bir hakîkat olmasına rağmen bu suçtan dolayı öldürülen insanlar yok denecek kadar azdır. Tüm târih boyunca siyâsal içerikli birkaç öldürmeden bahsedilebilir. Böyle bir cezânın yaygınlık kazanmamasının bâzı sebepleri vardır. Evvelâ İslâm; gönülleri tatmîn eden, hayâtın tüm alanlarını kuşatan, ortalama aklın kavrayabileceği ve her türlü aşırılıktan uzak, çelişkisiz, kaynakları sağlam, model olarak Hz Peygamber’i (sav) alan yaşanabilir bir dindir. Canlı bir ictihâd kurumu sâyesinde sürekli gündeme dâir çözümler sunmaktadır. Bundan dolayı İslâm ütopik bir din değildir. Bütün bunlara rağmen bâzı insanlar Müslümanlığı kabûlden sonra küfre dönüş yaparlarsa, bu dönüş onların ibâdet ve sosyal hayatlarını etkileyen sonuçları da ortaya çıkarır.

Eğer kişi mürted olarak ölürse, yukarıdaki âyet ve hadislerde de beyân edildiği gibi tüm amelleri boşa gitmiştir. Geçmişte yapmış olduğu amellerin âhirette kendisine hiçbir faydası olmaz. Cezâ verilmeden önce mürted bu işlediği suçtan tövbeye dâvet edilir. İslâm’ın dışındaki dinlerden uzaklaşması istenir. İçine düştüğü şüphelerin hepsi giderilerek zihinsel açıdan tezkiye ve tatmîn edilmeye çalışılır. Netîcede her iki şehâdeti ve içeriğini kabûl ederse tövbesi makbûldür. İslâm’dan başka bütün dinlerden uzak olduğunu vurgulaması ise elzemdir.16

Açıklandığı gibi, mürtedin yaptığı tüm sâlih ameller boşa gitmiştir. Tekrar Müslümanlığı tercîh ettiğinde ise eski amelleri geçerli sayılır. Hac farîzasını yerine getirmişse haccın sevâbı dönmez; Hanefî mezhebine göre haccını yeniden edâ etmesi zorunludur.17 Buradan da anlaşılıyor ki Hanefî ictihâdına göre birçok hacının maalesef, haccını yenilemesi gerekir. Haccın bir ahid tâzeleme olduğu bilinip bu çerçevede hacı adaylarının îtikad eğitimi almaları şarttır. İrtidat suçu ile berâber mürtedin Müslüman eşi ile olan nikâhı düştüğü/geçersiz olduğu gibi, o kişi Müslüman mezarlığına da gömülemez. Müslüman akrabâlarına mîrasçı olamaz. Çünkü Rasûlullah (sav): “Müslüman kâfire, kâfir de Müslüman’a mîrasçı olamaz.”18 buyurmuştur. Müslümanların mâlî haklarını koruma bağlamında şöyle bir rivâyetin varlığından söz edilir: Muaz b. Cebel (ra) Yemen’e vardığında kendisine bir Yahudinin öldüğü fakat Müslüman bir kardeşinin olduğu haberi verildiğinde, Muaz (ra), Müslüman’ı Yahudi’ye mîrasçı yapmış ve Hz. Peygamber’den (sav) şu hadîsi duyduğunu söylemiştir: “Şüphesiz ki İslâm (olmak) artırır, (kişinin haklarını ve menfaatlerini) eksiltmez.”19 Konuyla ilgili doğru hükmü nasslar çerçevesinde hâkim verecektir.

Buraya kadar anlatılanlarla varmak istediğimiz sonuç; küfre dönmenin ve irtidâd etmenin uhrevî ve dünyevî sonuçlarına karşı mü’minleri bir defa daha uyarmaktır. Hz. Peygamber (sav) de konu ile ilgili endîşeler duymuş ve vedâ hutbesinde bile bu endîşesini şu cümlesi ile yinelemiştir: “Sakın ola ki benden sonra küfre dönerek birbirinizin boyunlarını vurmayınız.”20 Aklı başında bir mü’min, küfrün ne olduğunu bilerek hem kendisi uyanık olur hem de diğer mü’minleri irtidâd olayına karşı bilinçlendirir. İnsanların kalbini teftîş ederek rastgele kimseyi tekfîr etmez. Her zaman zâhire göre hükmeder. Kimsenin kalbini açıp da bakmak gibi bir görevi yoktur. Hz. Peygamber (sav), bir olay üzerine zâhire göre hükmetmeyen Üsame b. Zeyd’i (ö. 54/674) şiddetle azarlamış ve “Öldürdüğün kişinin kalbini açıp da baktın mı?” demiştir. Üsame (ra): “Hz. Peygamber (sav) beni o kadar uyardı ki keşke bu olaydan sonra Müslüman olsaydım”21 diye bu hâdiseden duyduğu pişmanlığı dile getirmiştir.

Müslüman bir kimseyi hak etmediği hâlde tekfîr etmenin vebâli ve sorumluluğu çok ağırdır. Yersiz yere tekfir mekanizmasını çalıştırmakla ilgili Hz. Muhammed’in (sav) şu hadisleri oldukça mânidârdır: “Kim bir mü’mine (haksız yere) kâfir derse onu öldürmüş gibi olur.”22 Kâfire ‘Müslümandır; cennetliktir’ demek nasıl büyük bir sorumluluk getirirse Müslüman’a kâfir demek de o denli ağır bir vebâldir. Rasûlullah (sav) şu buyruğuyla mü’minleri uyarmıştır: “Bir kimse din kardeşine ‘Ey kâfir!’ diye konuşursa bu söz (kâfir ifâdesi) ikisinden birine döner.”23 Yâni; isâbet ettiremeyerek söz yerini bulmazsa bu ithâmı yapan kimse kâfir olur denilmektedir.

Sözün özü irtidat; Müslüman bir kimsenin İslâm dîninin kurallarından birini veya tamâmını inkâr etmesi yâhut İslâm’ın dışında bir dîne girmesi veya ateist olmasıdır.24 Dînin, “hayat tarzı”25 olduğunu düşünürsek günümüzde birçok din vardır. İnsan ve toplum hayâtını anlamlandırma ve hayâta egemen olma iddiasındaki ideolojilerin hepsi birer dindir. Kapitalizm, sosyalizm, sekülerizm, pozitivizm, deizm, saanizm, Moonculuk, masonluk, nasyonel sosyalizm, hattâ popüler kültürün oluşturduğu yaşam biçimleri de birer dindir. Müslümanlıktan muharref bir dîne intikâli irtidâd olarak görüp, ideolojik yaklaşım ve hayat tarzını seçmeyi bir din değişimi olarak görmemek çok yanlış bir yaklaşımdır. Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet’ten böyle bir yaklaşıma dayanak bulmak imkânsızdır. Mürted olmamak için ise öncelikle ideolojilerden uzak durmak şarttır.

Dünya Ticaret Merkezi ekseninde oluşan “dünyâ düzeni”; Yahudi, Hristiyan ve Grek kültürünü yedeğine alarak sermâye çıkarlı bir din /hayat tarzı oluşturmuştur. Bu dînin merkezine ise kendileri gibi düşünen “hüman(insan)” oturtulmuştur. Böyle bir dîni kabûl eden kimseler, sermâyeye ve onun varlığını borçlu olduğu tüketime boyun eğmeye icbâr edilmişlerdir. Sermâyeye kul olmakla medenî / uygar olmak eşitlenmiştir. Böyle bir dînin elçileri çok uluslu şirketlerin temsilcileridir. İslâm dîninin dışında hiçbir ideoloji ve sözde din, bu tür bir hayat tarzıyla hesaplaşamaz. Müslümanlardaki hesaplaşma rûhunu kırabilmek için İslâm’la ilgili Kitapsız ve Sünnetsiz yorumlar yapılmakta veya yaptırılmaktadır. Ona güç veren cihad ve iktidar rûhunu zedelemek için her türlü faaliyet hem gayrimüslimler hem de işbirlikçi Müslümanlar (!) tarafından eksiksiz îfâ edilmektedir. Müslümanlar bu vahim durumu fark etmez ve “nöbet yerinde değil uyumak, şekerleme bile yapacak” olurlarsa bir günde yüz binlerce Müslüman kâfir olabilir. Böyle bir durumda Abdullah b. Amr’ın (ra) şu sözünü iyi düşünmek gerekir: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki mescitleri tamâmen dolduracaklar fakat içlerinde hiç Müslüman olmayacaktır.”26 Bu günler îmânı korumanın avuçta kor ateş tutmak gibi”27 zor olduğu günlerdir. Küfrün her türlüsüne ve ideolojik yapılanmasına karşı durarak İslâm dışı bir dünyâ düzenine set olup vahiy merkezli bir hayâtı tercîh eden ve bu hayâtın varlık alanı için mücâdele edenler avuçlarında kor ateşi tutabilenlerdir…

Dipnotlar:

1 Âl-i İmran 3/102.

2 İbni Hanbel, Müsned, C. IV, s. 68.

3 Bakara 2/217; Bak: Mâide 5/5.

4 Âl-i İmran 3/100.

5 Âl-i İmran 3/149.

6 Âl-i İmran 3/190.

7 Âl-i İmran 3/91.

8 Âl-i İmran 3/144.

9 Mâide 5/54.

10 Nisâ 4/136.

11 Tevbe 9/65.

12 Muhammed 47/1.

13 İbni Hanbel, Müsned, c. VI, s. 180; İbni Hemmam, Musannef, c. X, s. 167; Nesaî, Tahrimüddem, 37, h. no: 5, c. VII, s. 90-1.

14 İbni Hanbel, Müsned, c. III, s. 103.

15 İbni Hemmam, Musannef, h. no: 9413, c. V, s. 213; İbni Mâce, Hudud, 2, h. no: 2535, c. II, s. 848; Nesaî, Tahrimüddem, 37, h. no: 14, c. VII, s. 104.

16 Mevsılî, el-İhtiyâr, c. V, s. 145-6; Cezerî, Kitâb’u-l Fıkh Alâ Mezâhib’i-l Erbea, c. V, s. 437-8; Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, c. VI, s. 187.

17 Cezerî, a.g.e, c. V, s. 439; Zuhaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, c. II, s. 133.

18 İbni Hanbel, Müsned, c. V, s. 200.

19 İbni Hanbel, Müsned, c. V, s. 230; Ebû Dâvûd, Sünen, c. III, s. 329.

20 İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 5578), c. VII, s. 275.

21 İbni Hanbel, Müsned, c. V, s. 200; Hâkim, Müstedrek, h. no: 4599, c. III, s. 126.

22 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, h. no: 8712, c. II, s. 527.

23 İbni Hanbel, Müsned, (tah: Muhammed Şakir, h. no: 4688), c. VI, s. 314; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, h. no: 254, c. I, s. 94.

24Dînî Terimler Sözlüğü, (Komisyon), s.174.

25 Fetih 48/28.

26 Tahavî, Müşkil’ül Asar, c. I, s. 205.

27 Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, h. no: 9988, c. II, s. 589.

Bu Makaleye Yapılan Yorumlar

Yorum Yazın

Gönder